İLERİ KİTABEVİ’NİN KURULUŞU VE MÜCADELE GÜNLERİ

1970’li yıllarda Gülnar’da açılan İleri Kitabevi ve daha sonra Onur Kitabevi adıyla sürdürülen bu kitapçı çevresinde yaşananları, o günlerin bir tanığı olarak daha önce Sonses TV’de anlatmıştım. Bu anlatının, dönemi yaşayanlar tarafından ilgiyle karşılanması ve özellikle İleri Kitabevi’nin kuruluş sürecinin de kaleme alınması yönündeki istekler üzerine bu yazıyı yazma gereği duydum.

Şimdi sözü İleri Kitabevi’nin kuruluş öyküsüne getirmek istiyorum. Gülnar’da açılan bu küçük kitapçı, 1970’li yılların toplumsal ve düşünsel atmosferinde yalnızca bir kitap satış yeri değil; aynı zamanda ilçede fikirlerin, tartışmaların ve mücadelenin buluştuğu önemli bir merkez hâline gelmişti.

Gülnar’da İLERİ Kitabevi’ni açmaya karar verdiğimde 18 yaşındaydım. Liseyi yeni bitirmiş, babaannemin Konur Köyü, Akova’daki tarlasının yarısını satıp kitabevi açacak sermayemi hazırlamıştım. İlk hedefim dükkânı bulmak ve rafları kitaplarla doldurmaktı. Gülnar’da uygun bir yer bulduktan sonra, İstanbul’a gitmeye karar verdim; önümde hem bir hayal hem de bir bilinmezlik vardı.

İstanbul’u ilk kez görecektim. Topkapı’dan Aksaray’a geçtim, küçük bir otele yerleştim. Pencereden dışarı bakınca, dar sokaklar, taşlı yollar, sabahın erken saatlerinde bile insan seli ve hareketlilik gözümü kamaştırdı. Hafif yağmur çiseliyor, hava kitabın, mürekkebin ve kahvenin karışık kokusunu taşıyordu. Yavaş adımlarla Cağaloğlu’na yürüdüm. Her adımda kalbim hızlanıyor, heyecanım ve tedirginliğim birbirine karışıyordu.

İlk durağım Ararat Yayınları’ydı. Kapıyı çaldım; yaşlı bir adam açtı. Gözleri dikkatle beni süzüyor, elleri arkada bağlı duruyordu.

“Hoş geldin genç adam, buyur,” dedi.

“Kitapçı açmayı düşünüyorum,” dedim. “Gülnar’da bir kitabevi…”

Adam hafifçe gülümsedi.

“Ben Ramazan… Bana Kör Ramazan derler,” dedi. “Yaşar Kemal’in yakın akrabasıyım. İnce Memed’i ilk biz bastık.”

Konuşması kısa ama etkileyiciydi. Raftaki eski baskıları gösterirken ellerindeki mürekkep lekeleri bana bir dönemin emeğini hissettirdi.

Ararat’tan çıktıktan sonra Cağaloğlu’nda ilerledim. Sokaklar dar, hava yağmurlu; kafelerde insanlar gazetelere bakıyor, kitapçı vitrinleri dikkatle süzülüyordu. Her köşe başında başka bir yayınevi, başka bir kitapçı… İnsanlar aceleyle geçiyor, ayak sesleri sokaklarda yankılanıyordu.

O akşam İstanbul’da okuyan arkadaşlarım Tufan Ünal, Mehmet Altun ve Mustafa Tefek ile buluştum. Önce Florya’daki evlerine gittik. Kör Ramazan komşularıymış. Akşam beni bir gazinoya götürdüler. İlk kez Zeki Müren’i canlı dinledim. Işıklar, müzik ve kalabalık arasında, bir anda bambaşka bir dünyaya adım attığımı hissettim.

Ertesi gün Cem Yayınları’na gittim. Amacım kitaplar ve yayıneviyle tanışmaktı. Kapıdan içeri girdiğimde, Aziz Nesin oradaydı. Onu yakından görmek heyecan vericiydi; sessizce sohbetini dinledim, enerjisi ve duruşu hemen dikkat çekiyordu.

