Geçmişten bugüne insanlık, farklı düşüncelerin, inançların ve yaşam biçimlerinin bir arada var olduğu büyük bir hikâyenin içinde yaşadı.
Bugün de aynı durum değişmiş değil.
Kimi dünyaya baktığında bilimin, aklın ve doğa yasalarının işleyişini görüyor. Kimi ise bütün bu düzenin ardında bir Yaratıcı’nın kudretini görüyor.
Peki, farklı görmek; birimizin doğru, diğerimizin yanlış olduğu anlamına mı geliyor?
Hayır.
Çünkü çoğu zaman gördüğümüz şeyden önce, ona nereden baktığımız belirleyici oluyor.
Denize bakan iki insandan biri maviliğin estetiğini, diğeri o maviliğin ardındaki fiziksel düzeni, bir başkası ise Yaratıcı’nın eserini görebilir.
Deniz aynı denizdir.
Değişen, bakış açımızdır.
Asıl mesele de tam burada başlıyor.
Seküler ve muhafazakâr olmak ne demek?
Toplumumuzda en fazla karıştırılan kavramlardan ikisi sekülerlik ve muhafazakârlık.
Sekülerlik, en temel anlamıyla devlet yönetiminde ve kamusal karar alma süreçlerinde dinî kuralların belirleyici olmaması; kararların akıl, hukuk, bilim ve ortak toplumsal irade üzerinden şekillenmesi anlayışıdır.
Bu, “din yoktur” demek değildir.
Muhafazakârlık ise toplumun tarihî, kültürel, ahlaki ve manevi değerlerini korumayı; geçmişten gelen birikimin geleceğe aktarılmasını önemseyen bir düşünce biçimidir.
Bu da “bilim yoktur” demek değildir.
Ne seküler olan otomatik olarak dinsizdir ne de muhafazakâr olan otomatik olarak cahildir.
Fakat ne yazık ki toplumda yıllardır bu iki kavram birbirine karşı kullanılan etiketlere dönüştürülüyor.
Seküler olana “dinsiz”, muhafazakâr olana “gerici” veya “cahil” deniliyor.
Oysa bir insanın düşüncesini, sadece ait olduğu kavram üzerinden mahkûm etmek; o insanı gerçekten tanımadan hüküm vermektir.
Muhafazakârlık bilime karşı olmak değildir
Muhafazakâr bir insanın inançlarına bağlı olması, bilime sırtını döndüğü anlamına gelmez.
Bugün inanç sahibi milyonlarca insan aynı zamanda doktor, mühendis, akademisyen, bilim insanı ve araştırmacı olarak hayatını sürdürüyor.
Kur’an-ı Kerim'deki bazı ifadelerin insanın yaratılışı ve anne rahmindeki gelişimiyle ilişkilendirilmesi de yüzyıllardır farklı yorumlara konu olmuştur. Modern dönemde bu ifadeler ile embriyoloji arasında bağlantı kuran yorumlar da yapılmıştır.
Ancak burada asıl önemli olan, bir insanın inançlı olmasıyla bilimsel düşünceyi benimsemesinin birbirine zıt kavramlar olmadığını görebilmektir.
İnanç ile bilim farklı sorulara cevap arayabilir.
Bilim çoğu zaman “Nasıl?” sorusunun peşinden gider.
İnanç ise insanın hayatına “Neden?” sorusunu da taşıyabilir.
Bu iki alanı birbirinin düşmanı ilan etmek, meseleyi gereksiz bir çatışmaya dönüştürür.
Sekülerlik de dinsizlik değildir
Aynı şekilde seküler bir yaşam veya devlet anlayışını benimseyen herkese “dinsiz” demek de büyük bir yanılgıdır.
Bir insan inançlı olabilir ve devletin bütün vatandaşlara eşit mesafede durmasını savunabilir.
Bir insan ibadetlerini yerine getirebilir ama devlet yönetiminde kararların dinî bir grubun inancına göre değil, hukuk ve ortak akıl çerçevesinde alınmasını isteyebilir.
Çünkü sekülerlik ile ateizm aynı şey değildir.
Ateizm, Tanrı inancını reddeden felsefi bir görüştür.
Materyalizm ise gerçekliğin temelini maddede gören felsefi bir yaklaşımdır.
Sekülerlik ise esas olarak din ile devlet ve kamusal alan arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına dair bir anlayıştır.
Bu kavramları birbirine karıştırdığımızda, aslında tartıştığımız şeyi de yanlış tanımlamış oluruz.
Sorun farklı düşünmek değil, birbirimizi etiketlemek
Peki toplum neden bu kadar kolay ayrışıyor?
Çünkü çoğu zaman karşımızdaki insanın ne düşündüğünü anlamaya çalışmak yerine, onun hangi gruba ait olduğunu tespit etmeye çalışıyoruz.
“Sen sekülersin.”
“Sen muhafazakârsın.”
“Sen dindarsın.”
“Sen dinsizsin.”
“Sen gericisin.”
“Sen yobazsın.”
Bir kelime söylüyor ve insanın tamamı hakkında hüküm veriyoruz.
Oysa insan, tek bir kelimeye sığmayacak kadar karmaşık bir varlıktır.
Bir insan hem geleneklerine bağlı olabilir hem yenilikçi düşünebilir.
Hem inançlı olabilir hem bilimi savunabilir.
Hem seküler bir devlet anlayışını benimseyebilir hem güçlü bir manevi dünyaya sahip olabilir.
İnsanı tek bir etikete indirgemek, aslında onu tanımaktan vazgeçmektir.
Bize gereken şey: Saygı
Farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, farklılıklarla birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz.
Çünkü toplum dediğimiz şey zaten farklı renklerin bir araya gelmesinden oluşur.
Yeşil, kahverenginin varlığını yok etmez.
Mavi, grinin yaşama hakkını elinden almaz.
Öyleyse neden farklı düşünen insanların varlığı bizi rahatsız etsin?
Bir başkasının inancı benim inancımı tehdit etmek zorunda değil.
Bir başkasının seküler yaşam tercihi de benim inancımı küçümsemek anlamına gelmek zorunda değil.
Önemli olan, kendi düşüncemizi savunurken karşımızdakinin insanlık onuruna saygı gösterebilmektir.
Çünkü özgür düşünce, sadece kendi düşünceni söyleyebilmek değildir.
Karşındaki insanın farklı düşünmesine de tahammül edebilmektir.
Belki de bugün toplum olarak en çok ihtiyacımız olan şey budur.
Birbirimizi değiştirmeye çalışmadan önce anlamaya çalışmak…
Birbirimizi suçlamadan önce dinlemek…
Birbirimize etiket yapıştırmadan önce insan olduğumuzu hatırlamak…
Çünkü sekülerlik dinsizlik değildir.
Muhafazakârlık cehalet değildir.
İnançlı olmak bilime düşman olmak değildir.
Bilimi savunmak da inancı reddetmek değildir.
Farklılıklarımız bizi bölmek zorunda değil.
Tam tersine, birbirimizi anlamayı öğrendiğimizde bizi zenginleştirebilir.
Ve belki de hayatın en basit ama en zor kuralı burada saklı:
Sevgide özgürüz, saygıda mecburuz.