Siyaset, Liyakat Ve Güç İlişkisi Üzerine

Abone Ol

Türkiye'nin siyasi gündemi, başka gündemler yetmiyormuş gibi uzun bir süredir CHP'den iktidar partisi AKP'ye olan transferlerle meşgul.Aydın Büyükşehir Başkanı'nın tartışmalı transferini kamuoyu tam unutmuşken ardından Mersin milletvekili Hasan Utku Çakır'in siyasi tarihimizde benzeri olmayan teatral geçişi patlak verdi.Son olay ise,Keçiören Belediye Başkanı'nın CHP'den istifa etmesi sonrasında yaşanan ‘’küfürlü’’ gündem.CHP ve kamuoyunun büyük bir kesimi bu transferlerin hileli olduğunu ve iktidarın CHP'yi itibarsızlaştırmak için devletin de gücünü kullanarak kendi tükenmişliğini yeniden diriltmek amacı taşıdığı yönünde.

Bu tartışmalar bir tarafa, etik olarak sorgulanan bu transferler nedeniyle Türkiye'nin siyasi belleğinde mevcut olan siyasi partilerin ve özellikle CHP'nin aday belirleme yöntemlerinin tekrar tartışılmasını zorunlu kılıyor.

Siyasetin günümüzde liyakatten ziyade "finansal güç" ve "popülarite" eksenine kaydığı tartışmaları yeniden başladı.Bu durum salt CHP özelinde değil,Türk siyasetinin genel bir yapısal sorunu hâline gelmiş durumda.

En sık sorulan soruların başında ise siyasetin maliyeti yüksek bir uğraş olduğu yönünde.

Gerçekten de günümüzde bir belediye başkan adaylığı veya milletvekilliği süreci, ciddi bir sermaye gerektiriyor. Aday adaylığı bağışlarından kampanya ofislerine, sosyal medya reklamlarından saha çalışmalarına kadar her kalem devasa bütçelerle dönüyor.Bu nedenle partiler, kendi bütçelerine yük olmayacak, aksine seçim sürecini kendi imkanlarıyla finanse edebilecek adayları (iş insanları, ekonomik gücü yüksek profiller) tercih etme eğilimine giriyor.

Bu vesileyle, TBMM'de bulunan milletvekillerinin meslek sosyolojisine bakmak bize önemli veriler sağlıyor.

Tablo şu şekilde;

Avukat:119

Mühendis:62

İş İnsanı:50

Yönetici;32

Doktor / Tıp Doktoru:31

Akademisyen:30

Meclis tablosuna baktığımızda; yerelde tanınan, hukuki süreçlere hakim veya ekonomik olarak güçlü olanların "seçilebilir aday" olma şansının daha yüksek olduğu net bir şekilde görülüyor.Bu tablonun ortaya koyduğu diğer bir veri ise siyasetin finansal maliyetinin yüksek olduğu gerçeğidir.Bu da meydanı, bilgiden ziyade "güç ve popülarite" sahiplerine bırakıyor.Somut ve öz ifadeyle söylersek bu tablo siyasetin güç ekseninde kurulduğunu gösteriyor.Liyakattan çok sistemin işleyişine uyumlu bir durum söz konusu.

Yanlış bir anlaşılmaya neden olmaması için bir parantez açmakta yarar var;bu tabloda bulunan temsillere topyekün liyakatsizlik suçlamasında bulunmuyorum.Modern çağda yönetsel anlamda uzmanlık gerektiren devlet işleyişinin uzman ve akademik bilgiyle desteklenmesi gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum.Şu anda Türk siyasetinde herkesin bildiği durum şudur;maddi imkanı olmayan nitelikli insanların siyaset yapması neredeyse imkansızdır.Temsil kapısını açan anahtar paradır.İktidar üretmek için öncelikle bilgi üretmek gerekiyor.

Günümüzde devlet yönetimi tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar katmanlı ve karmaşık bir yapıya büründü. Geçmişte bir hükümdar veya yönetici için temel mesele sınırları korumak ve vergi toplamakken, bugün bir devlet adamı, siber güvenlikten küresel ısınmaya, finansal piyasaların saniyelik dalgalanmalarından yapay zeka regülasyonlarına kadar devasa bir veri yığınıyla baş etmek zorunda. Bu durumda devleti yönetecek siyasi iradenin liyakat ve bilgi durumu mutlaka sorgulanmalıdır.

Türkiye’de hukuk fakültesi dekanlığına hukukçu olmayanların, banka yönetim kurullarına güreş sporcusunun, meteoroloji kurum müdürlüğü mesleği meteoroloji ile alakası olmayan kişilerin atandığı biliyoruz.

Burada bilgi odaklı yönetim ihtiyacı, bizi doğrudan siyaset felsefesinin en köklü tartışmasına, Platon’un "Filozof Kral" teorisine götürüyor.

Platon, Devlet adlı eserinde gemi benzetmesini kullanır: Bir gemiyi kim yönetmelidir? En güçlü olan mı, en zengin olan mı, yoksa denizcilikten, yıldızlardan ve rüzgardan anlayan "bilgili" kişi mi?

Platon’a göre devlet yönetimi bir zanaattır ve en yüksek bilgi seviyesine sahip olanlar tarafından icra edilmelidir. Ona göre toplumun en alt tabakası (üreticiler) iştahı, askerler cesareti, yöneticiler ise aklı (hikmeti) temsil eder. Platon’un ideal devletinde yöneticiler, 50 yaşına kadar süren bir eğitimden geçerler.

Görünen o ki,Antik Yunan'dan 2500 yıl sonra yeniden devletin nasıl yönetileceği hâla önemli sorun olarak karşımızda duruyor.

Modern dünya Platon'un döneminden çok daha kaotik. Bilgi odaklı bir yönetimin neden bir tercih değil, zorunluluk olduğunu şu üç temel nedenlerle açıklayabiliriz.

1-Bugün bir liderin ekonomi kararı alırken sadece yerel piyasayı değil, algoritmik ticareti ve blokzincir teknolojisini de anlaması gerekiyor. Bilgi eksikliği, tüm bir ülke için önemli krizlere yol açabilir.

2-Milyonluk şehirleri yönetmek; sosyoloji, lojistik ve çevre bilimini aynı potada eritmeyi gerektirir. Sadece "tanınmışlık" ile bu devasa mekanizmayı işletmek, sistemin tıkanmasına (trafik, altyapı çöküşü, sosyal çatışma) neden olur.

3-Uluslararası sorunlar artık sadece diplomasiyle değil; enerji jeopolitiği, veri güvenliği ve küresel sağlık krizleri üzerinden okunuyor.Bu da alışılmış politikacı profilinden ziyade, "stratejist" profilini zorunlu kılıyor.Bilgi odaklı yönetim artık günümüz dünyasının zorunlu bir ihtiyacıdır.

Günümüzde siyasetin finansal maliyetinin çok yüksek olması, "bilge ve deneyimli" isimlerin bu arenaya girmek yerine kendi uzmanlık alanlarında kalmayı zorunlu kılıyor. Bu da meydanı, bilgiden ziyade "güç ve popülarite" sahiplerine bırakıyor.