Üç Dünya Kupası şampiyonunu doğru tahmin eden Alman ekonomist Joachim Klement’e soruyorum: Matematik, istatistik ve ekonomi birçok şeyi açıklayabilir… Peki ya siyaseti, kamp disiplinini ve insan psikolojisini hangi formülle hesaplayabilirsiniz?

1978 Dünya Kupası’nı Arjantin’de izleyen bir gazeteci olarak, yarım asırdır zihnimi meşgul eden soruları bugün Joachim Klement’in tahmini yeniden gündeme getirdi.

Ön elemede, dört farklı galibiyete ihtiyacı olan Arjantin, Peru’yu nasıl 6-0 mağlup etti?

Arjantin’in 1978’de Peru karşısındaki 6-0’lık galibiyeti bugün bile tartışılıyor. Aynı otelde kalan bir gazeteci olarak yaşadıklarım, bana futbolun sadece istatistikten ibaret olmadığını öğretti.

Nijerya’nın Hollandalı teknik adamı 31 yıl önce bana “Mafya’dan korkuyorum” demişti.

Türk milli takımı kampında formaları masaya dizip futbolculara imzalatan ve sonra bunları satışa çıkaran bir futbolcunun babası, psikolojik bozuntu yaratmadı mı?

Bir milli takımın kaderini sadece futbolcular belirlemez. Kamp disiplini, psikoloji, dış müdahaleler ve bazen de siyaset…

İşte hiçbir istatistik programının hesaplayamadığı gerçekler.

(Haberin Hollandacası en altta.

De Nederlandse versie staat onderaan)

İlhan KARAÇAY yazdı:

Devam etmekte olan 2026 Dünya Futbol Şampiyonası sürprizlerle ilerlerken, Alman ekonomist Joachim Klement bir kez daha ortaya çıktı ve yine dikkat çekici bir tahminde bulundu.

Futbol dünyası onu sıradan bir yorumcu olarak tanımıyor.

Çünkü Klement, geliştirdiği istatistiksel modelle 2014 Dünya Kupası’nda Almanya’nın, 2018’de Fransa’nın, 2022’de ise Arjantin’in şampiyon olacağını önceden tahmin eden isim olarak ün kazandı. Bu kez de aynı modelini çalıştırdı ve 2026 Dünya Kupası’nın sonunda kupayı kaldıracak ülkenin Hollanda olacağını açıkladı.

Klement’in modeli, futbolu sadece sahadaki oyunla değerlendirmiyor. Nüfus büyüklüğü, ekonomik güç, iklim şartları, FIFA sıralaması, futbol kültürü ve geçmiş başarılar gibi birçok değişkeni birlikte analiz ediyor. Buna rağmen kendisi de önemli bir uyarıda bulunuyor. Tahminlerinin mutlak doğru olmadığını, futbolda şans faktörünün de en az hesaplanan veriler kadar etkili olduğunu özellikle vurguluyor.

Doğrusu, bu yaklaşımı son derece değerli buluyorum.

Çünkü en azından futbolda “kesin doğrular” olmadığını kabul ediyor.

Ancak…

Ben de yarım asrı aşkın gazetecilik hayatım boyunca, matematik tablolarına sığmayan çok farklı gerçeklere tanıklık etmiş bir gazeteci olarak, Sayın Joachim Klement’e birkaç soru sormak

istiyorum.

Önce kendi yaşadığım bir olaydan söz edeyim:

1978 yılında Arjantin’de düzenlenen Dünya Futbol Şampiyonası’nı Hürriyet adına izleyen gazeteciler arasındaydım.

Rahmetli Necmi Tanyolaç, Halit Kıvanç, Togay Bayatlı, Ertuğrul Akbay, Güven Taner, Hüseyin Kırcalı, Kemal Belgin, Erol Aydın, Hasan Sarıçiçek ve teknik direktör Metin Türel gibi Türk spor basınının çok değerli isimleriyle birlikte turnuvayı takip ettik.

