Uluslararası ilişkiler tarihinde devletlerarasındaki anlaşmaların gerçek anlamı çoğu zaman imzalanan metinlerin satır aralarında gizlidir.

Kamuoyuna açıklanan maddeler, görünen kısmı oluştururken; asıl hedefler, stratejik hesaplar ve uzun vadeli jeopolitik planlar çoğu zaman görünmeyen bölümde yer alır.

Bu nedenle ülkeler arasındaki büyük uzlaşmaları değerlendirirken yalnızca açıklanan hükümler üzerinden değil, küresel güç dengeleri ve değişen dünya düzeni üzerinden de okumak gerekir.

Son dönemde gündeme gelen ABD–İran mutabakatı da bu açıdan değerlendirilmelidir.

İlk bakışta nükleer program, yaptırımlar, deniz ablukası, bölgesel çatışmalar ve ekonomik ilişkiler etrafında şekillenen bir anlaşma görüntüsü vermektedir.

Oysa dikkatli incelendiğinde mesele yalnızca İran'ın nükleer faaliyetleri veya ekonomik yaptırımlar değildir. Asıl soru, bu mutabakatın İran'ın gelecekteki jeopolitik yönelimini nasıl etkileyeceğidir.

Bugün dünya, yeni bir güç mücadelesine sahne olmaktadır.

Soğuk Savaş sonrasında ABD dış politikasının temel hedeflerinden biri, küresel ekonomik ve siyasi üstünlüğünü korumak olmuştur. Son yıllarda ise Washington açısından en önemli stratejik rakip artık Rusya değil, Çin olarak görülmektedir.

Ayrıca yirminci yüzyılın ideolojik kutuplaşmalarının yerini, ekonomik nüfuz alanları, enerji koridorları, teknoloji savaşları ve ticaret rekabetleri almıştır.

Bu yeni dönemin merkezinde ise giderek büyüyen Çin ile küresel liderliğini korumaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri bulunmaktadır.

İran ise sahip olduğu enerji kaynakları, stratejik coğrafi konumu ve bölgesel etkisi nedeniyle bu mücadelenin en önemli aktörlerinden biri haline gelmiştir.

Son yıllarda Çin ile geliştirdiği kapsamlı ekonomik ve stratejik ilişkiler, Washington tarafından dikkatle izlenmiş ve zaman zaman kaygıyla karşılanmıştır.

Bu nedenle ABD'nin İran'a yönelik politikalarının yalnızca güvenlik eksenli değil, aynı zamanda Çin'in bölgedeki etkisini sınırlandırmaya dönük bir boyut taşıdığı da görülmektedir.

ABD ile İran arasında başlayan yeni süreç, İran'ın dış politika rotasını Çin ekseninden uzaklaştırıp Washington ile daha dengeli veya daha yakın bir ilişki düzeyine taşıyacak mıdır?

Bu sorunun cevabı yalnızca İran'ın geleceğini değil, Orta Doğu'nun siyasi yapısını, enerji piyasalarını ve yirmi birinci yüzyılın şekillenmekte olan küresel güç mimarisini de yakından ilgilendirmektedir.

Çünkü bazen bir anlaşmanın en önemli maddesi, metinde yazılı olan değil; tarafların gelecekte hangi yöne yürümeyi tercih edeceklerini gösteren sessiz işaretlerdir.

İran'ın Çin'i terk ederek tamamen ABD eksenine geçeceğini bu aşamada söylemek gerçekçi olmayabilir.

Ancak bu mutabakat metnine bakıldığında; yakında İran ile ABD arasında diplomatik, ekonomik, nezaket ziyaretlerinin olacağı sinyallerini de vermiyor değil…

Bedrettin GÜNDEŞ / SOSYOLOG - YAZAR