Kazım ALDOĞAN
Bu hafta yönetmen Woody Allen serisinden iki film izledim.Cassandra'nın Rüyası ve Kahire'nin Mor Gülü.New Yorklu Yahuydi,Match Point Vicky Cristina Barcelona ve Midnight in Paris ile birlikte toplam yedi filmini izlemiş oldum.Bizde de son yıllarda uluslararası alanda birkaç yönetmen çıkmışsa da,örneğin Woody Allen gibi bir yönetmen neden çıkmıyor diye kendi kendime sordum.Gerçekten hem büyük aktör,hem de büyük yönetmen.
Öncelikle yedi film de olağanüstüydü.Zira Woody Allen zaten büyük yönetmen.Elli yıllık sanat hayatı başarılarla dolu.
Allen sinemasının felsefesinin odağında varoluşçuluk ve nihilizm yatar. Yaşamın anlamsızlığına karşı geliştirilen iki ana refleks vardır: Mizah ve sanat.
Filmlerinde, özellikle suç, ceza ve vicdan kavramlarını ele alır.Cassandra'nın Rüyası filminde de olduğu gibi senaryolarında Kierkegaard, Nietzsche ve özellikle Spinoza gibi isimlere sıkça atıf yapılır. Ancak bu atıflar akademik bir ağırlıktan ziyade, modern insanın gündelik kaygılarıyla ilgili.
Allen’ın (çoğunlukla kendisinin canlandırdığı) ana karakteri; New Yorklu Yahudi, hipokondriyak (hastalık hastası), anksiyete bozukluğu yaşayan ve sürekli ölüm korkusuyla boğuşan bir entelektüeldir.Bu karakter, dünyayla uyum sağlamakta zorlanan ama bu uyumsuzluğunu keskin bir zekâ ve hızlı diyaloglarla maskeleyen "mağlup ama zarif" bir figürdür.Kariyerinin büyük bölümünde New York'u (özellikle Manhattan'ı) romantize edilmiş, siyah-beyaz ya da sonbahar renklerinde bir entelektüel sığınağı olarak resmeder.2000'li yıllarla birlikte kamerasını Londra (Match Point), Barselona (Vicky Cristina Barcelona), Paris (Midnight in Paris) ve Roma'ya çevirerek, bu şehirlerin kültürel dokusunu kendi sinematik evrenine dahil etti.Dikkatimi çeken diğer bir ayrıntı da Allen'in filmlerindeki müzik.Filmlerinin hemen hepsinde 1920-40 arası Amerikan cazı ve klasik müzik, anlatının ritmini belirleyen en önemli unsurdur.Allen'ın sinemasını anlamak için "komedi nedir?" sorusuna verdiği şu yanıt iyi bir donedir:"Komedi, trajedi artı zamandır."
Hollywood genelde "yüksek risk, yüksek kazanç" prensibiyle çalışırken, Allen "düşük bütçe, tam sanatsal özgürlük" modelini benimser. Filmlerini genellikle 10-20 milyon dolar gibi (Hollywood standartlarına göre oldukça mütevazı) bütçelerle çeker.Woody Allen, Hollywood'un kalbi olan Los Angeles'a ve Oscar törenlerine olan mesafesiyle bilinir.Sektörün devasa pazarlama bütçeleri yerine, entelektüel çevrelerdeki kulaktan kulağa yayılımı ve eleştirmen yorumlarını kullanır.Özellikle 2000'li yıllardan itibaren Amerika'da finansman bulmakta zorlandığında, Avrupa şehirlerinin (Paris, Roma, Barselona) belediyeleri ve yerel yapım şirketleriyle anlaşmıştır. Şehirler, kendi tanıtımları için Allen'a fon sağlamış, o da şehri adeta bir karakter gibi filmin merkezine koymuştur. Sinemanın gücüyle düşük maliyetli turizm yatırımı dersek yanlış olmaz sanırım.
Sinema, sadece bir "eğlence sektörü" değil, modern dünyada "Yumuşak Güç" kavramının en etkili, en estetik ve en kârlı araçlarımdan birisidir. ABD’nin 20. yüzyıldaki küresel hegemonyasını sadece askeri veya ekonomik gücüyle değil, aynı zamanda Hollywood üzerinden ihraç ettiği "Amerikan Rüyası" ve yaşam tarzıyla kurduğunu söylemek abartı olmaz.
Sinema, bir ülkenin ahlaki normlarını, aile yapısını, hukuk anlayışını ve bireysel özgürlük tanımlarını paketleyip dünyaya satar.Bir Hollywood prodüksiyonu, tekstilden teknolojiye kadar pek çok Amerikan markasının "dünya turuna" çıkmasını sağlar.
Sinema, İngilizcenin (ve özellikle Amerikan İngilizcesinin) küresel dil olmasını sağlayan en büyük itici güçtür. Deyimler, şakalar ve kavramlar sinema yoluyla standartlaşır. Bugün dünyanın herhangi bir yerindeki bir genç, "Amerikan mahkeme salonu" prosedürlerini kendi ülkesininkinden daha iyi biliyorsa, bu sinemanın kültürel ihraç başarısıdır.
Eskiden Hollywood filmleri kutular içinde sinema salonlarına göndererek dünyayı fethederken,bugün bu platformlar (Netflix, Disney+, Amazon, HBO) doğrudan insanların oturma odalarına, hatta ceplerine sızarak bu fethi dijital bir "işgale" dönüştürdü.Eski sistemde Hollywood, bir filmin tutup tutmayacağını tahmin etmeye çalışırdı. Şimdi ise platformlar, hangi sahnenin ne kadar izlendiğini, hangi oyuncunun hangi ülkede popüler olduğunu saniyelik verilerle biliyor.
Artık kültür, sadece "herkese aynı şeyi izletmek" değil, "herkese seveceği Amerikan tarzı içeriği bulup sunmak" haline geldi. Bu, kültürel etkinin hatasız bir şekilde hedefe ulaşmasını sağlıyor.Netflix gibi platformlar Türkiye’de, İspanya’da veya Kore’de yerel yapımlar üretiyor (Örn: Hakan: Muhafız veya La Casa de Papel). Ancak dikkat ederseniz, bu yerel içerikler bile Amerikan dramaturjisi ve kurgu standartlarıyla üretiliyor.
Ulus Baker, sinemayı sadece bir "eğlence" ya da "hikaye anlatma" aracı olarak değil, doğrudan bir "duygu sosyolojisi" alanı olarak görür. Bu yaklaşımını temellendirirken Spinoza’nın Etika’daki "Affect" (Duygulanış) kavramına başvurur.
Baker’a göre sinema, imgeler aracılığıyla toplumsal olanın içindeki duygusal akışları kaydeden ve yeniden üreten bir makinedir. Bekar’a göre sinema, bir toplumun "duygusal haritasını" çıkarır. Örneğin, bir filmde karakterin yüzündeki bir ifade (yakın çekim), o dönemdeki toplumsal bir sıkışmışlığın veya bir umudun en somut belgesidir.Kısaca sinema modern çağda Ulus Baker'in de savunduğu gibi imajlarla kamusal kanaatlerin oluşmasında önemli bir araçtır.
Amerikan platformları, yıllık içerik bütçeleriyle (Netflix tek başına 17-20 milyar dolar harcayabiliyor) dünyanın geri kalanındaki tüm ulusal sinema endüstrilerinin toplam bütçesinden kat be kat büyüktür.