Benim açımdan bu turnuvanın ayrı bir anlamı daha vardı.

Yıllardır yaşadığım Hollanda’nın ilk kez dünya şampiyonu olmasını bütün kalbimle istiyordum.

O yıllarda da Hollanda futbolu dünyanın hayranlık duyduğu futbolu oynuyordu.

Ama kader, yine Oranje’nin yüzüne gülmeyecekti.

Bugün hâlâ unutamadığım olay ise eleme grubundan önce yaşandı.

Arjantin’in finale çıkabilmesi için Peru’yu 4 farkla yenmesi gerekiyordu.

O günlerde kaldığım Liberty (Hürriyet) Oteli’nde Peru Milli Takımı da konaklıyordu.

Otelde yaşanan olağanüstü hareketliliği, güvenlik önlemlerini, futbolcular üzerindeki gerginliği dün gibi hatırlıyorum.

Diktatör Videla dönemi askerî yönetiminin, Peru üzerinde siyasi ve ekonomik baskı kurduğu, çeşitli vaatlerde bulunduğu, futbolcuların psikolojik baskı altında bırakıldığı söyleniyordu.

Peru milli takımı oyuncularını uykusuz bırakmak için, otel önünde sabahakadar gürültü yapan taraftarlar, haliyle beni de uyutmuyorlardı.

.. ve sonunda Peru Arjantin’e 6-0 mağlup oldu.

Daha sonra uluslararası basında günlerce, aylarca, hatta yıllarca tartışılacak iddialar ortaya atıldı.

Aradan yaklaşık yarım asır geçti. Bugün bile o 6-0’lık maç, Dünya Kupası tarihinin en tartışmalı karşılaşmalarından biri olarak gösteriliyor.

Ben, o günlerde aynı otelde kalan bir gazeteci olarak yaşadıklarımı hiçbir zaman unutmadım.

Benim gözümde 1978 Dünya Kupası’nın şampiyonu yalnızca Arjantin değildir. O kupanın üzerinde General Videla rejiminin gölgesi vardır. Ve FIFA, o gölgeyi dağıtmak yerine görmezden gelmiştir.

FIFA’nın o dönemde ortaya atılan ağır iddiaları giderecek ölçüde şeffaf ve ikna edici bir süreç yürütememesi, 1978 Dünya Kupası’nın bugün bile tartışılmasının en önemli nedenlerinden biridir.

Ben 1978’i sadece bir Dünya Kupası olarak hatırlamıyorum. Ben, futbolun siyasetin gölgesinde kaldığı bir turnuva olarak hatırlıyorum. Ve o gölge, aradan neredeyse yarım asır geçmiş olmasına rağmen hâlâ kalkmış değildir.

İşte tam bu noktada Sayın Joachim Klement’e ilk sorumu yöneltmek istiyorum.

Sayın Klement…

Modeliniz nüfusu hesaplıyor.

Ekonomiyi hesaplıyor.

İklimi hesaplıyor.

FIFA sıralamasını hesaplıyor.

Peki ya siyaseti nasıl hesaplıyor?

Devletlerin baskısını hangi formüle koyuyorsunuz?

Bir ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü şartları hangi katsayıyla ölçüyorsunuz?

Ya da bazı maçların, saha içinden çok saha dışındaki gelişmelerle şekillenebileceği ihtimalini modeliniz nasıl değerlendiriyor?

Ama benim aklımdaki tek soru bu değil.

Aslında üzerinde durmak istediğim başka bir konu daha var.

Bence dünya futbolunda başarıyı belirleyen en önemli unsurlardan biri, milli takımların kamp düzenidir.

Bir takım dünya şampiyonu olmaya sadece antrenman sahasında hazırlanmaz.

Şampiyonluk, kampın kapısından içeri girildiği anda başlar.

Orada disiplin vardır.

Sessizlik vardır.

Program vardır.

Konsantrasyon vardır.

