Savaş kavramı ve ABD-İsrail İran Savaşı

Abone Ol

Ünlü Fransız yazar Victor Hugo “Savaşı zenginler çıkartır, yoksullar ölür.” sözünü ne de güzel söylemiş. Bu sözün ne kadar doğru olduğunu; sınırlarımızda devam eden bölgesel savaşlar nedeniyle tanık olduğumuz acıklı gerçekler karşısında her gün bir kez daha yeniden öğreniyoruz. Hemen kuzey sınırlarımızda devam eden Rusya-Ukrayna savaşı, neredeyse 5’inci yılını doldurmak üzere. Bu savaş nedeniyle sayısı milyonlara ulaşan insan yaşamını yitirdi. Yüzbinlerce insan yerinden yurdundan oldu. Daha bu savaşın bitmeden hemen güney sınırlarımıza yakın sayılabilecek bir bölgede İsrail-Filistin savaşı başladı. Hemen hemen üç yıl süren ve Gazze’nin neredeyse yerle bir olmasına neden olan bu savaşta yaşamını yitiren masum insanların sayısı neredeyse yüz bine ulaştı. Gazze’yi halleden İsrail orduları bunun ardından Suriye’nin güneyine yöneldiler. Lübnan’ın güneyinde konuşlanmış olan Hizbullah’ı etkisiz hale getirdiler. Bu arada Suriye’dek BAAS rejimi son buldu. Suriye’nin yönetimi, ABD’nin güdümünde olan Ahmet El Şara yönetimine devredildi. Böylelikle Suriye, İsrail için bir tehdit ve tehlike olmaktan çıkartıldı. Ve ardından epeyi bir zamandan beri beklenen İsrail’in İran’a saldırması olayı gerçekleşti. İsrail-İran arasında cereyan eden 13 Gün savaşları tamamlandıktan sonra işin içine ABD’nin karışmasıyla birlikte bu savaş yeni bir aşamaya girerek İsrail-ABD ve İran savaşına dönüştü. İsrail, kullanmış olduğu, henüz ayrıntıları tam olarak bilinmeyen ancak, bilişim, nao teknoloji ve uydu sistemleri destekli istihbarat teknikleri kullanarak İran’ın en etkili ve yetkili komutanlarını bir gecede yok etmeyi başardı. İsrail, aynı istihbarat ve suikast tekniklerini kullanarak İran Cumhurbaşkanı Ali Hamaney’i saklandığı yerde ailesiyle birlikte yok etmeyi de başardı. Tabii, bu İsrail ve İran arasında uzun menzilli roketli düellosu şeklinde cereyan eden savaş, harp sanatı ve bilimi açısından başlı başına incelenmesi gereken ayrı bir konudur. Halihazırda karşılıklı roket atışlarıyla, petrol üretim tesislerinin vurulmasıyla, Hürmüz Boğazının kapatılmasıyla ve bazı stratejik nükleer reaktörin vurulmasıyla devam ediyor. Elbette ki bu olaylar tüm dünyayı sarstı ve olumsuz bir biçimde etkiledi. ABD-İsrail ve İran çarpışmalarını yorumlayan kimi uzmanlara göre, zaten çalmakta olan savaş tamtamları, artık daha yüksek perdeden çalmaya devam edecekmiş gibi görünüyor. Bazı uzmanlar bu olayla birlikte Orta-Doğu’daki savaşın yeni bir aşamaya girdiğini, İran’ın bu olaya misliyle karşılık vereceğini ve savaşın tüm bölgeye yayılma eğilimi göstereceğini söylüyorlar. Daha karamsar bazı yorumcular ise, bu bölgesel savaşların bir 3’üncü Dünya Savaşına dönüşmesi tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuzu iddia ediyorlar. Bu nedenle tüm dünya ülkeleri bir kez daha, savaş canavarının soğuk nefesini enselerinde hissediyorlar. Ve tüm dünya halkları, büyük bir korkuya kapılarak savaşın korkunçluğu ve acımasızlığıyla bir kez daha yüz yüze gelmiş bulunuyorlar. Ateş çemberinin bu şekilde giderek büyümesi acaba ne anlama geliyor? Yoksa gerçekten de bir 3‘üncü Dünya savaşına doğru mu sürükleniyoruz? Tabii, savaş söz konusu olduğunda; dünyanın neresinde olunursa olunsun savaşın başlamasıyla birlikte, taraflar ve muhataplar arasında aynı zamanda bir ekonomik, psikolojik, elektronik, sibernetik savaş ve özellikle de propaganda ve istihbarat savaşları da bu çatışmalarla birlikte başlıyor. Günümüzün savaşları burada belirtmeye çalıştığım gibi çok yönlü savaşlardır. Esasen savaşın, başta uluslararası hukuk, harp hukuku, uluslararası politika, planlama, strateji, sibernetik ve yönetim olmak üzere çok çeşitli disiplinlerle ilişkili, sanılandan çok daha fazla ve çok daha karmaşık boyutları vardır. Günümüzde savaş hem bir bilim hem bir sanat ve hem de bir tekniktir. Konuyu daha iyi anlamamız açısından, öncelikle hem genel olarak ve hem de uluslararası hukuk açısından savaş kavramını tanımlamaya