Muratağa, Sandallar ve Atlılar…
Savaşın en acı yüzü, yalnızca cephede değil; kadınların, çocukların ve yaşlıların hayatında görüldü.
Acı sadece bir tarafa ait değildi.
Türkler de Rumlar da evlerini terk etti, sevdiklerini kaybetti. Kıbrıs’ın gerçek hikâyesi, ancak iki toplumun yaşadıkları birlikte anlatıldığında tamamlanabilir.
Belgeler, tanıklıklar ve uluslararası kaynaklarla hazırlanan bu üç günlük dosya, Kıbrıs meselesine tek taraflı değil, tarihin bütününü esas alan bir bakış sunuyor.
Çünkü kalıcı barış, geçmişi unutarak değil, bütün gerçeklerle yüzleşme cesareti göstererek kurulabilir.

İlhan KARAÇAY yazdı…
Değerli Okurlarım,
İlk iki bölümde, De Telegraaf’ta yayımlanan Kıbrıs dosyasında eksik kaldığını düşündüğüm tarihî gerçeklere dikkat çektim. Ardından, 1963 ile 1974 yılları arasında yaşanan siyasi gelişmeleri, anayasa krizlerini, EOKA’yı, Enosis’i, Makarios’u, darbeyi ve Türkiye’nin askerî harekâtına giden süreci kronolojik olarak ele aldım.
Bugün ise, tarihin resmî belgelerinden ve siyasî tartışmalarından uzaklaşıp, savaşın insanlar üzerinde bıraktığı derin izlere bakacağız. Çünkü savaşlar yalnızca haritaları değiştirmez; insanların hayatlarını, ailelerini ve hafızalarını da değiştirir. Kıbrıs’ta yaşanan acıları anlamadan, bu meselenin gerçek boyutunu kavramak mümkün değildir.
Savaşların kazananı olmaz.
Kıbrıs da bunun en acı örneklerinden biridir.
Bugün adaya gidenler masmavi denizi, tarihî eserleri ve sakin yaşamı görüyor.
Oysa aynı topraklar, yarım asır önce insanlık adına utanç verici olaylara sahne oldu.

Bu olaylardan biri de, 14 Ağustos 1974’te Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde yaşandı.
İkinci Barış Harekâtı’nın başladığı günlerde, bu üç köyde yaşayan çok sayıda Kıbrıslı Türk kadın, çocuk ve yaşlı toplu hâlde öldürüldü.
Olaydan günler sonra toplu mezarlar açıldığında ortaya çıkan manzara, adadaki herkesin hafızasına kazındı.
Hayatını kaybedenlerin büyük bölümü silahsız sivillerdi.
Aralarında kundaktaki bebekler de vardı.
Yaşlılar da…
Henüz yürümeye başlayan çocuklar da…

Kıbrıs Türkleri bu olayı, tarihlerinin en büyük sivil katliamlarından biri olarak görüyor.
Ancak acı olan şudur…
Bu olay, Avrupa’da yazılan birçok Kıbrıs dosyasında ya hiç yer almıyor ya da birkaç satırla geçiştiriliyor.
Oysa tarih, seçerek anlatıldığında eksik kalır.
ACI SADECE BİR TARAFA AİT DEĞİLDİR
Gerçeği söylemek gerekir.
1974 yazında yalnızca Türk aileleri acı çekmedi.
Rum siviller de evlerini terk etti.
Kayıplar yaşandı.
Aileler parçalandı.
Yıllarca haber alınamayan insanlar oldu.
Bugün hâlâ çalışmalarını sürdüren Kayıp Şahıslar Komitesi, her iki toplumdan kayıpların akıbetini ortaya çıkarmak için çalışmalarını sürdürüyor.
Bu bile, acının tek taraflı olmadığını göstermeye yeter.
İşte bu nedenle gazetecilik, sadece kendi acısını anlatanların mesleği değildir.
Gazetecilik, karşı tarafın acısını da görme sorumluluğudur.
VAN AALDEREN YAZMIŞ…

Hollandalı meslektaşım Maarten van Aalderen’in yazısını bir kez daha okudum.
Rumların yaşadığı dramı anlatıyor.
Maraş’ın boşaltılmasını anlatıyor.
Bugünkü bölünmüşlüğü anlatıyor.
Bunların hepsi doğrudur.
AMA İŞİN GERÇEĞİ ŞU…
Kıbrıs’ın hikâyesi sadece Maraş değildir.