Oyuncunun zihni sadece futbolla meşgul olmalıdır.

Ne yazık ki yıllardır bizim milli takımlarımızın kamplarında bunun tam tersini gördüğüm zamanlar oldu.

Federasyon davetlileri…

Siyasetçiler…

Protokol ziyaretleri…

Eski yöneticiler…

Yakın dostlar…

Akrabalar…

Fotoğraf çektirmek isteyenler…

İmza peşinde koşanlar…

Kampın dışına çıkmaması gereken birçok hareketin, kampın içine kadar girdiğine defalarca şahit olduk.

Bazen öyle görüntüler yaşandı ki, insan “Burası milli takım kampı mı, yoksa açık kapı günü mü?” diye sormadan edemiyor.

Bir futbolcunun maça hazırlanırken en büyük ihtiyacı zihinsel rahatlıktır.

Oysa kampın lobisi sürekli hareket hâlindeyse…

Oyuncunun odasına kadar ulaşmaya çalışan insanlar varsa…

Her gün farklı ziyaretçiler geliyorsa…

Konsantrasyonu hangi istatistik koruyabilir?

İşte benim ikinci sorum da burada başlıyor.

Sayın Joachim Klement…

Modeliniz kamp disiplinini de ölçüyor mu?

Bir takımın teknik direktörünün otoritesini…

Federasyonun profesyonelliğini…

Oyuncuların psikolojik rahatlığını…

Kampın gerçekten dış dünyaya kapalı olup olmadığını…

Bunları da hesaplıyor mu?

Çünkü bana göre dünya şampiyonluklarını belirleyen görünmeyen ayrıntılar, bazen milyonlarca dolarlık ekonomik verilerden çok daha büyük önem taşıyor.

KLEMENT’İN FORMÜLÜNDE OLMAYAN DEĞİŞKENLER

Ben futbolda istatistiğin önemini inkâr edenlerden değilim.

Tam tersine…

Yarım asrı aşkın süredir futbolun içinde bulunan bir gazeteci olarak, rakamların çoğu zaman insanı doğru sonuca götürdüğünü de gördüm.

İyi altyapısı olan ülkeler genellikle başarılı oluyor.

Ekonomisi güçlü ülkeler, futbola daha fazla yatırım yapabiliyor.

Futbol kültürü gelişmiş ülkeler daha fazla yetenek yetiştiriyor.

Bütün bunlara katılıyorum.

Ama bütün bunların yanında, rakamlarla ölçülemeyen bazı gerçekler de vardır.

Ve bana göre dünya şampiyonluklarını çoğu zaman işte o görünmeyen ayrıntılar belirler.

Bir futbolcu, maçtan önceki gece rahat uyuyabilmiş mi?

Ailesiyle ilgili bir problem yaşamış mı?

Basının baskısı altında mı kalmış?

Federasyon içinde huzursuzluk var mı?

Teknik direktör gerçekten tek söz sahibi mi?

Yoksa kararlar başka odalarda mı alınıyor?

İşte bunların hiçbirini bilgisayar hesaplayamaz.

Hiçbir istatistik programı bunlara puan veremez.

Ama sahaya çıkan futbolcu bunların hepsini zihninde taşır

Yıllardır Avrupa’da sayısız milli takım kampını izledim.

Özellikle Hollanda Milli Takımı’nın kamplarında disiplin her şeyden önce gelir.

Kamp başladı mı, dış dünya büyük ölçüde kapının dışında kalır.

Kim gelecektir…

Kim gelemeyecektir…

Kim oyuncuyla görüşebilir…

Kim görüşemez…

Hepsi önceden bellidir.

Oyuncunun psikolojisini bozabilecek en küçük ayrıntı bile dikkate alınır.

Çünkü bilirler ki, dünya şampiyonluğu sadece ayaklarla değil, kafayla da kazanılır.

Ne yazık ki bizde zaman zaman bunun tam tersini gördük.

