Klasik bir söylem olacak ama, bu uzun ve karmaşık tarihsel süreci özetle ifade etmenin başkaca bir yolu olmadığı için burada tekrar etmekte sakınca görmediğim bir anlatımla dile getirecek olursak; Birinci Dünya Savaşından sonra yanıp yıkılan ve adeta yerle bir olarak tarihe karışan “Osmanlı Devletinin küllerinden” yeni ve çağdaş bir devlet kuran başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti kuran kadronun, yeni devleti hızla kalkındırmak ve hatta çağdaş uygarlık düzeyinin bile üzerine çıkarmak gibi çok iddialı bir hedefleri vardı. Tabii bu hedefe ulaşabilmek için çeşitli adımlar atıldı. Bu adımların en büyüğü, bütün bir Türk Tarihinin en büyük devrimi olan Cumhuriyetin ilan edilmesiydi. Bunun ardından Cumhuriyetin kâğıt üzerinde kalmaması ve içinin doldurulması için köklü ve kalıcı toplumsal dönüşümlerin ve özellikle de siyasal, eğitsel, hukuksal ve iktisadi alanlarda birtakım devrimlerin yapılması gerekiyordu. İşte bu amaçlarla çıkartılan 03 Mart 1924 devrim yasaları, kuşkusuz Cumhuriyet ve devrim tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birisi olmuştur. 03 Mart 1924 günü çıkartılan ve aslında birbirinin devamı ve bütünleyicisi olan bu üç önemli devrim yasası, Türkiye’nin çağdaş, demokratik ve özellikle de laik devlet ve toplum yapısına kavuşturulabilmesi açısından çok büyük bir rol oynamıştır. Söz konusu edilen ve aslında bugün de Anayasamızın çeşitli maddeleri ile güvence altına alınmış olan devrim yasaları şunlardır: “1-429 sayılı Ser’iye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Bakanlıklarının Kaldırılması kanunu, 2-430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu ve 3- 431 sayılı Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Topraklarının Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun’dur.” Ne yazık ki, söz konusu bu Devrim Yasaları, daha sonraki yıllarda Cumhuriyetin genç kuşaklarına yeterince öğretilememiş ve bu yasaların gerekçeleri, amaçları, önemleri, özü ve ruhu yeterince kavratılamamıştır. Aslında, Atatürk ilkeleri dediğimiz ve Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, devletçilik ve Devrimcilik şeklinde sıraladığımız temel ilkeler ve bu ilkeler doğrultusunda gerçekleştirilmiş olan küçük burjuva devrimleri çağdaş, laik ve demokratik bir devletin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Atatürk Devrimleri bir bütündür. Ve bu devrimler, emperyalist sömürü düzenine son vermek, az gelişmişlik zincirlerini kırmak ve tam bağımsız bir devlet düzeni kurmak için yapılmıştır. Amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkının sosyal refah düzeyini yükseltmek ve onlara en gelişmiş ülkeler düzeyinde bir yaşam standardı sağlamaktır. Atatürk Devrimleri 1924 yılında çıkarılan kanunlarla ve onların uygulamalarıyla başlatılmış ve böylece benimsenmiştir. Geçen zaman içerisinde ve cumhuriyet devrimcilerinin çeşitli nedenlerle atalete kapılmaları sonucunda birtakım gericilik güçleri bu yasaları aşındırmaya çalışmışlardır. Ve hala da aşındırmaya çalışmaktadırlar. Söz konusu bu geriye dönüş olasılıklarını öngören dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, karşı-devrim hareketlerinin sakıncalarını 1934 yılında TBMM de yaptığı bir konuşmada şu şekilde değerlendirmiştir: “Devrim yapıldığı zaman onun gösterdiği zorunluluklar izlenmez ve gelişmesine yardım edilmezse, o devrim geri kalır, hatta geriye döner. Devrim geriye döndüğü zaman, Türk toplumunun nasıl bir sonuçla