Yalçın Küçük’ü kaybettik.

Türkiye’de bazı isimler vardır; yalnızca fikir üretmezler, düşünmenin kendisini tartışma konusu haline getirirler. Yalçın Küçük, tam olarak böyle bir isimdi. Onu anlamak için yalnızca söylediklerine değil, nasıl söylediğine de bakmak gerekir.

1938’de İskenderun’da doğan Küçük, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra devlet planlama deneyimiyle başlayan bir kariyerden akademiye geçti. 1966’da Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine başladı; 1971 müdahalesiyle üniversiteden uzaklaştırıldı. Daha sonra yeniden akademiye döndü, Ankara İktisadi İdari İlimler Akademisi’nde, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, farklı kurumlarda ders verdi, Gazi Üniversitesi’nde görev yaptı ve emekli oldu.

Bu akademik hat, onun düşünce dünyasının da özeti gibiydi: kesintili, çatışmalı ve sürekli yeniden kurulan.

Küçük, yalnızca üniversite kürsüsünde kalan bir isim olmadı. Türkiye İşçi Partisi içinde yer alması, hatta partinin yeniden kuruluş sürecinde etkili olması, onun teoriyi doğrudan siyasal mücadeleyle ilişkilendirdiğini gösteriyordu.

Daha sonra Yürüyüş Dergisi’ndeki başyazarlığı ise onu bir “yorumcu”dan çok, doğrudan müdahil bir düşünür haline getirdi. Yazıları, yalnızca analiz değil; açık bir taraf tutuştu.

Yazıları, dönemin sol içi tartışmalarına doğrudan müdahale eden, uzlaşmayı değil hesaplaşmayı hedefleyen metinlerdi. Üslubu sertti, kimi zaman kırıcıydı; ama her zaman kışkırtıcıydı. Okuyucusunu rahatlatmaz, onu düşünmeye zorlar, hatta huzursuz ederdi.

Küçük’ün asıl kalıcı etkisi ise kuşkusuz kitaplarında ortaya çıktı. Kitapları yalnızca bir analiz dizisi değil, Türkiye’ye dair yerleşik kabullere açılmış uzun soluklu bir itirazdı. Bu metinlerde tarih, siyaset ve toplum, alışılmış kalıpların dışına taşınarak yeniden yorumlandı.

Türkiye Üzerine Tezler, Türkiye solunun en uzun soluklu ve en iddialı metinlerinden biri olarak, ülkenin tarihine ve siyasal yapısına alternatif bir okuma getirdi. Bu eser, klasik analiz kalıplarını zorlayan, yer yer polemikle, yer yer tarihsel çözümlemeyle ilerleyen bir düşünce inşasıydı.

Aydın Üzerine Tezler ise belki de en sarsıcı işlerinden biriydi. Türkiye’de aydının devletle, toplumla ve iktidarla kurduğu ilişkiyi acımasızca sorguladı. Aydın figürünü kutsamak yerine, onu çözümleyen ve yer yer dağıtan bir metinler dizisi ortaya koydu.

Bunlarla sınırlı değildi.

100 Soruda Planlama Kalkınma, Türkiye ve Endüstrileşmenin Temel Sorunları gibi erken dönem eserlerinde ekonomi-politik bir zemin kurdu.

Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Kuruluşu ve Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Çözülüşü ile sosyalizmin tarihsel deneyimine yöneldi.

Kürtler Üzerine Tezler, Emperyalist Türkiye, Devlet ve Hürriyet gibi çalışmalarında ise Türkiye’nin en tartışmalı meselelerine doğrudan girdi.

Hatta edebiyatla polemiği birleştirdiği Küfür Romanları, Estetik Hesaplaşma ve Putları Yıkıyorum gibi eserlerinde, yalnızca siyasetle değil, kültürle de hesaplaştı.

Bunların yanı sıra ve farklı dönemlerde kaleme aldığı politik çözümlemeler, onun yalnızca belirli başlıklara sıkışmadığını, ekonomi-politikten ideolojiye kadar geniş bir alanda söz söylemeye çalıştığını gösterdi. Yazdıkları çoğu zaman tartışma yarattı; kimi zaman sert biçimde eleştirildi. Ama neredeyse hiçbir zaman kayıtsızlıkla karşılanmadı.

Bu geniş üretim, tek bir çizgiye indirgenemez. Ama bir ortak nokta vardı: Yerleşik olanla kavga.

Yalçın Küçük, Türkiye’de düşüncenin konfor alanına yerleşmesine izin vermeyen bir isimdi. Yazdıkları çoğu zaman tartışıldı, reddedildi, eleştirildi. Ama neredeyse hiçbir zaman yok sayılmadı. Çünkü o, düşünceyi uzlaşmanın değil, çatışmanın içinden kuruyordu.

Bugün ardından konuşurken onu tek bir kimlikle anmak mümkün değil. Zaten bu, Yalçın Küçük’e yapılacak en büyük haksızlık olurdu. Çünkü o, fikir birliğinden değil, fikir çatışmasından yanaydı. Akademisyendi, ama akademiye sığmadı. Sosyalistti, ama hiçbir zaman ortodoks olmadı. Yalçın Küçük, Marksizmden beslenen ama klasik/ortodoks sosyalist çizgiye sığmayan, kendine özgü ve tartışmalı bir düşünürdür. Yazardı, ama metinleri sadece “yazı” değildi; birer müdahaleydi.

Belki en doğrusu şu:

Yalçın Küçük, bir düşünce biçimiydi.

Ve bazı düşünce biçimleri, sahipleri öldükten sonra daha fazla konuşur.

Şimdi geriye, tartışılmaya devam edecek onlarca kitap, yüzlerce iddia ve kapanmayacak sorular kaldı.

Onu uğurlarken, aslında bir insanı değil; bir itiraz geleneğini uğurluyoruz.

Ama bazı itirazlar, hiçbir zaman tamamen susmaz.