Sosyalist olduğumu söyleyince, bana sosyalist hareketin tarihini, edebiyatın halk için önemini ve fikirlerin yayılmasıyla ilgili hikâyelerini anlattı. Onun varlığı, kitap ve fikir dünyasının canlılığını hissettirdi. Oturduğu masanın üzerinde kitaplar, masanın kenarına düşmüş bir kalem, dağınık kâğıtlar… Hepsi bana İstanbul’un küçük ama güçlü bir dünyasını gösteriyordu.

Daha sonra May Yayınları’na gittim. Orada Hasan İzzettin Dinamo ile karşılaştım. Bana Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki girişimleri ve özellikle demiryolu işçilerinin Sivas ve Erzurum’da yaşadığı zorlukları kısa ve somut şekilde anlattı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan her atılım, bir ray kadar önemlidir,” dedi.

Yüzündeki ciddi ifade ve anlattığı küçük ayrıntılar, bana sorumluluğun ağırlığını hissettirdi. Kitaplarını imzalayıp verdi; her imza, İstanbul’da attığım ilk somut adımların bir işaretiydi.

Cağaloğlu’nda ayrıca Militan Dergisi’ni ziyaret ettim. Ofisin kapısını çaldım; Nihat Behram açtı, Ataol Behramoğlu da içerideydi. Çay ikram ettiler, kısa sohbet ettik. Derginin her sayısından on adet kitabevine gönderilmesini istedim. Bu ziyaretler, fikir dünyamı şekillendirdi, mücadele için attığım ilk adımların heyecanını daha da pekiştirdi.

İstanbul günleri bana sadece kitap ve yayınevlerini göstermedi; sokakları, insanları, küçük ayrıntıları, fikirlerin ve mücadelenin görünmeyen işleyişini de öğretti. Akşamları otele dönerken yağmurdan ıslanmış sokaklara bakar, kafamda planlar kurardım: Kitabevi nasıl açılacak, kitaplar nasıl gelecek, fikirler Gülnar’a nasıl ulaşacaktı…

İstanbul’da yayınevlerini gezerken ve yazarlarla konuşurken, kitabevimin fikir dünyasında nasıl bir yer edinebileceğine dair daha çok düşündüm ve gözlemler yaptım. Gülnar’a döndüğümde, kafamda planlarımı uygulamaya koyacak netlik vardı.

Gülnar’da Kitabevi Açılışı

Gülnar’a döndüğümde kitabevi açılışa hazırdı. Arkadaşım Mustafa Su’nun önerisiyle dükkânın adı İLERİ KİTABEVİ oldu. Büyük bir pankart yaptırıp vitrine astık, tabela gelene kadar pankart orada asılı kaldı. Tabela asılınca pankartı kardeşim Gönül eve götürdü, pankarta gözü gibi bakıyordu.

İleri Kitabevi açıldıktan kısa süre sonra, bu küçük mekânın Gülnar’daki anlamını bilenler daha çok olacak; ama baskılar da peşimizi bırakmayacaktı.

Polis Baskınları ve Evdeki Gerilim

Baskınlar sıklaşmıştı. Polis geliyordu, rafları karıştırıyor, kitapları dağıtıyor, beni karakola çağırıyor ve sorguluyordu.

Yine, bir 1 Mayıs sabahı evin kapısı sertçe çalındı:

“Kapıyı açın! Polis!”

İçeri dalan polis ve jandarmalar silahlarını indirmemiş, gözleri her köşeyi tarıyordu. Raflara bakıyor, kitapları yere düşürüyor, bize sert bakışlar atıyorlardı. Her hareket, kalbimi sıkıştırıyordu.

“1 Mayıs pankartı nerede?”

“Pankart mı? Ne pankartı?” dedim, nefesimi tutarak.