Muratağa’dır…
Sandallar’dır…
Atlılar’dır…
Taşkent’tir…
Geçitkale’dir…
Lefkoşa’nın ara sokaklarıdır…
1963’te evini terk eden Türk aileleridir…
1974’te evini terk eden Rum aileleridir…
Kıbrıs’ın gerçek hikâyesi, yalnızca bir tarafın gözyaşlarıyla yazılamaz.
Çünkü gözyaşının milliyeti yoktur.
TARİHLE YÜZLEŞMEK CESARET İSTER
Aradan elli yılı aşkın bir süre geçti.
Bugün Kıbrıs’ta doğan gençlerin büyük bölümü o günleri yaşamadı.
Belki de bu yüzden, geçmişin öfkesi yerine geçmişin gerçeklerini öğrenmeye daha açıklar.
Bu büyük bir fırsattır.
Çünkü barış, geçmişi inkâr ederek kurulmaz.
Geçmişi doğru anlayarak kurulur.
Kıbrıs’ın geleceği de, yalnızca Rumların acılarını ya da yalnızca Türklerin acılarını anlatmakla değil, her iki toplumun yaşadıklarını dürüstçe kabul etmekle şekillenecektir.
ELLİ YIL SONRA… KIBRIS’TA BARIŞ HÂLÂ MÜMKÜN MÜ?
Yarım asır…
Dile kolay…
Kıbrıs’ın ikiye bölünmesinin üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti. Bu süre içinde savaşın sesleri sustu. Yeni nesiller yetişti. Yeni yollar yapıldı. Yeni evler kuruldu. Ama barış anlaşması hâlâ imzalanamadı.
Bugün Lefkoşa’da, dünyanın hâlâ bölünmüş son başkentinde insanlar karşılıklı kapılardan geçebiliyor. Kuzeyde yaşayanlar güneye, güneyde yaşayanlar kuzeye gidebiliyor. Binlerce kişi her gün çalışmak, alışveriş yapmak ya da geçmişini görmek için sınırı geçiyor. Bu tablo, siyasetçilerin başaramadığı yakınlaşmayı halkın yavaş yavaş kendi hayatında kurmaya başladığını gösteriyor.
Birleşmiş Milletler ise yıllardır çözüm arayışını sürdürüyor. Federasyon modeli, iki bölgeli ortak devlet önerileri, son yıllarda ise iki devletli çözüm tartışmaları gündeme geliyor. Buna rağmen ortak bir noktada buluşulamıyor.
Peki neden?
Çünkü Kıbrıs’ta yalnızca toprak paylaşılmıyor.
Tarih de paylaşılıyor.
Hatıralar da…
Acılar da…
İşte asıl düğüm burada.
Rum tarafı 1974’ü unutamıyor.
Türk tarafı ise 1963’ü unutamıyor.
Rumlar evlerini hatırlıyor.
Türkler ise yıllarca kuşatma altında yaşadıkları günleri.
Her iki toplum da kendi hafızasını canlı tutuyor.
Belki de bu yüzden ortak bir hafıza oluşturulamıyor.
Oysa barışın ilk şartı, tek taraflı hafızadan vazgeçmektir.
Bunun anlamı geçmişi unutmak değildir.
Tam tersine…
Geçmişi bütün yönleriyle kabul etmektir.
Muratağa’da öldürülen çocuk da bu tarihin parçasıdır.
1974’te evini terk eden Rum aile de…
1963’te göç etmek zorunda kalan Türk aile de…
Kayıp yakınlarını hâlâ bekleyen anneler de…
Bugün Birleşmiş Milletler’in himayesinde çalışan Kayıp Şahıslar Komitesi, her iki toplumdan kayıp kişilerin bulunması ve kimliklerinin belirlenmesi için çalışmalarını sürdürüyor. Komitenin yapısı da dikkat çekicidir. Rum ve Türk uzmanlar aynı ekiplerde birlikte çalışıyor. Belki de Kıbrıs’ın geleceği için en önemli mesaj, tam da burada yatıyor. İnsanlar birlikte çalışabiliyorsa, siyaset de bir gün ortak bir çözüm üretebilir.
Ben, yarım asrı geride bırakmış bir gazeteci olarak şuna inanıyorum:
Kıbrıs’ta kalıcı barış, bir tarafın diğerine haklılığını kabul ettirmesiyle kurulmayacaktır.
Kalıcı barış, iki tarafın da birbirinin acısını inkâr etmekten vazgeçmesiyle kurulacaktır.
De Telegraaf’ta yayımlanan yazıyı okurken de aklımdan hep bu düşünce geçti.
Meslektaşım Maarten van Aalderen, önemli bir konuyu yeniden gündeme taşıdı.
Bence doğru bir iş yaptı.
