KAZIM ALDOĞAN

"Simon de Beauvoir ile Simon Weil bir üniversitede karşılaşırlar.

Aralarında yaşamdaki en büyük problemin ne olduğu üzerine bir diyalog geçer.

Simon de Beauvoir şöyle der; yaşamdaki en büyük problem anlamsızlık der.Yani bireyin varoluşunu anlamlandıracak ve yorumlayacak bir çerçeveye sahip olmadıklarıdır.

Simon Weil'in cevabı ortamı buz keser:

‘’Siz hiç aç kalmamışsınız."

Simone de Beauvoir’ın Olgunlukl Çağı kitabında anlattığı bu diyalog, sadece iki entelektüel kadının tartışması değil, aynı zamanda varoluşçuluk ile toplumsal ıstırap arasındaki derin uçurumun bir özetidir aslında.

Diyaloğun geçtiği yer meşhur Sorbonne Üniversitesi'nin bahçesidir. Beauvoir, o dönemin heyecanlı, teorik ve bireyin özgürlüğüne odaklanan atmosferini yansıtırken, Weil, çoktan fabrikanın, açlığın ve işçi sınıfının ruhsal yükünün altına girmiştir.

​Beauvoir için trajedi, insanın elindeki mutlak özgürlükle ne yapacağını bilememesi, yani "absürt" olanın içinde kaybolmasıdır. Eğer hayatın hazır bir anlamı yoksa, insan onu yaratmak zorundadır ve bu yaratım süreci sancılıdır.

Weil ise felsefeyi bir konfor alanı olarak görmeyi reddeder. Onun için "açlık" sadece mideyle ilgili değildir. Açlık, adaletsizliğin en çıplak halidir. Siz "anlam" ararken birileri hayatta kalma mücadelesi veriyorsa, sizin anlam arayışınız bir tür burjuva lüksüne dönüşür.

Diyaloğun tam metnine yakın hali genellikle şöyle aktarılır:

​Beauvoir: "Dünyanın en önemli sorunu, insana varoluşsal bir anlam kazandırmaktır."

​Weil: (Gözlerini dikerek) "Belli ki siz hiç aç kalmamışsınız."

Bu cevap ortamı neden buza çevirir?

Çünkü Weil, Beauvoir’ı fildişi kulelerinde felsefe yapmakla itham eder. Weil'e göre, karnı aç olan birine "varoluşunu anlamlandır" demek, bir nevi hakarettir. O, felsefenin ancak acı çekenle hemhal olduğunda gerçek olduğuna inanıyordu.

Bu meseleyi sınıfsal bir zemin üzerine oturttuğumuzda, Beauvoir ile Weil arasındaki o "buz gibi" mesafe daha da netleşiyor. Aslında Weil’in o sert cevabı, felsefi bir tartışmadan ziyade sınıfsal bir "gerçeklik çarpışması"dır.

Beauvoir’ın "anlam" arayışı, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesindeki "kendini gerçekleştirme" basamağına karşılıktır. Ancak Weil’in hatırlattığı şey, piramidin en altındaki "fizyolojik ihtiyaçlar" karşılanmadan yukarıya bakmanın bir tür sınıfsal körlük olduğudur. Karnı aç olan bir işçi için "özgürlük" veya "anlam", ancak bir somun ekmeğe ulaştığı ölçüde somutlaşır.

Simone Weil sadece konuşmakla kalmamış, felsefesini sınıfsal bir deneyime dönüştürmüştür. Paris’in elit okullarından mezun bir felsefe öğretmeni olmasına rağmen, Renault fabrikasında işçi olarak çalışmış ve o ağır koşulları bizzat deneyimlemiştir.

Sonuç olarak,şöyle bir ayrım yapabiliriz herhalde..

Anlamsızlık, hayatın tüm maddi yüklerinden kurtulmuş, karnı doymuş "burjuva" bireyin karşılaştığı bir boşluktur. Açlık ise, anlam aramaya hakkı bile olmayan, sistemin en altındaki bireyin çıplak gerçeğidir.

​Weil’in o meşhur cevabı, aslında Beauvoir’a şunu söylüyordu: "Senin trajedi dediğin şey, benim gördüğüm insanların yanında bir lükstür."

Burada aslında Aydın ile entelektüel arasındaki ayrım bir kez daha karşımıza çıkıyor. Konfor alanı düşüncenin hem sığınağı hem de prangası haline geliyor. Açlığı ve acıyı bir "nesne" olarak, dışarıdan, estetik bir mesafeyle inceleme lüksü 19.yüzyül aristokrat ve imtiyazlı aydın için bir eşikti. Aydın, bir meseleyi kavramsallaştırdığı anda o meseleyle arasına mesafe koyar. Çünkü aydın ideolojik temelli bir hapitustadır. Açlık, işçi sınıfı için mide gurultusu ve onur kırılmasıyken, konfor alanındaki aydın için ise "sosyolojik veri" veya "felsefi bir problem”dir. İşte Bu mesafe, aydını gerçeklikten koparıp onu sadece kelimelerle örülü bir dünyada yaşamaya iter. Weil tam da bu noktada, Beauvoir’ın "anlamsızlık" tanımını bir sınıfsal körlük, bir "boş zaman uğraşı" olarak görür.Haksız da sayılmaz..

Entelektüel için teori, aynı zamanda eyleme geçmektir. Bir aydın ise dünyayı kurtaracak formüller üzerine kafa yorarken diğer taraftan da o anki toplumsal hiyerarşisini koruma endişesindedir.

Beauvoir’ın varoluşçuluğu, bireye bir özgürlük alanı açar ancak bu özgürlük genellikle "ne yiyeceğim" derdi olmayan, kafede kahvesini içerken "ne olacağım" diye düşünen bireyin özgürlüğüdür.

Weil ise bu konforu reddederek "Bedenselleştirilmiş Düşünce" kavramına geçer. Ona göre gerçek entelektüel, imtiyazını reddedip o açlığın içine giren, yani "aydın" olmaktan feragat edip "insan" olan kişidir. Aydın, camın arkasında olduğu sürece güvendedir. Ama cam kırıldığında (Weil’in yaptığı gibi), geriye sadece çıplak ve yakıcı bir gerçeklik kalır.

Bu aslında sınıfsal bir meseledir. Çünkü anlam arayışı, ancak temel ihtiyaçlar hiyerarşisi aşıldığında başlayan bir "artı-değer"dir. Karnı aç olanın anlamı ekmek iken,karnı tok olanın ekmeği ise anlamdır.

Dostoyevski’nin o meşhur "kristal saray" eleştirisini okuyanlar bilir, her şeyin rasyonel, planlı ve konforlu olduğu bir dünyada insan yine de huzursuzdur. Fakat bu huzursuzluk, Sibirya sürgünündeki bir mahkûmun hayatta kalma dürtüsüyle aynı sınıfsal ağırlıkta mıdır?