çalışacak olursak: Başlangıçta hemen belirtmemiz gerekir ki, esasen savaş, tanımlanması güç, soyut, karmaşık ve çok boyutlu bir kavramdır. Bu nedenle ilgili bilim dallarında, savaş konusunu inceleyen kişilerin mesleklerine ve bakış açılarına göre değişen çok fazla sayıda savaş tanımlaması yapılmıştır. Bunların belli başlı birkaç tanesini şu şekilde belirtmemiz mümkündür. Örneğin, TDK Sözlüğünde savaş, “Devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştikleri silahlı mücadele” şeklinde tanımlanmaktadır. Dünyanın en büyük ve kapsamlı ansiklopedilerinden birisi olarak kabul edilen Ana Britannica Ansiklopedisinde ise savaş: “yaygın kullanımı itibariyle politik gruplar arasında belirli bir sürede ve yoğunlukta devam eden çatışma” biçiminde tanımlanmaktadır. Bazı yasal metinlerde; örneğin, 2941 sayılı Seferberlik ve Savaş Hâli Kanunun 3’üncü ve 5’inci maddelerinde savaş: “Devletin bekasını temin etmek, milli menfaatleri sağlamak ve milli hedefleri elde etmek amacıyla, başta askerî güç olmak üzere Devletin maddi ve manevi tüm güç ve kaynaklarının hiçbir sınırlamaya tabi tutulmadan kullanılmasını gerektiren silahlı mücadeledir.” Şeklinde tanımlanmıştır. Bunlardan başka, bazı askerî düşünürlerin de savaşa ilişkin çeşitli tanımlama ve yaklaşımları mevcuttur. Örneğin, M.Ö. 400 ve 320 yılları arasında yaşamış olan ünlü Çinli filozof Sun Tzu, “Savaş Sanatı” adlı eserinde, savaşı: “Yaşam ya da ölümle son bulan bir sahadır ve hayatta kalmaya veya mahvolmaya giden bir yoldur.” şeklinde tanımlamıştır. Aynı eserinde Sun Tzu, en mükemmel zaferin, muharebe etmeden savaşı kazanmak olduğunu belirtmiştir. Mustafa Kemal Atatatürk’ün Hatay’ı vatan topraklarına katması bu tanımlamaya uyan en güzel örneklerinden birisidir. Ünlü Prusyalı (Alman) Tuğgeneral Carl von Clausevitz ise, bugün artık klasikleşmiş olan “Savaş Üzerine” adlı eserinde savaşı; “siyasetin başka araçlarla (şiddet araçlarıyla) devamıdır." Şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanım ve yaklaşımlara bakılarak Savaş kavramının belirleyici unsurlarını şu şekilde sıralamamız mümkündür: 1) Savaş kuvvet kullanma hâlidir. 2) Savaş düşmanca tutum ve eylemleri içerir. 3) Savaş hukuki bir durum yaratır. 4) Savaşın faili devlettir. Sonuçta, bu temel unsurlar göz önünde bulundurularak yapılacak olan genel bir tanımlamayla savaş kavramını kısaca: “Devletler veya devlet grupları tarafından, millî güç unsurlarının tamamının veya bir kısmının kullanılması suretiyle icra edilen ve taraflarca savaş niteliği olarak kabul edilen, kuvvet kullanılmasını içeren, düşmanca niyet ve eylemlerdir.” Şeklinde tanımlamamız mümkündür. Uluslararası hukuk açısından ele alındığında ise savaş, bilimsel yazındaki tanımlarından farklı bir anlam taşır. Buna göre savaş, karşılıklı cephelerde sıralanan askerlerin kendi aralarında topla, tüfekle yaptıkları sıcak çatışmalar değildir. Uluslararası hukuka göre savaş, aralarında çeşitli anlaşmazlıkları bulanan iki devlet arasında bir barış antlaşmasının yapılmamış olması halidir. Yani birbiriyle çeşitli konularda çekişmeli olan iki devlet arasında yapılmış olan bir barış antlaşması yoksa, bu iki devlet arasında savaş halinin var olduğu kabul edilir. Cephelerdeki vuruşmalar, bu savaşın sıcak çatışmalara dönüşmüş halidir. Mevcut durumda; çevremizdeki bölgesel nitelikli savaşlarda çarpışan taraflar arasında çeşitli çekişmeli konular mevcuttur ve aralarında yapılmış olan bir barış antlaşması da yoktur. O halde Uluslararası hukuka göre, mevcut durum tam bir savaş halidir. Bu savaş hali aralarında bir barış antlaşması yapılıncaya kadar devam edecektir. Putin’in mi? Yoksa, Zelenski’ mi? Veya ABD-İsrail mi? Yoksa İran mı haklı? Şeklinde sorulan soruların cevaplarına gelince; günümüzün savaşları, ülkelerin bağımsızlığına, egemenlik haklarına, toprak bütünlüğüne ve halklarına saygı duymamaktan kaynaklanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında savaşları haklı kılabilmek için akılcı, gerçekçi ve geçerli gerekçeler