Ancak Kıbrıs’ın hikâyesi birkaç sayfaya sığmayacak kadar derindir.
Bu nedenle ben de eksik kaldığını düşündüğüm bazı tarihî halkaları okurlarımla paylaşmak istedim.
Çünkü gazetecilik, sadece anlatılanı yazmak değildir.
Gazetecilik, anlatılmayanı da araştırıp ortaya koyabilmektir.
Ve son söz…
Kıbrıs artık yeni savaşlar konuşmamalıdır.
Yeni katliamlar hiç konuşulmamalıdır.
Konuşulması gereken tek şey, iki halkın çocuklarının barış içinde yaşayacağı ortak bir gelecektir.
İşte gerçek zafer de o gün kazanılmış olacaktır.
Kıbrıs’ın bilinmeyen gerçekleri
KANLI NOEL… KIBRIS’TA İLK KURŞUNU KİM SIKTI?
Kıbrıs konusunda yazılan hemen her yazı, 20 Temmuz 1974’ü anlatır.
Oysa tarihçiler çok iyi bilir ki, hiçbir savaş bir sabah ansızın başlamaz.
Her savaşın yıllar süren bir hazırlık dönemi vardır.
Kıbrıs’ta da öyle oldu.
1974’te patlayan olayların fitili, aslında on bir yıl önce ateşlenmişti.
Bugün Kıbrıs Türklerinin hafızasında derin iz bırakan “Kanlı Noel”, işte bu sürecin en önemli dönüm noktalarından biridir.
ORTAKLIK DAHA ÜÇ YILLIKTI
1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, dünyaya örnek gösterilen bir ortaklık modeli olarak doğmuştu.
Türkler ve Rumlar, aynı devletin kurucu ortaklarıydı.
Cumhurbaşkanı Rum olacaktı.
Cumhurbaşkanı yardımcısı Türk…
Devlet kadrolarında iki toplum birlikte görev yapacaktı.
Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ise bu düzenin garantörü olacaktı.
Kâğıt üzerinde her şey mükemmel görünüyordu.
Ancak uygulamada işler hiç de öyle gitmedi.
MAKARİOS’UN 13 MADDESİ
Cumhurbaşkanı Makarios, 1963 yılında Anayasa’da on üç maddelik bir değişiklik yapılmasını istedi.
Rum tarafı bunu devletin daha kolay işlemesi için gerekli bir düzenleme olarak savunuyordu.
Türk tarafı ise bu değişikliklerin, kurucu ortaklık haklarını ortadan kaldıracağını düşünüyordu.
İşte ipler burada koptu.
Siyasi tartışmalar kısa sürede silahlı çatışmalara dönüştü.
21 ARALIK 1963
Takvimler 21 Aralık’ı gösteriyordu.
Lefkoşa’da başlayan silahlı olaylar, birkaç saat içinde büyüdü.
Barikatlar kuruldu.
Evler ateşe verildi.
Mahalleler boşalmaya başladı.
O gün yaşananlar, daha sonra “Kanlı Noel” adıyla tarihe geçti.
Çatışmalar sırasında çok sayıda Türk ve Rum hayatını kaybetti.
Ancak özellikle Türk mahalleleri ağır saldırılarla karşı karşıya kaldı.
Binlerce Kıbrıs Türkü, doğup büyüdüğü evleri terk etmek zorunda kaldı.
DÜNYANIN GÖZÜ ÖNÜNDE
Olaylar kısa sürede uluslararası toplumun dikkatini çekti.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi devreye girdi.
1964 yılında adaya Barış Gücü gönderildi.
Mavi bereliler bugün hâlâ Kıbrıs’ta görev yapıyor.
Bu bile, yaşanan krizin geçici değil, kalıcı bir uluslararası sorun hâline geldiğini göstermeye yetiyordu.
BİR FOTOĞRAF VARDI…

Kıbrıs Türklerinin hafızasına kazınan bir fotoğraf vardır.
Bir annenin…
Ve çocuklarının…
Bir banyonun içinde cansız yattığı o fotoğraf…
O kare, sadece bir ailenin değil, Kıbrıs’taki Türk toplumunun hafızasına kazınmış bir sembol oldu.
Aradan altmış yılı aşkın süre geçti.
Ama o fotoğraf hâlâ unutulmadı.
TARİHİN BÜTÜNÜ GÖRÜLMELİ
Bugün Avrupa’da yayımlanan birçok Kıbrıs yazısı, olayları 1974’ten başlatıyor.
Oysa 1963 bilinmeden…
1974 anlaşılamaz.
