İnsanın Değeri" (Orijinal adıyla La Loi du marché), Stéphane Brizé tarafından yönetilen ve başrolünde Vincent Lindon’un damga vurduğu 2015 yapımı sarsıcı bir Fransız filmidir. Film, sadece bir işsizlik hikayesi değil,modern kapitalist sistemin bireyin onurunu nasıl bir "pazar nesnesine" dönüştürdüğünü inceleyen bir etik laboratuvarı gibidir.İzlerken duygulanmamak için taştan bir yüreğe sahip gerekir herhalde.
Film,51 yaşındaki Thierry'nin uzun süreli işsizlikten sonra bir süpermarkette güvenlik görevlisi olarak işe girmesini konu alır. Ancak buradaki görevi sadece hırsızları yakalamak değil, aynı zamanda kendi iş arkadaşlarını izlemektir. Bu noktada yönetmen, Hannah Arendt’in "kötülüğün sıradanlığı" kavramına ve Foucault’nun gözetim toplumuna (Panoptikon) gönderme yaparak izleyiciyi derin bir felsefi anlam arayışına davet eder.Thierry, hayatta kalmak için sistemin infaz koruma memuru haline gelmek zorundadır.Filmin orijinal adı olan "Pazarın Yasası", aslında bireyin değerinin artık ahlaki bir zemin üzerinden değil, tamamen verimlilik ve piyasa değeri üzerinden ölçüldüğünü vurgular.Bir tarafta ailesini geçindirmek zorunda olan bir baba, diğer tarafta ise küçük bir hata yaptığı için işten çıkarılmasına aracılık ettiği meslektaşı vardır. Film, "Hayatta kalmak için başkasının felaketine göz yummak zorunda mıyız?" sorusunu sorar.Burada ikili bir etik çatışması vardır.
Ben filmi izlerken daha çok Hannah Arendt"in "kötülüğün sıradanlığı" kavramı etrafından gidip geldim.Çünkü kapitalizmin maskesi ancak bu anlam bağlamında düşürülebilir.
Hannah Arendt’in "Kötülüğün Sıradanlığı" (Eichmann Kudüs’te) tezi, kötülüğün canavarca bir nefretle değil, görev bilinci, kurallara itaat ve "düşünmeme" (thoughtlessness) ile nasıl kurumsallaştığını anlatır.İnsanın Değeri filminde kapitalizm, tam da bu "sıradanlık" maskesiyle karşımıza çıkıyor.Eichmann’ın savunması,"ben sadece üstlerimden gelen emirleri uyguladım" üzerine kuruluydu. Filmde Thierry’nin çalıştığı süpermarket yönetimi de aynı dili konuşur. Bir kasiyeri, biriktirdiği üç-beş kupon yüzünden işten çıkarırken yönetici bunu kişisel bir garezle değil, "şirket prosedürleri" ve "pazarın yasası" gereği yapar. Burada o muhteşem "Hannah Arendt" biyografik filmdeki Adolf Eichmann'ın savunması akla gelir:
1-Ben kötü biri değilim, kurallar böyle.
2-Sistemin bekası için bireyin linç edilmesinin rasyonalize edilmesi.
Arendt, Nazilerin Yahudi soykırımı için kullandığı "tahliye", "özel muamele" gibi steril kavramların, yapılan işin dehşetini gizlediğini söyler.
Kapitalist düzende de benzer bir "dil oyunu" vardır. Kriz nedeniyle "küçülme", "yeniden yapılandırma", "verimlilik artışı" gibi terimler; aslında bir insanın evine ekmek götüremeyecek olması gerçeğinin üzerini örten elverişli örtülerdir. Thierry, güvenlik monitörlerinin başında mesai arkadaşlarını izlerken bir "insanı" değil, bir markette çalınması muhtemel malları takip eder.
Arendt’e göre Eichmann bir psikopat değildi; onun asıl "suçu", başkalarının perspektifinden bakma yetisinin (imagination) felç olmuş olmasıydı.
Filmde Thierry’nin iş görüşmesi yaptığı sahnede ise, karşısındaki insanlar ona bir özne olarak değil, bir "kaynak" (insan kaynakları) olarak bakarlar. Thierry’nin yaşı, onuru veya ailesi bir veri setinden ibarettir. Kapitalizm, bireyi bir istatistiğe indirgeyerek onu ahlaki sorumluluk alanının dışına iter.Filmin anlam merkezi tam da burasıdır.Sistem, kurbanı infazcıya dönüştürür. Thierry, hayatta kalmak (borçlarını ödemek, oğluna bakmak) için başkalarının hayatını karartan çarkın dişlisi olmayı kabul etmek zorundadır. Arendt’in işaret ettiği o korkunç mekanizma şudur" "Kötülük, sıradan insanın "geçim derdi" ile eklemlendiğinde yenilmez olur."
Thierry’nin filmin sonundaki o sessiz çıkışı, aslında Arendt'in vurguladığı "düşünme" eyleminin yeniden doğuşudur. Durur, bakar ve "ben bu mekanizmanın parçası olmayacağım," der. Bu eylem aslında bir etik kopuştur. İşte burada Marksist perspektif hikayenin iskeletini oluşturuyor. Arendt’in "kötülüğün sıradanlığı" teziyle bireyin ahlaki felcini açıklarken,Marx’ın altyapı-üstyapı ve yabancılaşma teorileriyle bu felcin neden kaçınılmaz olduğunu görebiliriz.
Marx’a göre, insan ancak temel maddi ihtiyaçlarını karşıladığında ve "zorunluluk alanından" çıktığında gerçekten özgürleşebilir. İnsanın Değeri filminde Thierry’nin durumu, bu zorunluluk alanının tam merkezidir.Thierry için mesele "daha fazla kazanmak" değil, sadece "var kalmak" (borçlar, engelli oğlunun geleceği, faturalar).Marx'ın tezi, "insanların bilincini belirleyen şey toplumsal varlıklarıdır." Thierry’nin bilinci, süpermarketin güvenlik odasındaki monitörlere hapsolmuştur çünkü karnını doyurmanın tek yolu budur.
Film, Marx’ın Yabancılaşma (Entfremdung) teorisinin modern bir izdüşümü gibidir.Thierry, güvenlik görevlisi olarak hiçbir şey üretmez. Sadece mülkiyeti korur.İnsan, doğası gereği yaratıcı ve sosyal bir varlıktır. Ancak kapitalizm Thierry’yi bir "denetleme aparatına" indirger. Bir insanı izlerken onu "arkadaş" olarak değil, "potansiyel bir maliyet kaybı" olarak görmek zorunda kalması, onun insani özüne aykırıdır.
Filmin orijinal adı olan La Loi du marché (Pazarın Yasası), Marx’ın "İşgücünün Metalaşması" fikrine doğrudan bir göndermedir.Thierry, iş görüşmelerinde kendini pazarlamaya çalışırken aslında kendi zamanını, bedenini ve hatta etik değerlerini bir mal gibi satışa çıkarır.Sonuç olarak kapitalist düzende nesneler (mallar) canlanırken, insanlar nesneleşir. Süpermarkette çalınan bir kutu peynir, o peyniri çalan yaşlı adamın onurundan daha "değerli" ve "korunması gereken" bir meta haline gelir.
Filmin dikkat çekici başka bir yönü ise, profesyonel oyuncu olarak sadece Vincent Lindon bulunmasi,diğer tüm karakterler (bankacılar, iş görüşmecileri, kasiyerler) gerçek hayatta da o işi yapan amatörlerdir. Bu durum, filmin toplumsal gerçekçi yönünü ve yarattığı klostrofobik etkiyi güçlendirir.