Nezaketin azaldığı, adaletin ve güvenin aşındığı bir toplumda asıl kayıp, insanın insana duyduğu saygı ve ortak vicdandır.

Bir toplumun ruh hâlini anlamak için bazen istatistiklere, ekonomik göstergelere, uzun araştırmalara gerek kalmaz. Bir hastanenin bekleme salonunda, bir otobüs durağında, pazarda, okul bahçesinde ya da trafikte insanların birbirleriyle nasıl konuştuğuna bakmak bile çok şey anlatır.

Sesler yükselmişse, yüzler asılmışsa, sabır azalmış, anlayış yerini öfkeye bırakmışsa orada yalnızca kişiler arasında bir iletişim sorunu yoktur. Daha derinlerde, insanı insana bağlayan görünmez bağlarda bir aşınma başlamış olabilir.

Üstelik kabalık her zaman yüksek sesle konuşmak, hakaret etmek, bağırıp çağırmak değildir. Bazen bir insanı görmezden gelmektir. Bazen bir haksızlığa sessiz kalmak, bazen başkasının emeğini değersizleştirmek, bazen de kendi mutluluğunu başkalarının mutsuzluğu üzerine kurabilmektir.

Çağımızın insanı pek çok alanda büyük ilerlemeler sağladı. Uzakları yakınlaştırdı, hastalıklara çareler buldu, bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdı. Fakat aynı insanın birbirine yaklaşmakta giderek zorlanması düşündürücü.

Teknoloji geliştikçe iletişim olanaklarımız çoğaldı ama birbirimizi anlama becerimiz aynı ölçüde gelişti mi?

Hemen herkesin söyleyecek çok sözü var. Dinlemeye ayrılan zaman ise giderek azalıyor.

İnsanların değerini sahip olduklarıyla ölçen anlayış, başarıyı yalnızca para ve güçle ilişkilendirdiğinde insani ilişkilerin dengesi de değişiyor. Birinin yükselmesi için diğerinin geride kalmasının doğal görüldüğü bir yarışta dayanışma, yerini kıskançlığa ve güvensizliğe bırakabiliyor.

Daha fazlasını kazanmak, daha çok tanınmak, daha güçlü görünmek...

Peki, bütün bunların arasında insan kendisini ne kadar tanıyabiliyor? Nelerden vazgeçtiğinin, kimleri geride bıraktığının, hangi duygularını yitirdiğinin farkına varabiliyor mu?

Bütün sorumluluğu bireyin omuzlarına yüklemek de doğru olmaz. Geçim sıkıntısı, güvencesizlik, adaletsizlik ve gelecek kaygısı insanların ruh dünyasını etkiliyor. Sürekli baskı altında yaşayan birinden sınırsız sabır beklemek, yaşadığı koşulları görmezden gelmek olur.

Ancak koşulların olumsuzluğu, başkasına yöneltilen kötülüğü de haklı çıkarmaz.

İşte insanın sorumluluğu burada başlıyor.

Siyaset de toplumun bu ruh hâlinden bağımsız değil. Bir zamanlar toplumsal sorunlara çözüm üretmesi beklenen siyasal rekabet, kimi zaman birbirini dinlemekten çok birbirini susturmaya dönüşebiliyor. Uzlaşma güçsüzlük, özür dilemek yenilgi, yanlışını kabul etmek ise itibar kaybı sayılabiliyor.

Oysa bir yöneticinin büyüklüğü yalnızca aldığı kararlarla değil, kendisine karşı çıkanlara gösterdiği saygıyla da ölçülür.

Bir toplumda liyakatin yerini yakınlık, adaletin yerini ayrıcalık, kamu yararının yerini kişisel çıkar almaya başladığında yalnızca kurumlar yıpranmaz; insanların birbirine duyduğu güven de zedelenir.

Bu güven kaybının bedelini çoğu zaman sıradan insanlar öder.

Üreten, emeğinin karşılığını alamadığında; çalışan, geleceğinden kaygı duyduğunda; gençler, yeteneklerinden çok bağlantıların önem taşıdığına inanmaya başladığında toplumsal huzurun korunması giderek zorlaşır.

