"..Yabancılaşma bir tür bumerang gibidir, döner sahibini vurur. İnsana, hayvana, doğaya yabancılaşan giderek değer duygusunu, haysiyetini..."
Yabancılaşma, bireyin önce kendi özüne, giderek topluma ve doğaya yabancı hale gelmesi olarak bilinir00. Marx’a göre Yabancılaşma kapitalizmin sistematik olarak ortaya çıkardığı kaçınılamaz sonuçtur. Kapitalist üretim ilişkileri içinde emeğine el konulan İnsan, giderek özüne yabancılaşır.
İnsanın doğuştan sahip olduğu bir hak olarak kabul edilen Haysiyet ise bireyin önce kendine sonra başkalarına biçtiği değer (itibar), duyduğu saygıdır. Sonuçta ifadesini, toplumun bireye verdiği değerde bulur.
Liberalizmin düşünsel alt yapısını oluşturduğu Kapitalizm özgürlük, adalet, fırsat eşitliği gibi büyük vaatlerle geldi. Fakat 19. Yüz yılın ikinci yarısından itibaren kazın ayağının öyle olmadığı ortaya çıkmaya başladı. İnsan, giderek yarattığı üretim araçları tarafından, üretim ilişkileri tarafından belirlenir (üretim araçlarının bir uzantısı) hale geldi. Nesneleşti.
Birinci, özellikle de İkinci Dünya Savaşı ardından kapitalizmin kronik arızaları ayan beyan ortaya çıkınca, Yabancılaşma hissiyatı belirginleşmeye başladı. Bütün dünyada, Türkiye’de yaşanan 1968 olayları buna verilen tepkidir.
Bunun yarattığı baskı; insanın kendi içinde ve dışında kurduğu ilişkilerde ciddi kırılmalar yarattı. Psikoloji bilimi bu ihtiyaca cevap verme umudu ile ortaya çıktı, ama yazık ki bu yaraya merhem olamadı. Çünkü bataklığın olduğu yerde sivrisinek kaçınılmazdır.
Yabancılaşma üreten kapitalizm, başlangıçta niyet edilenden çok farklı bir yere evrilmeye başladı.
Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler şiarıyla gelmişti. Devlet küçülecek, Piyasa kendi dengesini kendi üretecekti. İnsanlar kendi çıkarlarını kollarken, toplumun çıkarlarına da hizmet edeceklerdi. Toplum sözleşmesi üzerinde yükselen devlet herkese eşit uygulanan yasalara, güçler ayrımına dayanacaktı. Çoğunluğun kararına saygı duyulacak, Mülkiyet Hakkı dokunulamaz olacak, inançlar özgürce bir arada yaşayacaktı.
Şimdi bir bakın bakalım bu klasik liberal, kapitalist kurgudan geriye ne kaldı.
Bilişim, teknoloji, yapay zekâ devleri, silah tekelleri, petrol şirketleri, madenciler, betoncular yeni kapitalist devletin kollanan çocukları oldular. Devlet piyasaya müdahale ile küçüleceği yerde büyüdü. Sözde sermaye tabana yayılacaktı, gelin görün ki bazı ülkelerde devletin sahip olduğu varlık fonları en büyük şirketler haline geldiler.
Mülkiyet dokunulamaz olmaktan çoktan çıktı. Kamu yararı adına toprağa, suya, zeytine el koyma vaka-i adiye (sıradan olay) haline geldi. İktidarı eline geçiren, her türlü devlet kurumunun yönetimini işleyişini belirlemeyi kendinde hak görmeye başladı. Karşı çıkan, boyun eğmeyen, söyleyecek sözü olan cezaevlerine atıldı. Ayyuka çıkmış somut haksızlığı, hileyi, hurdayı haber yapan halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu işledi diye gözaltına alındı. Gelir adaletsizliğinde makas her geçen gün daha da açıldı.
Dünyanın gözü önünde soy kırım yaşandı, Avrupa demokrasilerinden gık çıkmadı. Yapılan haksızlıklar, yaşanan şiddet, hukuksuzluk yapanın yanına kâr kaldı. İnsanlık sürekli bir çatışma, savaş hali içinde yaşar hale geldi.
Bilim insanları, dünya ısınıyor, sular çekiliyor, sulak alanlar kuruyor, toprak çölleşiyor, kutuplarda buzlar eriyor, felakete koşuyoruz diye uyarıyor; organik enerjiden yenilenebilir enerji kaynaklarına geçin, karbon ayak izini azaltın çağrısı yapıyorlar.
Bazı ülkelerde ise inadına, yüzölçümün yüzde 60’ı maden arama ve işletme için ruhsat almaya açılıyor. Dağlar taşlar delik deşik, televizyon haber bültenleri her akşam, toprağına suyuna sahip çıkmaya çalışan yerel halk ile jandarmanın karşı karşıya gelme görüntülerini paylaşır olmuş.
Bütün bunlar neyi gösteriyor? Kapitalizm ile gelen sistematik yabancılaşmanın özellikle “kalkınmakta olan” ülkelerde ne düzeye ulaştığını gösteriyor.
Yabancılaşan birey sonuçta değer duygusunu/yargısını yani haysiyetini kaybeder. Nihayet varoluş anlamını yitirir.
Batı Avrupa Birliği ülkeleri kendilerini bir araya getiren Kopenhag Kriterleri’ni unutmuş görünüyorlar. Hani istikrarlı ve demokratik bir yönetim sistemi, hukukun üstünlüğü ilkesi, insan haklarına saygı, azınlık haklarının korunması bu ülkelerin vazgeçilemez ilkelerinden idi.
Astığım astık, kestiğim kestik, istediğimi vururum, istediğime uranyum zenginleştirsin diye destek veririm diyen ABD başkanı Trump önünde süklüm püklüm liderler; en büyük sensin deyip otoriterin sırtını sıvazlayanlar, katliamları, siyasi rakiplerin hapislerde çürümesini görmezden geliyorlar.
Haysiyetin, itibarın iki paralık olduğu, diplomasinin, nezaketin yerini bilek güreşinin aldığı yerde insanoğlu kime güvenecek? Umut nerede yeşerecek?
Yabancılaşma bir tür bumerang gibidir, döner sahibini vurur. İnsana, hayvana, doğaya yabancılaşan giderek değer duygusunu, haysiyetini, itibarını yitirir.
İnsanın haysiyetini yitirdiği yerde kıyamet günü zaten gelmiştir. Bu dünyada itibarı olmayanın öteki dünyada itibarı olur mu? Onu da o düşünsün.