karşılaşacağını tahmin etmek kolaydır. İmparatorluğun kendi eliyle bu millete hazırladığı sonu tekrar hazırlamak demektir. Devrimin emirlerini yapmamak gericiliğe hizmet etmek, gerici olmak demektir.” Türkiye Cumhuriyeti halkının günümüzde karşı karşıya kaldığı sorun, ülkemizi orta çağ karanlığına sürüklemek isteyen güçlere geçit verilip verilmeyeceği sorunudur. Acaba Cumhuriyet devrimcileri bu sürece karşı durabilecekler midir? Çağdaş, demokratik ve laik sosyal hukuk devletinden ve tam bağımsız Cumhuriyetten yana olanlar bir şekilde bu geriye gidiş sorununu aşmak zorundadırlar. Aksi takdirde; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o çok ünlü ve çok anlamlı ‘’Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar ülkesi olamaz. En doğru yol uygarlık yoludur.” Sözü hepimiz için hoş bir söylemden öteye herhangi bir anlam taşımayacaktır. 03 Mart 1924’te çıkartılan yasalarla ilgili gelişmeler özetle şu şekilde yaşanmıştır: (1)-429 sayılı Ser’iye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Bakanlıklarının Kaldırılması kanunu: Osmanlı Bakanlar Kurulu içerisinde yer alan Şeri’ye Vekilliği, her türlü din işlerini düzenliyor, ayrıca diğer devlet kurumlarınca yapılan her türlü işlemin dine uygun olup olmadığını denetliyordu. Ayrıca bununla ilişkili olan Evkaf Vekilliği ise, yine İslam devletlerinde önemli bir yeri olan vakıfları yönetiyordu. Vakıflara ait cami, mescit, medrese, okul, hastane gibi dini ağırlıklı kurumlar vardı. Ve bunların siyaseten bir vekilliğe bağlı olması da laik devlet yapısına ciddi bir aykırılık oluşturuyordu. Erkânı Harbiye-i Umumiye Vekâleti ise Millî Mücadele sırasındaki görevlerini tamamlamıştı. Meclis’te ve hükümette üniformaları ile görev yapan askerlerin ya kışlaya geri dönmeleri veya siyasete sivil olarak devam etmeleri gerekiyordu. Ve böylelikle askerlerin siyasetle olan ilgilerinin tamamen kesilerek siyasetten arındırılmaları özel bir önem arz ediyordu. 429 sayılı yasanın çıkartılmasıyla dev bir örgütü olan Şeri’ye ve Evkaf Bakanlıkları kaldırılmış ve bunların yerlerine ise Başbakanlığa bağlı bir örgüt olarak Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi yönetsel birimler kurulmuştur. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâletinin yerine ise bağımsız bir organ olarak Genel Kurmay Başkanlığı kurulmuştur. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laik ve çağdaş bir yapıya kavuşturulması yolunda çok önemli ve büyük bir adım atılmıştır. (2)-430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu: Osmanlı Devleti’nin, eğitim sistemi de dinsel idi. Eğitim faaliyetlerini dinsel kurumlar düzenlerler ve devlet ise bu işlerle pek fazla ilgilenmezdi. Tanzimat devrine kadar, Devlet, vatandaşın eğitimi ile uğraşmamıştı. Yalnız devlet adamlarını yetiştirmek için kurulmuş olan ve Sarayın içinde faaliyet gösteren “Enderun Mektebi” eğitim kurumu vardı. Bunun dışında genç kuşaklar vakıflara ve bazen de kişilere bağlı olan “Mahalle Mekteplerinde” ve “medreselerde” eğitilirlerdi. Medreseler, tamamen dinsel eğitim veren kurumlardı ve bunların müfredatlarında müspet bilim eğitimine yer veren dersler okutulmazdı. Öğretmenler din adamlarıydı ve bunların bilgileri de çok sınırlıydı. Matematik ve Tıp medreseleri yeterli öğretici kadrosuna ve bilimsel donanıma sahip değillerdi. 