Türkiye'de Aydının Arafta Olma Gerilimi

Abone Ol

Arafta olma hali, deyim yerindeyse bireyin bekleme odasına kapanmasıdır. Bu durum, ne tam anlamıyla bir yere ait olma ne de oradan tamamen kopabilme becerisini içerir.

Kierkegaard’ın "Ya/Ya Da" ikileminde olduğu gibi, insan bazen iki mutlak seçeneğin arasında asılı kalır. Kişi, geçmişin güvenli limanı ile geleceğin belirsizliği arasında sıkışmıştır.

Edebi karakterler üzerinden baktığımızda, arafta olmak genellikle bir iç hesaplaşma dönemidir. Örneğin,Dostoevsky’nin karakterlerinde bu hal, ahlaki bir uçurumun kenarında durmaya benzer. Karakter, vicdanı ile arzuları arasında ne cennete ne de cehenneme kabul edilebilecek bir boşluktadır.

Modern anlamda ise araf, bir "yabancılaşma" biçimidir. Birey, toplumun değerlerine ne tam eklemlenebilir ne de onları tamamen reddedip kendi adasını kurabilir.

Felsefi bir perspektiften bakıldığında, araf aynı zamanda bir "liminalite" (eşiksellik) alanıdır. Spinoza’nın determinist evren anlayışından bakarsa eğer, her ne kadar her şey bir neden-sonuç ilişkisine bağlı olsa da, insanın bu nedenleri kavrama sürecindeki bilgisizliği onu bir tür zihinsel arafta bırakır. Ancak bu boşluk, yeni bir senteze ulaşmak için gereklidir. Frankfurt Okulu düşünürlerinin eleştirel yaklaşımında olduğu gibi statükoyu reddeden ama henüz alternatifi inşa edememiş olan zihin, "eleştirel bir araf" içindedir. Frankfurt Okulu’nun penceresinden bakıldığında "arafta olma hali", bireysel bir kararsızlıktan ziyade toplumsal bir sıkışmışlık olarak karşımıza çıkar. Adorno, Horkheimer ve Marcuse gibi düşünürlerin çerçevesinde bu durum, "geç kalarak" ya da "erken davranarak" değil, sistemin içinde nefes alacak bir boşluk bulamamakla ilgilidir.Buna göre "arafta olma hali", bireysel bir kararsızlıktan ziyade toplumsal bir sıkışmışlık olarak karşımıza çıkar.

Adorno’nun en sert eleştirilerinden biri, modern insanın artık bir "evi" (yani gerçek bir aidiyeti) kalmadığı üzerinedir. Kültür endüstrisi, bize yapay bir mutluluk ve aidiyet sunar. Birey, bu suni dünyaya tam teslim olduğunda kendini kaybeder, reddettiğinde ise dışlanır. Bu noktada araf, kişinin sistemin dayattığı popüler kültüre ve tüketim kalıplarına yabancılaşması ama henüz bu kuşatmayı yaracak devrimci veya özgün bir dil bulamamasıdır. Bu, bilinçli bir evsizlik halidir.(Adorno.T.Minima Moralia.)

Herbert Marcuse, "Tek Boyutlu İnsan"da teknolojinin ve refahın muhalif düşünceyi nasıl emdiğini anlatır. Eskiden "evet" ve "hayır" arasında bir gerilim (bir araf) varken, modern toplum her şeyi "evet"e dönüştürür.

Eleştirel bir zihin için araf, sistemin rasyonelliği ile kendi içindeki "hayır" deme dürtüsü arasındaki çatışmadır. Kişi, sistemin çarkları arasında bir vida olmadığını bilir ama çarkı durduracak güce de sahip değildir. Bu, eylemsizliğin trajedisidir.Adorno’nun meşhur sözü, arafta olma halinin Frankfurt Okulu'ndaki en net özetidir. Toplumun tamamı yanlış bir temel (yabancılaşmış emek, meta fetişizmi) üzerine kuruluysa, bu sistemin içinde "doğru" ve "ahlaklı" bir köşe bulmak imkansızdır.

Birey, sistemin yanlışlığını teşhis etmiştir. Ancak hala o sistemin içinde hayatta kalmak zorundadır (pratiğin karanlığı). Bu ikilik, bitmek bilmeyen bir huzursuzluk ve eşikte bekleme halini doğurur.

Arafta olma hâlini Ulus Baker'in kanaatler toplumu" eleştiriyle de anlamlandırmak mümkün.

Ulus Baker’e göre modern toplumda medya ve siyaset, bizi sürekli "kanaat sahibi" olmaya zorlar. Her konuda bir fikrimiz olması beklenir. Kişinin, kendisine hazır sunulan bu paketlenmiş kanaatleri (sağ-sol, muhafazakâr-modern vb.) reddetmesi ama henüz kendi özgün "bakış açısını" veya "duygulanımını" inşa edememiş olmasıdır.

Bu araf, aslında bir "sessizlik hakkı" veya kanaatlerin gürültüsünden kaçış alanıdır. Kamusal irade, bu gürültü kesildiğinde ve insanlar gerçekten birbirini "duymaya" başladığında oluşur.Bakar'e göre "arafta olma" gücümüzün (potentia) farkında olup, bunu eyleme (actus) dökemediğimiz o felç anıdır.

Baker’a göre modern dünya, herkesin her konuda fikrinin olduğu bir "kanaatler çöplüğü"dür. Entelektüel, bu hazır paketlenmiş fikirlerin (ideolojiler, sığ politik kamplaşmalar) hiçbirine tam olarak yerleşemez. Entelektüel, ne halkın içindeki "sağduyu"nun ne de akademinin fildişi kulesinin tam içindedir. Bu yersiz-yurtsuzluk, onun hem her yere bakabilmesini hem de hiçbir yere ait olmamasını sağlar.

Bu durum, Adorno’nun "Minima Moralia"da bahsettiği "artık kendini evinde hissetmeme" haliyle örtüşür. Entelektüel için araf, zihinsel bir hij

yen alanıdır.