bulabilmek imkânsız denilebilecek kadar zordur. Çevremizde sürmekte olan mevcut bölgesel savaşlara gelince; bu savaşlarda yüzde yüz haklı ve yüzde yüz haksız taraf yoktur. Haklılığın veya haksızlığın oranları vardır. Uluslararası hukukta her ne kadar savaştaki taraflara ilişkin “hak” kavramına yer verilmişse de bu “hak” kâğıt üzerinde kalmaktadır. Çünkü, uluslararası ilişkilerde “hak” her zaman güçlünündür. Savaşın ne zaman ve nasıl biteceği veya nasıl bir evrim geçireceği konularındaki tartışmalar ise, en başta 1800’lü yıllarda Alman birliğini kan ve demir politikasına göre kuracağını söyleyen Ünlü Alman Şansölyesi, Demir Başbakan lakaplı Otto von Bismarck’ı anımsatmaktadır. Bismarck’ın savaş kuram ve yaklaşımlarına göre, “bir savaş ne kadar iyi planlanırsa planlansın, bir kere başladıktan sonra, o savaşın kendi iç dinamiklerine göre nasıl gelişeceğini, kimleri içerisine alarak nasıl büyüyeceğini ve nasıl bir boyut kazanarak nerede ve nasıl biteceğini hiç kimse hesap edemez.” Savaş konusunda yaşanan tarihsel gerçekler ne yazık ki Bismarck’ı hep haklı çıkarmıştır. Günümüzün halen yaşanmakta olan bölgesel savaşları da aynı karakteristik özellikleri taşımaktadır. Normal ve sağlıklı hiçbir insan savaş yanlısı olamaz. Bu nedenle savaş karşıtı ve barış yanlısı olan hemen hemen herkesin dileği, savaşların mümkün olan en kısa sürede bitmesidir. Savaşı kim mi kazanır dersiniz? Kanımca bu tip savaşların kazananı olmaz. Bu savaşlardan silah üreticileri dışında herkes bir biçimde zarar görmektedir. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan bu bölgesel nitelikli savaşlar nedeniyle dünyada yeni bir güçler dengesi ve çeşitli kutuplaşmalar oluşmaya başlamıştır. Günümüzde başını ABD’nin çektiği Batılı devletler ve NATO ülkeleri ile Rusya, Küba, İran, Çin, K. Kore ve Vietnam gibi ülkeler arasında ciddi bir kutuplaşma, kamplaşma ve gerilim meydana gelmiştir. Rusya’ya uygulanan yaptırımlar nedeniyle bu ülkeler ile ABD, Batılı devletler ve NATO ülkeleri arasındaki her türlü iletişim nerdeyse kopma noktasına ulaşmıştır. Kamplaşan bu ülkeler arasına II. Dünya savaşından sonra olduğu gibi adeta gözle görülmeyen demirden bir perde çekilmektedir. Sonsuza kadar süren savaş yoktur. Yaşanan bu bölgesel savaşlar da bir şekilde, bir gün mutlaka bitecektir. Ancak yaşanan kutuplaşmalar nedeniyle, dünyanın tıpkı 1950’li, 1960’lı yıllarda olduğu gibi, iki kutuplu bir soğuk savaş dönemine girmesi olasılığı çok yüksektir. Unutmayalım ki 1970’lerdeki ABD Vietnem Savaşını, savaş aleyhtarı dünya kamuoyunun baskısı durdurmuştur. Kanımca, Trump’ın hezeyanlarını ve ABD-İsrail İran Savaşını da durdurabilecek olan tek güç yine savaş aleyhtarı dünya kamuoyunun baskısıdır. Bu durumda savaşların son bulması için hepimize düşen acil görev, öncelikle ateşkesin sağlanması ve ardından da kalıcı bir barışın gerçekleşmesi için olanca gücümüzle çalışmaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Kurucu Önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün belirlediği “Yurtta sulh, cihanda sulh” hedefleri doğrultusunda devleti ve halkıyla birlikte tüm olanaklarını kullanarak barış için çalışmalı, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi “bölge ağırlıklı dış politikaya” önem vermeli ve ülkemizi bölgemizdeki bir barış adası ve barışın simgesi haline getirmelidir. Son olarak 3’üncü Dünya savaşı çıkar mı, çıkmaz mı? Sorusunu cevaplandıracak olursak; yakın bir gelecekte, cephelerde tanklarla, toplarla ve tüfeklerle yapılan bir 3’üncü Dünya Savaşının çıkması olasılığı neredeyse imkânsız denecek kadar azdır. Bilindiği gibi günümüzün savaşları ekonomik savaşlardır. Bu nedenle hegemon devletler, düşündüğümüz anlamda bir dünya savaşının yapılmasına gerek duymamaktadırlar. Bunun da nedeni, ekonomik alandaki 3’üncü Dünya Savaşının zaten tüm vahşeti, dehşeti ve şiddetiyle birlikte devam ediyor olması ve bu sürecin de şimdiki konjonktürde emperyalist devletlerin işine geliyor olmasıdır.

MEÜ E. Öğr. Gör. Uzm. Celal TEZEL