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanından sonra geçilen yeni dönemde İlkokul düzeyinde “Sıbyan”, Ortaokul düzeyinde “Rüştiye”, lise düzeyinde ise “İdadi ve Sultani” mektepleri açılmaya başlandı. Bu okullarda batılı anlamda bir eğitim veriliyordu. Ancak bu okulların sayıları azdı ve öğretim kadroları ise hiçbir zaman yeterli düzeye ulaşamadı. Osmanlı düzenindeki okullar çok düzensiz ve karmaşık bir yapı gösteriyordu. Bir yanda Medreseler, bir yanda ise batılı tarzda eğitim veren okullar vardı. Ayrıca Amerikan ve Fransız kolejleri gibi yabancı okulları ve öte yanda ise Rum ve Ermeni okulları gibi azınlık okulları vardı. Bu yabancı ve azınlık okulları Osmanlı Maarif Nazırlığı tarafından denetlenemiyordu. Okulların kimisi şahıslara, kimisi vakıflara, kimisi belediyelere ve kimileri ise yabancı konsolosluklara ait idi. Osmanlı Maarif Nazırlığına bağlı okul sayısı çok azdı. İşte bütün bu çağ dışı ve karmaşık yapıya bir son vermek gerekiyordu. 430 sayılı Öğrenim Birliği Yasasının çıkarılması ile bölgeler arası kültür ve eğitim farklılığı ve dengesizliğinin de önüne geçilmek istenmiştir. Laiklik açısından; Okulların MEB’ lığına bağlanması ile birlikte medreseler kapatılmış ve devlet okullarında verilen eğitimin laik bir tabana oturtulmasına çalışılmıştır. Eğitim kurumları modernleştirilmiş ve bilimsel akla dayalı çağdaş bir eğitim verilmesi amaçlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eğitim ve öğretiminin laikleştirilmesi yönünde yapmış olduğu en büyük atılım Öğrenim Birliği Yasasının çıkartılması olmuştur. Günümüzde Öğrenim Birliği Yasasıyla uyarlı olmayan kimi uygulamalar ortaya çıkmış olmasına rağmen bu yasa hala yürürlüktedir. Ve ilk günkü önemini hala korumaktadır. (3)- 431 sayılı Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Topraklarının Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun: Tamamen dinsel bir müessese olan “Halifelik” kurumu,Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Mısır’ı almasından sonra orada yaşayan ve halifelik geleneğini sürdüren “Mütevekkil” adlı şahsiyetten bu unvanı ve “Kutsal Emanetleri” alarak İstanbul’a getirmesiyle birlikte Osmanlılara geçmiştir. Ancak, Osmanlı padişahları Kureyş soyundan gelmedikleri için bu unvanı kullanmamışlardır. Halifelik unvanını ilk kullanan Osmanlı Padişahı II. Abdulhamit olmuştur. Ancak bu unvan hiçbir zaman birleştirici ve fonksiyonel olmamıştır. Halifelik makamı saltanat içerisinde padişaha verilmiş bir unvan olarak en son Vahdettin tarafından kullanılmıştır. Bu unvan saltanatın kaldırılması ve Padişah Vahdettin’in İngilizlere sığınarak yurt dışına kaçmasından sonra TBBM kararıyla Abdülmecit Efendiye verilmiştir. Ancak son halife olan Abdülmecit Efendinin bir padişah gibi hareket etmesi ve yandaşlarının ise tekrar saltanat özentisi içerisine girmeleri dolayısıyla Halifeliğin artık laik ve demokratik Cumhuriyet’e giden yolda bir engel olduğu değerlendirilmiştir. İşte, bu iki başlı görünüme son vermek için 03 Mart 1924 Tarihinde çıkartılan 431 sayılı yasa ile halifelik müessesesi kaldırılmış, Osmanlı hanedan üyelerinin Türkiye’de oturmaları yasaklanmış ve bunlar vatandaşlıktan çıkartılarak yurt dışına sürülmüşlerdir. 431 sayılı yasanın yürürlüğe girmesi sonucunda Osmanlı Devleti’nin son kalıntılarıyla birlikte Cumhuriyet yönetimi için ciddi bir tehlike oluşturan “halifelik” kurumu da bir daha geri dönmemek üzere tarihe karışmıştır. Böylelikle demokratik ve laik Cumhuriyet yönetimi önündeki en son ve en büyük engel de kaldırılmış olmaktadır.

MEÜ E. Öğr. Gör. Uzm. Celal TEZEL