Böyle dönemlerde kabalık yalnızca kişisel bir huy olmaktan çıkar; günlük yaşamın diline yerleşme tehlikesi taşır.

Belki de en düşündürücü olan, bütün bunlara alışmaya başlamamızdır.

Bir haksızlık duyuyoruz, üzülüyoruz. Bir başka olay yaşanıyor, öfkeleniyoruz. Ardından yeni bir gündem geliyor. Bir önceki acı, belleğimizin gerilerine çekiliyor.

İnsanın her acıyı aynı yoğunlukta taşıması elbette mümkün değil. Fakat hiçbir şeye şaşırmamaya başlamak, insanlığın ortak vicdanı açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.

Burada eğitimin önemi belirginleşiyor.

Çocuklara yalnızca başarılı olmayı, yarışmayı, kazanmayı öğretmek yeterli mi? Başkasının hakkını gözetmeyi, farklı düşüncelere saygı göstermeyi, kaybettiğinde de insan kalabilmeyi, güçlü olduğu zaman gücünü kötüye kullanmamayı nasıl öğretiyoruz?

Bir çocuk, yetişkinlerin söyledikleri kadar yaptıklarını da izler.

Evde konuşulan dil, okulda kurulan ilişkiler, toplumda ödüllendirilen davranışlar onun insan anlayışını sessizce biçimlendirir. Bir çocuğun önünde başkasını küçümseyip ardından ona saygılı olmayı öğütlemek pek inandırıcı değildir.

Yine de geçmişi bütünüyle güzel, bugünü bütünüyle kötü saymak doğru olmaz. Geçmişin de haksızlıkları, hoyratlıkları, sessiz bırakılmış insanları vardı. Bugün ise kabalığın yayılma hızı, görünürlüğü ve kimi zaman alkışlanması yeni bir sorun oluşturuyor.

Belki de artık en çok ihtiyacımız olan şey, nezaketi yalnızca kibar sözcüklerden ibaret görmemek.

Nezaket bazen sırasını beklemektir. Bazen bir insanın sözünü kesmemek, bazen yanıldığını kabul edebilmek, bazen de hiç tanımadığımız birinin hakkını kendi hakkımız kadar önemsemektir.

Ama nezaket, haksızlık karşısında susmak değildir. İnsanı incitmeden itiraz edebilmek, kararlılıktan vazgeçmeden saygıyı koruyabilmektir.

Toplumun yeniden incelik kazanması yalnızca bireysel iyi niyetle gerçekleşmez. Adaletin güven verdiği, emeğin karşılığını bulduğu, liyakatin önemsendiği, yönetenlerin hesap verebildiği kurumlara da ihtiyaç vardır.

Çünkü iyi niyetli insanlar, adaletsiz bir düzenin bütün eksiklerini tek başlarına gideremez. Aynı şekilde kusursuz yasalar da vicdanını yitirmiş insanların yerine merhamet gösteremez.

İnsan ile düzen birbirini etkiler, zamanla birbirine benzer.

Belki de en önemli soru şudur:

Nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz ve o dünyanın nasıl insanları olmayı başarıyoruz?

Daha çok konuşan ama daha az dinleyen, daha çok kazanan ama daha az paylaşan, her şeyi bilen fakat birbirini anlamakta zorlanan bir toplum olmak zorunda değiliz.

Bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca kasalarında biriktirdiklerinde değil; çocuklarının güveninde, yaşlılarının huzurunda, çalışanlarının emeğine gösterilen saygıda, güçsüzlerin haklarının ne kadar korunduğunda da saklıdır.

Birbirimizi yeniden görebilmek, belki bütün sorunları çözmeye yetmeyecek.

Ama insanı görmeden hiçbir çözüm tamamlanmayacak.

Çünkü bütün gelişmelerin, kurumların, düşüncelerin ve mücadelenin merkezinde yine insan var.

Ve insanı unutan hiçbir ilerleme, gerçek anlamda ilerleme sayılabilir mi?