Kanlı Noel bilinmeden…
Barış Harekâtı değerlendirilemez.
Tarih, yalnızca sonuçlardan ibaret değildir.
Sonuçları doğuran sebepler de tarihin ayrılmaz parçasıdır.
İşte bu nedenle Kıbrıs meselesini anlatırken, takvimi yalnızca 1974’e değil, 1963’e de çevirmek gerekir.
EOKA… BİR ÖZGÜRLÜK HAREKETİ MİYDİ, YOKSA ADAYI BÖLEN SÜRECİN BAŞLANGICI MI?
Kıbrıs tarihini anlamaya çalışan herkesin karşısına çıkan ilk isimlerden biri EOKA’dır. Kimilerine göre EOKA, İngiliz sömürge yönetimine karşı kurulmuş bir bağımsızlık hareketidir. Kimilerine göre ise adayı onlarca yıl sürecek çatışmalara sürükleyen silahlı örgüttür. Gerçeği anlayabilmek için sloganlara değil, tarihin akışına bakmak gerekir.
EOKA, 1955 yılında emekli Yunan subayı Georgios Grivas’ın liderliğinde kuruldu. Örgütün temel hedefi, İngiliz yönetimini sona erdirmek ve Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamaktı. Bu hedef Rumca Enosis olarak adlandırılıyordu. O yıllarda Rum toplumunun önemli bir bölümü bu düşünceyi destekliyordu.
Başlangıçta EOKA’nın mücadelesi İngiliz yönetimine karşı yürütüldü. Ancak zaman içinde adadaki Türklerle Rumlar arasındaki ilişkiler de giderek gerginleşti. Ortak yaşam fikri zayıflarken, karşılıklı güvensizlik büyüdü. Kıbrıs’taki siyasi gelişmeler, iki toplumun birbirinden uzaklaşmasına yol açtı.
1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması kararlaştırıldığında, herkes aynı düşüncede değildi. Başpiskopos Makarios bağımsız devleti kabul etti ve yeni cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Ancak Enosis hedefinden vazgeçmeyen çevreler bu kararı yeterli bulmadı.
Bu görüş ayrılığı ilerleyen yıllarda daha da derinleşti. General Grivas yeniden sahneye çıktı ve 1971 yılında EOKA-B adı verilen yeni örgüt kuruldu. Bu kez hedef yalnızca Enosis değildi. Makarios da hedef alınmıştı. Çünkü bağımsız Kıbrıs politikası izlediği düşünülüyordu.
Kıbrıs böylece yalnızca Türklerle Rumlar arasında değil, Rum toplumunun kendi içinde de büyük bir siyasi çatışmaya sürüklendi. Bombalı saldırılar, suikast girişimleri ve silahlı eylemler arttı. Adadaki huzursuzluk her geçen gün büyüdü.
15 Temmuz 1974’te gerçekleştirilen darbe, işte bu sürecin son halkası oldu. Makarios görevden uzaklaştırıldı, yerine Nikos Sampson getirildi. Darbenin ardından yaşanan gelişmeler ise yalnızca Kıbrıs’ın değil, Doğu Akdeniz’in ve uluslararası siyasetin yönünü değiştirdi.
Bugün EOKA hakkında farklı değerlendirmeler yapılabilir. Ancak tarihî bir gerçek değişmiyor. Kıbrıs’ta yaşananları anlamak isteyen herkes, EOKA’yı da, EOKA-B’yi de, Makarios’u da, Grivas’ı da birlikte değerlendirmek zorundadır. Olayların yalnızca bir bölümüne bakılarak sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.
15 TEMMUZ 1974… MAKARİOS’A YAPILAN DARBE KIBRIS’IN KADERİNİ NASIL DEĞİŞTİRDİ?

Kıbrıs denildiğinde, çoğu kişi 20 Temmuz 1974 tarihini hatırlar. Oysa bu tarihten sadece beş gün önce yaşananlar bilinmeden, adada yaşanan gelişmeleri doğru değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü 20 Temmuz’a giden yol, 15 Temmuz sabahı Lefkoşa’da atılan ilk kurşunlarla açılmıştır.
O gün, Yunanistan’da iktidarı elinde bulunduran askerî cunta, Kıbrıs’taki Millî Muhafız birlikleri ve EOKA-B militanlarının desteğiyle yönetime el koydu. Cumhurbaşkanlığı Sarayı ağır silahlarla ateş altına alındı. Amaç açıktı; Başpiskopos Makarios’u devirmek ve Enosis’i, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını gerçekleştirmek.
