"..Biz de geçmişten kalan güzel değerleri bugünün hayatına taşıyalım. Belki yıllar sonra çocuklarımız bugünün fotoğraflarına baktığında sadece nasıl göründüğümüzü değil, nasıl insanlar olduğumuzu da hatırlasın..."
Bir fotoğrafla 40 yıl geriye gittik. Peki, geçmişten bugüne ne taşıdık?
Son günlerde sosyal medyada ilginç bir nostalji dalgası var.
Bir fotoğraf yapay zekâya yükleniyor. Birkaç saniye sonra karşımızda 1980’lerden çıkmış gibi görünen bir insan beliriyor: vatkalı ceketler, kabarık saçlar, kalın bıyıklar, eski arabalar…
Gülüyoruz, beğeniyoruz, paylaşıyoruz.
Ve çoğu zaman aynı cümle geliyor:
“Ne güzel günlerdi…”
Belki de bu cümlenin üzerinde biraz durmak gerekiyor.
Çünkü mesele gerçekten saç, kıyafet ya da eski arabalar değil.
Bazen insan geçmişi değil, geçmişte hissettiği duyguyu özlüyor.
Elbette 80’ler kusursuz değildi.
Yokluk vardı. İmkânsızlıklar vardı. Bugün geride bıraktığımız pek çok toplumsal sorun o yıllarda da vardı. Her şey daha güzel değildi.
Ama bazı değerler günlük hayatın içinde daha görünür durumdaydı.
Komşuluk gibi.
Kapısı çalınan evler, bir tabak yemekle hatırlanan komşular, sokakta karşılaşınca verilen selam…
Bugün hayat çok daha hızlı.
Aynı apartmanda yaşayan insanlar bazen birbirlerini tanımadan yıllar geçiriyor. Bunun nedeni yalnızca insanların değişmesi de değil; şehirler büyüdü, çalışma hayatı değişti, teknoloji hayatın merkezine yerleşti.
Fakat bütün bu değişimin içinde kaybetmememiz gereken bir şey var:
Birbirimizi fark etme alışkanlığı.
Sokakta başımızı kaldırıp selam vermek, komşunun hâlini hatırını sormak, bir ihtiyaç gördüğümüzde “Bana ne?” dememek…
Bunlar geçmişe ait davranışlar değil.
Her dönemde ihtiyaç duyduğumuz insanlık hâlleri.
Aile de aynı şekilde.
Eskiden sofra, aile bireylerinin birbirine zaman ayırdığı önemli bir buluşma noktasıydı. Bugün ise teknoloji bazen aynı masada oturan insanları bile farklı dünyalara taşıyor.
Ama burada da mesele telefonu suçlamak değil.
Mesele, hayatımızı teknolojiye ne kadar teslim ettiğimiz.
Sosyal medya da öyle.
TikTok’ta yemek paylaşmak, bir anıyı göstermek, hayatından bir kesit sunmak kendi başına kötü değil. İnsanların üretmesi, anlatması, paylaşması; doğru kullanıldığında hayatımıza renk de katıyor.
Sorun, paylaşmanın yaşamaktan daha önemli hâle gelmesi.
Bir yemeğin tadını çıkarmadan önce fotoğrafını çekmek…
Bir anıyı yaşamadan önce kaydetmek…
Özel hayatın sınırlarını düşünmeden her şeyi görünür kılmak…
İşte burada durup kendimize sormamız gerekiyor:
Her gördüğümüzü göstermek zorunda mıyız?
Çünkü mahremiyet de bir değerdir.
Ailenin, çocuğun, eşin, dostun hayatında kameranın girmemesi gereken alanlar vardır.
Görünür olmakla değerli olmak aynı şey değildir.
Beğeni sayısı da insanın değerini ölçmez.
Bugün teknoloji bize çok büyük imkânlar sunuyor.
Yapay zekâ bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
Geçmişin görüntüsünü yeniden üretebiliyor. Bizi başka bir zamana götürebiliyor. Hatıraları canlandırabiliyor.
Ama bir şeyi yapamıyor:
Bize vicdan yükleyemiyor.
Komşuluk kurmayı, sabırlı olmayı, ailemize zaman ayırmayı, mahremiyete saygı göstermeyi bizim yerimize gerçekleştiremiyor.
Kadına yönelik şiddeti, hayvana eziyeti, trafikteki öfkeyi yalnızca bir teknolojiyle ortadan kaldıramıyoruz.
Bunlar teknolojik değil, insani meseleler.
Ve çözümü de yine insanda.
Belki bu yüzden 80’lere dönmek yerine, 80’lerden bugüne taşıyabileceğimiz güzel şeyleri düşünmeliyiz.
Geçmişin komşuluğunu bugünün imkânlarıyla buluşturabiliriz.
Teknolojiyi reddetmeden mahremiyeti koruyabiliriz.
Sosyal medyayı kullanırken hayatın kendisini unutmamayı seçebiliriz.
Çocuklarımızın fotoğrafını paylaşırken onların da bir mahremiyet hakkı olduğunu hatırlayabiliriz.
Sokakta telefonumuza değil, bazen karşımızdaki insana bakabiliriz.
Bir sofrada ekranı değil, birbirimizi tercih edebiliriz.
Bunlar nostalji değil. Bunlar seçim.
O yüzden yeni bir akım başlatalım.
Fotoğrafımızı değiştirmek kolay.
Asıl mesele, davranışlarımızı değiştirmek.
Yapay zekâ geçmişin görüntüsünü üretsin.
Biz de geçmişten kalan güzel değerleri bugünün hayatına taşıyalım.
Belki yıllar sonra çocuklarımız bugünün fotoğraflarına baktığında sadece nasıl göründüğümüzü değil, nasıl insanlar olduğumuzu da hatırlasın.
“Ne güzel giyinmişler.” demekle yetinmesinler.
“Birbirlerine ne güzel davranmışlar.” desinler.
Çünkü mesele 80’lere dönmek değil.
Mesele geçmişi kutsamak da değil.
Mesele, hangi çağda yaşarsak yaşayalım insanlığımızdan eksilmemek.
Yapay zekâ bize geçmişin fotoğrafını verebilir.
Ama geleceğin nasıl bir toplum olacağını hâlâ biz belirliyoruz.
O halde bu kez filtreyi fotoğrafa değil,
hayatımıza uygulayalım.
Başımızı ekrandan kaldıralım.
Yanımızdaki insana bakalım.
Bir selam verelim.
Bir hâl hatır soralım.
Bir sofrayı paylaşalım.
Bir mahremiyeti koruyalım.
Bir iyiliği karşılık beklemeden yapalım.
Belki de özlediğimiz şey 80’ler değil.
Birbirimize daha çok insan olduğumuz günler.
Ve o günlere dönmek için yapay zekâya ihtiyacımız yok.
Birbirimize ihtiyacımız var.