Geçenlerde, 2003 yılında yapılmış olan iki Capuchin Maymunu’n başrolde olduğu bir deney izledim. Primatolog Frans De Wall tarafından yapılmış olan bu deneyde iki kapuçin maymunu yan yana duran iki kafese yerleştiriliyor. Görevleri kafese koyulan taşları, açılan pencereden istendiği zaman geri vermek. Bu konuda eğitiliyorlar. Her getirilen taş için bir salatalık parçası verilerek ödüllendiriliyorlar. Salatalık her iki maymunda da mutluluk yaratıyor ve tekrar ediyorlar. Sonra deneyin bir sonraki aşamasına geçiliyor. Birinci maymundan taş isteniyor, görevini yerine getiren maymuna yine salatalık ikram ediliyor. İkinci maymundan taş isteniyor görevini yerine getiren maymuna üzüm ikram ediliyor. Bunu gören birinci maymun, istendiğinde taşı yine veriyor ama ona da üzüm verilmesini bekliyor. Salatalık verilince öfkeleniyor, kafese vuruyor, verilen salatalığı pencereden dışarıya fırlatıyor. Getirmesi için verilen taşı kafesin etrafına vurarak protesto ediyor; hatta çığlık çığlığa bağırıyor.

Düşünsenize iki primat, emekleri karşılığında aynı cinste, yani eşit şekilde ödülü memnuniyetle karşılarken, içlerinden birine emekleri karşılığında farklı bir ödül verilince eşitliğin bozulduğunu anlıyor ve buna tepki gösteriyor hatta protesto ediyor. Deneyin sosyal mesajı ise eşit olmayan muameleye karşı verilen tepkinin, insanların sosyal ve ekonomik hayatlarındaki adaletsizlik protestolarına benzerlik göstermesi…

Buraya kadar deney hem eğlenceli hem de sosyal mesajı takdire şayan. İyi de insan düşünmeden edemiyor, üzümle salatalığı ayıran, eşitlik bozuldu diyen bir primat yani kapuçin maymunu. Güzel ülkemin gerçekleri ise salatalık ve üzüm eşitsizliğini aşalı çok oldu, konu kuru soğan, ekmek ile ıstakoz, karides, pastırma ligine yükseldi. Eee nerede soğanı kafalarına atmak ya da ne bileyim bağırmak, isyan etmekte olabilir? Yoksa diyorum kendi kendime…

Sonra aklıma bir Türk Efsanesi geliyor. “Mankurtlaşma.” Bu efsaneye göre barbar bir toplum tutsak ettiği kişileri işe yarar köleler haline getirebilmek için belleklerini silerek “mankurt” haline getirirlermiş. Nasıl mı oluyor bu? Şöyle; tutsak kişinin saçları güzelce kazınır, yeni kesilmiş devenin derisinden alınan bir parça kazınmış kafanın üzerine yerleştirilir. Sonra boş bir arazinin ortasında, güneşin altında günlerce aç susuz bırakılır. Kaçmasın ya da kafasındaki deriyi çıkartmasın diye bir kütüğe sıkıca bağlanır. Devenin derisi güneşte kurur, sertleşir ve kafa tasına yapışır. Çıkmaya başlayan saçlar dışarı çıkacak yol bulamadığı için geriye doğru batar ve beyine doğru ilerler. Deve derisinin sertleşmesi ve bu kılların beyne doğru ilerlemesi tutsak kişide inanılmaz acılara sebep olur. Buna maruz kalan tutsakların çoğu beşinci, altıncı günlerde ölürler. Geriye kalanlar ise yer içer kendilerine gelirler ama artık insan değildirler. Onlar artık düşünemez, ağzı var dili yoktur konuşamaz, kaçmayı düşünemez, bilinci benliği yoktur, sadece efendisine boyun eğen bir köle olmuştur.

Kafamıza geçirilen o deve derisi; gürültüsü hiç kesilmeyen sabah kuşakları, tek sesli medya, kiralık troller, davası olan siyasetçiler, tarikatlar cemaatler, doymak bilmeyen kapitalist düzen, yalancı demokrasi, adaletli adaletsizlik, ahlaki çöküş… Beyine doğru giden kıl ise bilinçsiz inanç, güven, fanatizm…

Bizi eşitsizlikte eşitlediler…

Primat çığlığından, Mankurtun sessizliğine…