Makarios saldırıdan sağ kurtuldu. Önce Baf’a geçti, ardından İngiliz üsleri aracılığıyla adadan ayrıldı. Daha sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, yaşananların bir iç isyan değil, Yunanistan’daki askerî cunta tarafından gerçekleştirilen bir darbe olduğunu bütün dünyaya ilan etti.
Darbenin ardından Nikos Sampson cumhurbaşkanı ilan edildi. Sampson, Kıbrıs’ta tartışmalı bir isimdi. EOKA geçmişi nedeniyle Rum milliyetçilerinin desteğini alırken, Türk toplumunda büyük endişe yaratıyordu. Ankara da gelişmeleri dikkatle izliyordu.
Türkiye açısından mesele yalnızca bir hükümet değişikliği değildi. 1960 Garanti Antlaşması ile güvence altına alınan anayasal düzen ortadan kaldırılmıştı. Üstelik adanın Yunanistan’a bağlanması ihtimali artık açıkça dile getiriliyordu. Ankara, bunun hem Kıbrıs Türklerinin güvenliği hem de Doğu Akdeniz’deki dengeler açısından kabul edilemez olduğunu açıkladı.
Türkiye önce diplomatik yolları denedi. Garantör devletlerden biri olan Birleşik Krallık ile ortak hareket edilmesi seçeneği görüşüldü. Ancak bu girişimlerden sonuç alınamadı. Bunun üzerine Ankara, Garanti Antlaşması’ndan doğan haklarını kullanacağını duyurdu.
Beş gün sonra, 20 Temmuz 1974 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’a çıkarma yaptı.
Bugün hâlâ tartışmaların odağında olan soru şudur: Türkiye’nin müdahalesi, Garanti Antlaşması’nın verdiği yetkinin kullanılması mıydı, yoksa bu yetkinin sınırları aşıldı mı?
Bu soruya verilen cevaplar, taraflara göre değişiyor.
Ancak değişmeyen bir gerçek var.
15 Temmuz darbesi yaşanmamış olsaydı, 20 Temmuz harekâtı da muhtemelen tarihin akışında farklı bir yerde duracaktı.
İşte bu nedenle, Kıbrıs tarihini yazarken 20 Temmuz’u anlatıp 15 Temmuz’u birkaç satırla geçmek, olayların en önemli halkalarından birini eksik bırakmak olur.
BÜLENT ECEVİT LONDRA’DA NE ARADI? İNGİLTERE NEDEN ORTAK MÜDAHALEYİ KABUL ETMEDİ?

15 Temmuz 1974’te Makarios’a karşı gerçekleştirilen darbe, yalnızca Kıbrıs’ın değil, Doğu Akdeniz’in de kaderini değiştirdi. Darbenin ardından Ankara’da peş peşe toplantılar yapıldı. Ancak Türkiye’nin ilk tercihi askerî müdahale değildi. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, Garanti Antlaşması’nın öngördüğü ortak hareket mekanizmasını işletmek amacıyla önce Londra’nın yolunu tuttu. Çünkü Türkiye gibi Birleşik Krallık da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantör devletlerinden biriydi. Ecevit’in düşüncesi, anayasal düzeni yeniden sağlamak için iki garantör ülkenin birlikte hareket etmesiydi.
Londra’da yapılan temaslarda İngiliz hükümeti askerî bir ortak operasyona sıcak bakmadı. Diplomatik girişimlerin sürdürülmesini savundu ve doğrudan müdahaleye katılmayacağını bildirdi. Böylece Garanti Antlaşması’nın öngördüğü ortak hareket seçeneği fiilen ortadan kalktı. Ankara’da yapılan değerlendirmelerde, Kıbrıs’taki gelişmelerin yalnızca siyasi bir kriz olmaktan çıktığı, adadaki Türk toplumunun güvenliğinin ciddi tehlike altında olduğu görüşü ağırlık kazandı.
Türkiye bunun üzerine Garanti Antlaşması’nın dördüncü maddesine dayanarak tek taraflı harekât kararı aldı. 20 Temmuz 1974 sabahı başlayan çıkarma, dünya kamuoyunun dikkatini yeniden Kıbrıs’a çevirdi. Ankara bunun uluslararası anlaşmalardan doğan bir hak olduğunu savunurken, Atina ve Rum yönetimi bunun kabul edilemez bir müdahale olduğunu ileri sürdü. Aradan geçen yarım yüzyıla rağmen tarafların bu konudaki hukukî değerlendirmeleri değişmiş değildir.
