Unutulan Nisanlar, Kaybolan Değerler

Abone Ol

Nisanın ortasındayız. Gökyüzü kararmış, güneş mahcup. Bulutların ardında saklanan ışık, yeryüzüne düşmeye çekinir gibi. Hava sessiz; rüzgârın bile esmeyi unuttuğu bir durgunluk hâkim. Yeni açan tomurcuklar, vakitsiz düşmüş toprağa. Yağmur, çiçek kokularını alıp toprağa karıştırıyor. Doğa bile bu tablo karşısında suskun. İklim değişikliği dediğimiz şey, yalnızca mevsimlerin değil, duyguların da yer değiştirmesi mi?
Oysa nisan ayları böyle miydi? Güneşli sabahlara uyanır, berrak gökyüzüne bakardık. Sümbüller, leylaklar, nergisler açar; hava baştan sona umut kokardı. Çayırlar çocuk sesleriyle dolup taşar, yeşil her tonuyla hayatı kucaklardı.
O çocuklar…
Kardeşliği kan bağıyla değil, yürek bağıyla kuran çocuklar… Küçücük parmaklarını toplu iğneyle delip bir damla kanla “kardeş” olurlardı. Acıyı içlerine gömer, paylaşmayı büyütürlerdi. Fazla kalemini veren, simidini bölüşen, yeni ayakkabısını göstermekten utanan çocuklar vardı. Parası olmayan arkadaşının yanında tost yemeyi içine sindiremeyen bir incelik, bir vicdan vardı.
Mahalleler de farklıydı.
Ali amcalar, Ayşe teyzeler sadece kendi çocuklarının değil, sokağın, okulun, mahallenin büyükleriydi. Bir çocuğun eksikliğini kendi evinin eksiği sayarlardı. Beslenme çantasına muz koymayan anneler, başka bir çocuğun mahcubiyetini düşünürdü. “Benim çocuğum” değil, “bizim çocuklarımız” anlayışı hâkimdi.
Değerler basitti ama derindi:
Küçüğü korumak, büyüğe saygı göstermek…
Ve öğretmenler…
Sadece ders anlatan değil, hayat öğreten insanlardı. Öğrencisine ana, baba olan; bir çocuğun kaderine dokunan, onu topluma kazandıran gerçek rehberlerdi. Sınıflar bilgiyle birlikte merhametin, emeğin ve sorumluluğun öğretildiği yerlerdi.
Peki ne oldu bize?
Çocuklar artık çok mu hızlı büyüyor, yoksa biz mi onları erken büyütüyoruz? Mahalle kültürü yerini rekabete mi bıraktı? Okullar bilgi yuvası olmaktan çıkıp görünmez bir yarış alanına mı dönüştü?
Kimin ayakkabısı daha pahalı, kimin kıyafeti daha marka…
Cevap aslında uzağımızda değil.
Aile…
Bir zamanlar her şeyin başladığı yerdi. Sevginin, saygının, paylaşmanın ilk öğretildiği yuva… Ne zaman ki bu yapı zayıfladı; ilişkiler de inceldi, bağlar da koptu. Öz amcasını tanımayan bir çocuk, mahalledeki “Ali amca”yı nasıl tanısın? Annesine şefkat duymayan bir yürek, “Ayşe teyze”yi neden sevsin? Sürekli kıyaslanan bir çocuk, arkadaşına nasıl “kardeşim” diyebilsin?
Bugün yaşadığımız değişim, yalnızca doğanın değil, insanın da dönüşümüdür.
Ve belki de en acı gerçek şudur:
Her şey aile olmakla başladı, her şey aile olmayı unuttuğumuzda yavaş yavaş yok oldu.
Vesselam.
Aziz İBA.