Milli takım kampı başlamış…

Ama otel adeta ziyaretçi akınına uğruyor.

Federasyonun davetlileri geliyor.

Protokol geliyor.

Fotoğraf çektirmek isteyenler geliyor.

Eski tanıdıklar geliyor.

Yakınlar geliyor.

Bazen oyuncuların ailelerinden insanlar geliyor.

Kampın en önemli kuralı olan “izolasyon” bir anda ortadan kalkıyor.

İnsan ister istemez düşünüyor: Bir futbolcu gerçekten maça mı hazırlanıyor…

Yoksa gelen gideni ağırlamaya mı çalışıyor?

FUTBOLCU BABASI FORMALAR İMZALATIP SATIŞA ÇIKARDI

Bir milli takım kampında hiç görülmamesi gereken çirkinlikler yaşanıyorsa, varın siz artık psikolojiden söz edin…

Daha da önemlisi…

ABD’de kamp düzeniyle ilgili bazı görüntüler dikkat çekti. Güvendiğim kaynaklardan edindiğim bilgilere göre, şu anda milli takımın en çok saygı duyulan bir futbolcusunun babası otel lobisine geliyor…

Otelin lobisinde formalar masaların üzerine diziliyor…

Oyuncular bunları tek tek imzalıyor…

Bir süre sonra o formaların farklı yerlerde satışa çıktığını görüyorsunuz.

Burada isim vermenin hiçbir anlamı yok.

Çünkü mesele kişiler değil.

Mesele zihniyettir.

Bir milli takım kampı, ticaret yapılacak yer değildir.

Bir milli takım kampı, ziyaret trafiğinin yaşanacağı yer değildir.

Bir milli takım kampı, gösteri alanı hiç değildir.

Orası, ülkenin en önemli futbol organizasyonunun hazırlandığı çalışma merkezidir.

Orada her dakika değerlidir.

Her ayrıntı önemlidir.

Bir futbolcunun beş dakikalık dikkat dağınıklığının bedeli, bazen milyonlarca insanın hayal kırıklığı olabilir.

KLEMENT NE DİYECEK?

İşte bu yüzden Sayın Joachim Klement’e bir sorum daha var.

Modeliniz, kamp disiplinini hangi formülle ölçüyor?

Bir federasyonun profesyonellik düzeyini hangi rakamla ifade ediyorsunuz?

Oyuncuların ne kadar rahat çalışabildiğini…

Teknik direktörün takım üzerindeki otoritesini…

Kampın gerçekten kamp olup olmadığını…

Bunları da hesaplıyor musunuz?

Çünkü bana göre bunlar, nüfus kadar önemlidir.

Ekonomi kadar önemlidir.

Hatta bazen FIFA sıralamasından bile önemlidir.

Bir de futbolun kaderini değiştiren başka bir unsur vardır.

O da psikolojidir.

Bir takım, sahaya inanarak çıkarsa gücünün üzerine çıkar.

İnanmadan çıkarsa, sahip olduğu kaliteyi bile kullanamaz.

Bunun matematikte bir karşılığı yoktur.

Ama futbolda vardır.

Tarih bunun yüzlerce örneğiyle doludur.

Kâğıt üzerinde favori görülen nice takımın erken elendiğini…

Kimsenin şans vermediği ekiplerin ise kupaya kadar yürüdüğünü defalarca gördük.

Demek ki futbol, sadece rakamların değil, ruhun da oyunudur.

Çünkü bazen bir kampın sessizliği…

Bazen bir soyunma odasındaki birlik…

Bazen bir teknik direktörün tek cümlesi…

Bazen de tarihin akışını değiştiren görünmeyen olaylar, bütün istatistikleri altüst edebilir.

İşte futbolu dünyanın en güzel oyunu yapan da belki budur.

Sayın Klement…

Belki gerçekten Hollanda şampiyon olacak.

Belki modeliniz bir kez daha doğru çıkacak.