Bugün geriye dönüp bakıldığında şu gerçek açıkça görülmektedir: İngiltere, Türkiye ile birlikte hareket etmeyi kabul etmiş olsaydı, Kıbrıs tarihinin nasıl şekilleneceğini artık hiç kimse kesin olarak söyleyemez. Ancak kesin olan bir şey vardır; Londra’da alınan karar, 20 Temmuz sabahına giden sürecin en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur.
KISSINGER GERÇEKTEN NE YAPTI? ABD’NİN KIBRIS POLİTİKASI BUGÜN BİLE TARTIŞILIYOR

Kıbrıs Harekâtı denildiğinde, Türkiye’de en çok tartışılan isimlerden biri dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’dır. Aradan elli yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen hâlâ “Kissinger Türkiye’ye göz yumdu”, “Müdahaleyi önlemedi”, “Her şeyi önceden biliyordu” şeklinde yorumlar yapılmaktadır. Ancak tarih, söylentilerle değil, belgelerle yazılır. Bugün açıklanan Amerikan ve İngiliz arşivleri incelendiğinde, Washington’un temel hedefinin ne Türkiye’nin ne de Yunanistan’ın zaferi olduğu görülüyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin önceliği, iki NATO müttefikinin birbiriyle savaşa girmesini önlemek ve Sovyetler Birliği’nin Doğu Akdeniz’deki gelişmelerden yararlanmasını engellemekti.
1974 yılı, Soğuk Savaş’ın en gergin dönemlerinden biriydi. Doğu Akdeniz, yalnızca Kıbrıs’tan ibaret değildi. Bölgede Amerikan Altıncı Filosu bulunuyor, İngiltere’nin egemen üsleri faaliyet gösteriyor ve Sovyet donanması Akdeniz’deki etkinliğini artırmaya çalışıyordu. Bu nedenle Washington’da alınan her karar, yalnızca Kıbrıs açısından değil, bütün NATO dengeleri açısından değerlendiriliyordu. Kissinger’in önündeki en büyük sorun da buydu. Bir tarafta NATO üyesi Türkiye, diğer tarafta yine NATO üyesi Yunanistan vardı. İki müttefikin doğrudan savaşa girmesi, Batı ittifakı için büyük bir kriz anlamına gelecekti.
15 Temmuz darbesinin ardından Washington gelişmeleri yakından izledi. Darbenin Yunanistan’daki askerî yönetimle bağlantısı kısa sürede ortaya çıktı. Ardından Ankara’nın askerî müdahale hazırlıkları başladı. Amerikan yönetimi diplomatik girişimlerle krizi kontrol altında tutmaya çalıştıysa da bunu başaramadı. 20 Temmuz sabahı Türk birlikleri adaya çıktı ve Kıbrıs’ta yeni bir dönem başladı.
Bugün bazı araştırmacılar, Kissinger’in Türkiye’nin müdahalesini engellemek istemediğini savunurken, bazıları ise Washington’un olayların bu noktaya geleceğini öngöremediğini ileri sürüyor. Ancak açıklanan resmî belgeler, ABD’nin temel önceliğinin NATO içindeki dengeleri korumak olduğunu açıkça gösteriyor. Washington’un bütün hesapları bu eksen etrafında şekillendi. Kıbrıs’taki insani dram ise büyük güçlerin jeopolitik hesaplarının gölgesinde kaldı.
Aradan geçen yıllar bize önemli bir gerçeği gösterdi. Kıbrıs meselesini yalnızca Ankara ile Lefkoşa veya Atina arasındaki bir anlaşmazlık olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu sorun aynı zamanda Londra’nın, Washington’un, Birleşmiş Milletler’in ve NATO’nun da içinde olduğu uluslararası bir denklemdir. Bu nedenle Kıbrıs’ta yaşananları anlamak isteyen herkesin, yalnızca adaya değil, dönemin dünya siyasetine de bakması gerekir.
JOHNSON MEKTUBU’NUN GÖLGESİ… TÜRKİYE 1974’E HANGİ DERSLERİ ALARAK GİRDİ?

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın neden 1974 yılında gerçekleştirildiğini anlayabilmek için, takvimi on yıl daha geriye çevirmek gerekir. Çünkü Ankara’nın hafızasında silinmeyen bir tarih vardı: 5 Haziran 1964. O gün ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’ın, dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup, yalnızca Türk-Amerikan ilişkilerini değil, Türkiye’nin güvenlik anlayışını da derinden etkiledi.
