Türk dili ve edebiyatı içerisinde yer alan çok zengin bir “atasözleri ve deyimler” yazınımız olduğunu söyleyebiliriz. Atasözleri dediğimiz bu özlü ve anlamlı sözler bazen, halkın kültürel ilişkileri sürecinde yüzlerce yılın deneyimlerinden süzülerek gelen sözlerdir. Ve çoğunlukla yüzlerce sayfalık açıklamalarla bile anlatmakta zorlandığımız konuları, kısacık bir cümle ile ve hem de açık, anlaşılır ve kesin bir biçimde anlatmamızı sağlar. Atasözleri dediğimiz bu sözler aynı zamanda, yerinde ve zamanında kullanıldığında sözlü ve yazılı anlatımlarımızı zenginleştiren sözlerdir. Kimi zaman da bu sözler, günlük yaşamda karşı karşıya kaldığımız olay ve sorunların çağrışımlarıyla anımsadığımız yorum ve tanımlamalardır. İşte son günlerde, özellikle ilgili resmi otoritelerce emeklilerimize reva görülen muameleler ve medya organlarında ve televizyon haberlerinde tanık olduğumuz emeklilerimizin artık arşı alaya çıkan feryat, figan ve yakınmaları tam da bu atasözümüzü çağrıştırmakta ve tanımlamaktadır. Bu gibi durumlarda ne diyordu atasözümüz: “Mazlumun ahı, indirir şahı.” Ünlü dilbilimci Ömer Asım Aksoy’un Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü adlı eserinde bu atasözünün anlamı “Güçlü kimse zulmetmemelidir. Zulmeden her halde yıkıma uğrar. Zulüm gören kimsenin bedduası, padişahı tahtından bile indirir.” Şeklinde açıklanmıştır. Bu kısacık atasözünde elbette ki derin anlamlar vardır. Söz konusu bu söz ile bir anlamda “Kamu Vicdanı” kavramının ve “Kamuoyu Baskısı”nın kamu yönetimi üzerindeki etkisi ve gücü anlatılmaktadır. Bilindiği gibi “Emeklilik” kavramı “Sosyal Güvenlik Sistemleriyle” ilgili bir kavramdır. Kısaca belirtecek olursak bu kavram; herhangi bir biçimde Sosyal Güvenlik Sistemine girmiş olan bir kimsenin, sistemin istediği şartları yerine getirdikten sonra ve artık yaşlanıp eski işini yapamayacak derecede fiziki gücünü yitirdiği yaşamının son günlerinde, dışarıdan hiç kimsenin maddi ve manevi yardım ve desteğine ihtiyaç duymadan, bağlı olduğu Sosyal Güvenlik Sistemi tarafından her türlü güvence altına alınması halidir. Dünyada Sosyal Güvenlik Sistemi ilk kez Almanya’da, Demir Başbakan lakaplı ünlü Şansölye Otto von Bismarck tarafından 1883 yılında kurulmuştur. Bismarck Modeli, insanların bir fona ücret ödediği ve bu fonun da devlet kurumları, diğer devlet kurumlarına ait kurumlar veya özel bir kurum tarafından sağlanabilen sağlık hizmeti faaliyetlerini finanse ettiği bir sağlık sistemidir. İlk olması açısından çok önemlidir. Başarılı olduğu ve çok iyi sonuçlar verdiği için çok kısa sürede tüm Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Sosyal Güvenlik Sistemlerinin geliştirilmesine ilişkin olarak atılmış olan ikinci ve en önemli adım ise, 1942 Yılında İngiltere’de yayınlanmış olan Beveridge Raporudur. Bu rapor, İngiliz hükümetinin görevlendirdiği Liberal iktisatçı William Beveridge tarafından hazırlanmıştır. Toplumda yaşayan herkesin iş yaşamında katlanmış olduğu külfetin ve özverilerinin ödüllendirilmesi gerektiğini öneren ve Ulusal Sigorta Sisteminin kurulmasını sağlayan bu rapor, Halk arasında son derece popüler olmuştur. Refah Devleti kavramına ilk kez yer veren Beveridge Raporu, günümüzde tüm dünyadaki modern Sosyal Güvenlik Sistemlerinin temelini oluşturmaktadır. Genel olarak Refah Devletinin üç işlevi vardır. İlk olarak Refah Devleti, hane halkının yaptıkları işlerin veya varlıklarının piyasa değerinden bağımsız olarak onlara minimum düzeyde bir geliri garanti eder. İkinci olarak, bireylerin ve ailelerin karşılaşabilecekleri sosyal riskleri (hastalık, yaşlılık ve işsizlik gibi) azaltarak onlara belli bir ölçüde güvence sağlar ve böylelikle bireysel veya ailevi krizlerin önüne geçer. Üçüncü ve son olarak da bütün bireylere, statü veya sınıf ayrımı gözetmeksizin genel kabul görmüş sosyal hizmetler çerçevesinde en iyi standartları sağlar. Genel olarak Refah Devletinde, birtakım mevzuat ve uygulamalar ile bireyler korunmakta ve bu koruma mekanizmalarına da sosyal politikalar denilmektedir. Türkiye’de Sosyal Güvenlik Sisteminin Kurulması pek çok konuda olduğu gibi Avrupa’dan epeyce geç olmuştur. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında bu fonksiyonu bazı esnaf kuruluşlarının ve mesleki teşkilatların oluşturdukları “yardımlaşma ve dayanışma sandıkları” yerine getiriyordu. Ülkemizdeki ilk sosyal güvenlik kuruluşu; 01 Ocak 1946’da yürürlüğe giren “İş Kazaları ile Mesleki Hastalıklar ve Analık Sigortaları Kanunu” ile kurulmuş olan İşçi Sigortaları Kurumu’dur. Böylelikle sosyal güvenlik alanında çok önemli bir adım atılmıştır. Söz konusu bu kurum, bugünkü Sosyal Güvenlik Kurumunun da temelini oluşturmaktadır. Türkiye’de emekli olan memurların sosyal güvencesini sağlamakla yükümlü bir kurum olan Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü ise 01 Ocak 1950 tarihinde faaliyetlerine başlamıştır. Daha sonra 1961 Anayasası’nda yer alan “sosyal devlet” ilkesi ile herkesin sosyal sigorta hakkına sahip olması gerektiğinin bilincine varılması sonucu, İşçi Sigortaları Kurumunun kapsam ve görev alanları genişletildi ve 1964’te İSK’nın adı Sosyal Sigortalar Kurumu olarak değiştirildi. 02 Eylül 1971’de çıkartılan 1479 sayılı “Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Kanunu” ile BAĞ-KUR kuruldu. Son olarak 16 Mayıs 2006 tarihinde çıkartılan 5502 sayılı “Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu” ve 31 Mayıs 2006 tarihli 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu çerçevesindeki politikalar, Sosyal Sigortalar, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı gibi sosyal güvenlik kurumları tek çatı altında birleştirildi. Tabii, Türkiye’deki sosyal güvenlik sistemi için pek çok şey söylenebilir. Kanımca Türkiye’deki sosyal güvenlik kuruluları, kuruldukları günden bugüne kadar, mensuplarına hiçbir zaman batılı anlamda güçlü bir güvence sağlayamamış ve sosyal refah devleti olmanın gereklerine uygun bir standardı yakalayamamıştır. SGK’nın yapmış olduğu ödemeler, batılı anlamda bir işsizlik sigortası ya da yaşlılık aylığı ölçülerinin üzerine çıkamamıştır. Özellikle 2018’den sonra çalışanların ve özellikle de emeklilerin milli gelirden aldıkları paylar sürekli olarak azalmıştır. Bunun iktisat dilindeki adı, topyekûn yoksullaşmadır. Ancak 2026 yılında tespit edilen emekli aylıkları ise, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin de deyimiyle “Sefalet ücretidir. Ve emekli aylıkları, açlık sınırının da altında kalmıştır. Özellikle, memur emeklilerine çalışan memurlara verilen seyyanen ücretlerin verilmemesi, tüm yaşamını kamu hizmetine adamış bu kişilerin yaşam standartlarında çok büyük düşüşlere neden olmuştur. Böyle bir ücret sistemi ve sosyal politikalar sürdürülemez gibi görünmektedir. Bu nedenle sosyal güvenlik sisteminde çok büyük ve köklü bir reform ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Türkiye’de 16,5 milyon emekli olduğu söylenmektedir. Emekli Dernekleri ve Emekli sendikaları dağınık bir görünüm arz etmektedir. Ancak emekliler tarihinde ilk defa sokağa çıkmışlardır. Ve protestolarına hala devam etmektedirler. Emekli potansiyeli azımsanmayacak bir potansiyeldir. Eğer emekliler, örgütlenmelerindeki bu dağınıklığı giderir ve örgütlü bir güç haline gelebilirlerse; gelecekte siyasal iktidarlarla pazarlıklar yapabilecek hatta siyasal iktidarları bile değiştirebilecek bir rol oynayabilirler. Aksi takdirde “sefalet ücretleriyle” yaşam mücadelesi vermekten başka seçenekleri yoktur. Son sözümüz de yine bir atasözüyle, emeklilerin akıllarıyla alay eden ve sinir uçlarıyla oynayacak biçimde açıklamalar yapan kimi politikacılarımıza olsun; “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste”

MEÜ E. Öğr. Gör. Uzm. Celal TEZEL