Buna şaşırmam.

Benim anlatmak istediğim başka bir şey.

Futbolun kaderini bazen rakamlar belirler.

Sayın Klement…

Bir sonraki modelinizi hazırlarken; disipline, kamp düzenine, psikolojiye, siyasetin futbola etkisine,insan unsuruna da bir katsayı ayırabilir misiniz?

Eğer bunu başarabilirseniz…

Belki o zaman sadece üç değil, bütün Dünya Kupalarını tahmin edebilirsiniz.

Matematik, futbolu anlamaya yardımcı olur…

Ama futbolu tek başına açıklamaya yetmez.

Çünkü bazen bir kampın sessizliği…

Bazen bir soyunma odasındaki birlik…

Bazen bir teknik direktörün tek cümlesi…

Bazen de tarihin akışını değiştiren görünmeyen olaylar, bütün istatistikleri altüst edebilir.

İşte bu yüzden, 1978 Dünya Kupası benim için yalnızca futbol tarihinin bir sayfası değil, matematiğin ve istatistiklerin tek başına açıklayamayacağı bir ders olarak hafızamda yaşamaya devam ediyor.

Çünkü futbolda bazen istatistikler kazanır…

Ama kupaları çoğu zaman insanlar kaldırır.

NİJERYA’NIN HOLLANDALI TEKNİK ADAMI 32 YIL ÖNCE BANA “MAFYA’DAN KORKUYORUM” DEMİŞTİ

Bugün Klement’in matematik modeli konuşuluyor… Ben ise 1994 Dünya Kupası’nda Nijerya Teknik Direktörü Clemence Westerhof’un bana yaptığı o unutulmaz açıklamayı hatırlıyorum. Futbol bazen sadece sahada oynanmıyor.

Bugünkü yazımda, Alman ekonomist Joachim Klement’in Dünya Kupası tahminlerini değerlendirirken bazı gerçeklerin altını çizdim.

Matematik…

İstatistik…

Ekonomik güç…

Nüfus…

FIFA sıralaması…

Elbette bunların hepsi önemlidir.

Ama futbolun kaderini bazen bunların hiçbirinin açıklayamayacağı olaylar belirler.

1978 Arjantin Dünya Kupası’nda yaşananları anlatırken bunu örnek göstermiştim.

Ancak hafızamda yer eden tek olay o değildir.

Bugün sizleri tam 32 yıl öncesine, Amerika Birleşik Devletleri’ne götürmek istiyorum.

1994 Dünya Kupası…

Yer, Nijerya Milli Takımı’nın kamp yaptığı otel…

Karşımda ise Hollandalı teknik direktör Clemence Westerhof vardı.

O gün bana söyledikleri, aradan geçen bunca yıla rağmen hâlâ kulaklarımda çınlıyor.

“İTALYA KARŞISINDA MAFYA’DAN KORKUYORUM”

Nijerya, turnuvanın en dikkat çeken takımlarından biriydi.

Cesur futbolu, atletik oyuncuları ve disiplinli yapısıyla herkesin takdirini kazanmıştı.

Sırada İtalya maçı vardı.

Ben de her zamanki gibi kamp oteline giderek Hollandalı teknik direktör Clemence Westerhof ile görüştüm.

Yüzünde alışık olmadığım bir gerginlik vardı.

Konuşmanın bir yerinde bana öyle bir cümle kurdu ki, önce yanlış duyduğumu sandım.

“İtalya karşısında mafyanın oyununa gelmekten korkuyorum.”

Ardından anlattıkları daha da şaşırtıcıydı.

Kamp yaptıkları otelin son günlerde hiç alışık olmadıkları insanların uğrak yeri hâline geldiğini söyledi.

Otelde sürekli dolaşan karanlık tiplerden…

Futbolcularla yakınlık kurmaya çalışan kişilerden…

Hatta bazı kadınların kamp çevresinde görülmeye başlamasından söz etti.