1963’te başlayan toplumlar arası çatışmalar üzerine Türkiye, Kıbrıs’a askerî müdahaleyi ciddi biçimde değerlendirmişti. Ancak Washington’dan gelen mektup, Ankara’da adeta soğuk duş etkisi yarattı. Johnson, Türkiye’nin tek taraflı bir harekâtının NATO içinde ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor, kullanılacak Amerikan silahları konusunda da uyarılarda bulunuyordu. Daha da önemlisi, böyle bir müdahale sonrasında Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı harekete geçmesi hâlinde, NATO’nun otomatik olarak Türkiye’yi savunmak zorunda olmayabileceği yönünde ifadeler yer alıyordu.
Mektup Ankara’da büyük rahatsızlık yarattı. Başbakan İsmet İnönü’nün söylediği rivayet edilen, “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini alır.” sözü, yalnızca o günün değil, sonraki yılların dış politika anlayışını da etkileyen tarihî bir çıkış olarak hafızalara kazındı.
Türkiye, 1964’te müdahale edemedi.
Ancak o süreçten önemli dersler çıkardı.
Savunma sanayisinin güçlendirilmesi gerektiği görüldü.
Dış politikada tek bir müttefike bağımlı kalmanın riskleri daha açık biçimde anlaşıldı.
Kıbrıs konusunda uluslararası hukukun ve garantörlük sisteminin daha ayrıntılı değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıktı.
İşte bu nedenle, 1974 yılına gelindiğinde Ankara, on yıl öncesine göre çok daha hazırlıklıydı. Diplomatik girişimler yine yapıldı. Önce İngiltere ile ortak hareket edilmesi istendi. Ancak bu girişim sonuçsuz kalınca Türkiye, Garanti Antlaşması’ndan doğan haklarını kullanarak askerî harekât başlatma kararı aldı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Johnson Mektubu’nun yalnızca diplomatik bir yazışma olmadığı açıkça görülmektedir. O mektup, Türkiye’nin güvenlik politikalarında yeni bir dönemin başlangıcı olmuş, savunma anlayışından dış politikaya kadar birçok alanda kalıcı izler bırakmıştır.
Kıbrıs Harekâtı’nı anlamak isteyenlerin, 20 Temmuz 1974 kadar 5 Haziran 1964’ü de iyi bilmesi gerekir. Çünkü tarih bazen cephede değil, devlet başkanlarının masasında yazılan birkaç sayfalık mektupla yön değiştirir.
RAUF DENKTAŞ… AVRUPA’NIN TAM OLARAK TANIYAMADIĞI BİR MÜZAKERECİ

Kıbrıs meselesi konuşulduğunda akla gelen ilk isimlerden biri hiç kuşkusuz Rauf Denktaş’tır. Avrupa basınının önemli bir bölümü onu yıllarca “uzlaşmaz lider” olarak tanıttı. Türk kamuoyunun büyük bölümü ise Kıbrıs Türklerinin haklarını kararlılıkla savunan bir devlet adamı olarak gördü. Aradan geçen yıllar gösterdi ki, Denktaş’ı tek bir sıfatla anlatmak mümkün değildir. Çünkü o, yalnızca bir siyasetçi değil, aynı zamanda bir hukukçu, iyi bir hatip ve yıllarını müzakere masalarında geçirmiş bir diplomasi ustasıydı.
Rauf Denktaş, hukuk eğitimini tamamladıktan sonra savcılık yaptı, ardından avukatlığa geçti. Daha genç yaşlarda Kıbrıs Türk toplumunun haklarını savunmaya başladı. O yıllarda adada yaşanan gelişmeleri yakından izliyor, Türk toplumunun geleceğinin yalnızca günlük siyasetle değil, uluslararası hukuk zemininde korunabileceğine inanıyordu. Bu anlayış, ilerleyen yıllarda onun bütün siyasi hayatına yön verdi.
1960 Cumhuriyeti’nin kurulması sırasında da, sonrasında başlayan toplumlar arası krizlerde de Denktaş hep ön plandaydı. Türk toplumunun siyasi temsilcilerinden biri olarak Londra’da, Lefkoşa’da, New York’ta ve Cenevre’de sayısız görüşmeye katıldı. Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütülen müzakerelerde Türk tezini anlatan en etkili isimlerden biri hâline geldi.
Avrupa’da ise farklı bir algı oluştu. Özellikle 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesinden sonra Denktaş, birçok Batılı gazetede çözüme engel olan lider olarak gösterildi. Oysa onun savunduğu temel görüş oldukça açıktı. Denktaş, iki halkın siyasi eşitliği kabul edilmeden kalıcı bir anlaşmanın mümkün olmayacağını söylüyordu. Rum tarafı ise uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamlılığını esas alıyordu. İşte yıllarca süren görüşmelerin en önemli çıkmazlarından biri de bu farklı yaklaşımdı.