Yatak dolabının kapağı açtılar. Katlanmış, özenle saklanmış İLERİ KİTABEVİ pankartını buldular. Bir asker heyecanla bağırdı:

“Buldum komutanım!”

Ama aradıkları 1 Mayıs pankartıydı. Bizim pankartı görünce geri vermek zorunda kaldılar.

Kardeşim Gönül, pankarta gözü gibi bakıyordu. Pankartı kaldırıp katladı, bir çarşafın içine sararak yerine özenle koydu.

Bir an için zaman durmuş gibiydi; sadece nefeslerimiz ve askerlerin ayak sesleri vardı. Ama pankart sağlamdı ve biz, kitabevimizin ve mücadelemizin simgesi olan bu pankartı korumuş olmanın rahatlığıyla sessizce bekledik.

Her yıl bu ritüel tekrarlanıyor, evimiz tarumar edilse de pankart ayakta kalıyordu.

Her baskın ve her soruşturma, mücadelemizi daha somut ve kararlı hâle getiriyordu; bazı günler kendimi karakolda sorgulanırken buluyordum.

Karakol – Sorgu ve İşkence

Yine bir gün polis beni karakola çağırdı. Haftada bir gün karakolda sorguya çekilmek ritüeldi. Metal kapılar, soğuk duvarlar, sert ışıklar… Masaya oturdum; polisler sırayla sorular soruyor, ellerini sertçe bileklerime vuruyor, yüzüme tokatlar atıyorlardı.

“Kimlerle görüşüyorsun?”

“Parti toplantılarına kimler katılıyor”

“Moskova ile görüşüyor musun?”

“Bu komünist kitapları neden satıyorsun?”

Saatler boyunca süren sorgular ve işkenceler devam ediyordu. Her sert hareket, içimde hem korku hem öfke yaratıyordu. Ama geri adım atmadım. Kitabevi ve pankartla başlayan mücadele, beni ayakta tutuyordu.

Bazen ellerim acıyor, alnımdan ter damlıyordu; ama kafamda tek bir düşünce vardı: Baskılar bizi yıldıramaz. Mücadele devam edecek.

Her sert gün ve işkence, bizi daha kararlı ve örgütlü hâle getiriyordu; sonunda gençliğimizin ve ideallerimizin simgesi olarak TİP Gülnar ilçe örgütünü kurduk.

10 Ağustos – TİP İlçe Örgütünün Kuruluşu

O yıl, 10 Ağustos, doğum günümde arkadaşlarla bir araya geldik. Kitaplar, kâğıtlar, planlar… Görevler paylaşılıyor, fikirler tartışılıyordu.

O gün, Türkiye İşçi Partisi’nin Gülnar ilçe örgütünü kurduk. Yönetim kurulunda; Kitapçı Yusuf Ziya Ak, Dr. Mehmet Metin, Av. Yılmaz Küçük, İşçi Selahattin Bahar, Çiftçi Halil Işık görev aldı. Benim ilçe başkanı olmam kararlaştırıldı. İlçe örgütümüzün adresi Dr. Mehmet Metin’in ofisi oldu. Kuruluşumuzda TİP Genel Saymanı Yalçın Cerit de bizimle birlikteydi.

Baskılar ve işkenceler devam ediyordu; ama mücadeleyi örgütlü ve somut bir adım hâline getirmiş olmanın verdiği güç, içimizde bir umut ışığı yakmıştı. Her fikir, her görev ve her plan, gençliğimizin, ideallerimizin ve kararlılığımızın simgesiydi.

Baskılar her an gelebilirdi; ama artık bir örgüt vardı, kararlılık vardı ve mücadele somut bir yola dönmüştü. O gün, hem zafer hem direnişin sessiz bir kutlamasıydı; nefeslerimiz hâlâ gerilim dolu, ama gözlerimizde umut ışığı parlıyordu.

O gün, sadece bir örgüt kurmakla kalmadık; İLERİ KİTABEVİ artık Gülnar’da mücadelenin, fikirlerin ve dayanışmanın merkezi hâline gelmişti.