Ve bana şu cümleyi kurdu: “Şüphelendiğim futbolcuyu hiç tereddüt etmeden kadro dışı bırakırım.“Bu sözleri o gün not defterime yazdım.

Ertesi gün de gazetemde yayımlandı.

Bugün o kupüre yeniden baktığımda, o günkü endişesinin ne kadar gerçek olduğunu bir kez daha hatırlıyorum.

SONRA SAHADA YAŞANANLAR…

Nijerya, İtalya karşısında çok iyi oynadı.

Üstelik uzun süre üstünlüğünü de korudu.

İtalya 10 kişi kalmıştı.

Herkes Afrika temsilcisinin tarih yazacağını düşünüyordu.

Ama maçın son bölümü bambaşka gelişti.

İtalya önce beraberliği yakaladı.

Ardından uzatmada maçı 2-1 kazandı.

Elbette ben bugün çıkıp “Bu maçta şu oldu, bu oldu” diyemem.

Buna ne elimde kesin bir delil var ne de böyle bir iddiada bulunurum.

Ama şunu çok iyi biliyorum.

Maçtan önce bana bunları söyleyen kişi, sıradan biri değildi.

Dünya Kupası’nda ülkesini yöneten bir milli takım teknik direktörüydü.

Ve gerçekten korkuyordu.

MİLLİ TAKIMIMIZ İÇİN DE BİR ÇİFT SÖZ…

Bu yazıyı bitirirken, turnuvaya erken veda eden A Milli Takımımızı da birkaç cümleyle anmak istiyorum.

Evet…

İstediğimiz sonuçları alamadık.

Gruptan çıkamadık.

Hepimiz üzüldük.

Ama dikkat ettiniz mi?

İki yenilgiden sonra ortalığı ayağa kaldıranlar, futbolcuları yerden yere vuranlar, teknik heyeti acımasızca eleştirenler, ABD karşısında alınan 3-2’lik galibiyetten sonra aynı yüksek sesle konuşmadılar.

Çünkü amaçları değerlendirme yapmak değildi.

Amaçları yargılamaktı.

Oysa futbol böyledir.

Bazen kazanırsınız…

Bazen kaybedersiniz.

Önemli olan, kaybettikten sonra ayağa kalkabilmektir.

Milli Takımımız bunu yaptı.

Belki bu galibiyet bizi bir üst tura taşımadı.

Ama bana göre çok önemli bir mesaj verdi:

Bu takım karakterini kaybetmemiştir.

Sahaya çıkıp “Nasıl olsa elendik” demedi.

Mücadeleyi bırakmadı.

Formasının hakkını vermeye çalıştı.

İşte alkışı hak eden de budur.

Ben yıllardır aynı şeyi söylüyorum.

Milli takım, kulüp takımı değildir.

Milli takım üzerinden kişisel hesap görülmez.

Milli takım, siyasi tartışmaların malzemesi yapılmaz.

Milli takım yenildiğinde en kolay iş futbolculara saldırmaktır.

Asıl zor olan ise, kötü günde de onların yanında durabilmektir.

Çünkü gerçek destek, kupa kaldırılırken değil…

Omuzlar düşmüşken gösterilir.

ABD galibiyeti belki turnuvanın kaderini değiştirmedi.

Ama bazı insanların, iki mağlubiyetten sonra söyledikleri ağır sözlerin ne kadar aceleci olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Ben dün ne düşündüysem bugün de aynı yerdeyim.

Bu çocuklara güveniyorum.

Çünkü futbol, bir turnuvayla bitmez.

Yeni turnuvalar gelir.

Yeni başarılar gelir.

Yeter ki biz, her yenilgiden sonra kendi çocuklarımızı linç etmeyi bırakıp, onlara yeniden ayağa kalkacak güveni verelim.

Benim için bu turnuvanın en değerli kazanımı, ABD karşısındaki üç puandan çok, pes etmeyen bir milli takım ruhunu yeniden görmek oldu.