Rauf Denktaş’ın en dikkat çekici özelliklerinden biri de güçlü hafızası ve hukuk bilgisiydi. Müzakere masasında yalnızca siyasi söylemler kullanmaz, imzalanan anlaşmaları, Birleşmiş Milletler kararlarını ve uluslararası hukuk kurallarını ayrıntılarıyla gündeme getirirdi. Bu nedenle onu yakından tanıyan birçok yabancı diplomat, Denktaş’ın son derece hazırlıklı bir müzakereci olduğunu kabul etmiştir. Aynı diplomatların önemli bir bölümü, Rum liderler için de benzer değerlendirmeler yapmıştır. Kıbrıs müzakereleri, uzun yıllar boyunca iki güçlü siyasi iradenin karşı karşıya geldiği zorlu bir diplomasi alanı olmuştur.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Rauf Denktaş hakkında farklı görüşler ileri sürülebilir. Ancak üzerinde herkesin birleştiği bir gerçek vardır. O da, Denktaş’ın Kıbrıs tarihinin en etkili siyasi aktörlerinden biri olduğudur. Onu anlamadan Kıbrıs meselesini anlamak mümkün değildir. Aynı şekilde Makarios’u, Glafkos Klerides’i, Dr. Fazıl Küçük’ü ve diğer liderleri tanımadan da bu tarih eksik kalacaktır.
Gazetecilik, kişileri kahraman ya da suçlu ilan etme mesleği değildir. Gazeteciliğin görevi, o kişilerin yaşadıkları dönemde hangi rolü üstlendiklerini doğru biçimde anlatmaktır. Rauf Denktaş da, Kıbrıs tarihinin tartışılmaya devam edecek en önemli isimlerinden biri olarak, bu yaklaşımı hak etmektedir.
MASANIN ÖTEKİ TARAFINDA NASIL BİR LİDER VARDI?

Gazetecilik mesleğinde bazen öyle insanlarla karşılaşırsınız ki, onlar hakkında yazılanları okumak başka, aynı masada oturup konuşmak bambaşka bir tecrübe olur. Rauf Denktaş da benim için böyle isimlerden biriydi. Yıllar içinde kendisiyle birkaç kez görüşme ve röportaj yapma fırsatı buldum. Her buluşmamızda dikkatimi çeken ilk özellik, konuya ne kadar hâkim olduğu ve en küçük ayrıntıyı bile yıllar öncesine kadar hatırlayabilmesiydi.
Denktaş, konuşurken yalnızca düşüncelerini anlatmazdı. Tarih verirdi, belge gösterirdi, imzalanan anlaşmaların maddelerini tek tek hatırlatırdı. Bazen bir gazeteci olarak soru sormakta zorlandığım olurdu. Çünkü daha sorumu tamamlamadan, hangi konuya geleceğimi tahmin eder ve cevabını hukukî dayanaklarıyla birlikte vermeye başlardı. Bu yönüyle yalnızca bir siyasetçi değil, müzakere masasında yetişmiş güçlü bir hukukçuydu.
Avrupa basını uzun yıllar onu “uzlaşmaz lider” olarak tanımladı. Bu değerlendirmeyi yapan gazetecilerin önemli bir bölümünün, Denktaş’ı uzun uzun dinleme fırsatı bulduğunu ise sanmıyorum. Benim gördüğüm Denktaş, görüşlerinden kolay vazgeçmeyen ama karşısındaki kişiyi dikkatle dinleyen bir müzakereciydi. Elbette sert tartışmalar yaşanıyordu. Ancak konuşmalarının temelinde mutlaka bir hukukî gerekçe bulunurdu. Onu anlamak için sloganlara değil, anlattığı gerekçelere kulak vermek gerekiyordu.
Bir röportajımız sırasında bana söylediği şu cümleyi hiç unutmadım: “Müzakere masasına oturuyorsanız, önce kendi halkınızın haklarını koruyacaksınız. Bunu yaparken de karşı tarafı dinlemeyi bileceksiniz.” Aradan uzun yıllar geçti. Bugün geriye dönüp baktığımda, bu sözün yalnızca Kıbrıs için değil, uluslararası diplomasinin bütünü için geçerli olduğunu düşünüyorum.
Rauf Denktaş’la yaptığım görüşmelerde dikkatimi çeken bir başka nokta da şuydu. Geçmişte yaşanan acıları anlatırken duygularını gizlemiyordu. Ancak konuşmayı mutlaka geleceğe getiriyordu. “Bir gün bu mesele çözülecek.” derdi. Nasıl çözüleceği konusunda kendi görüşleri vardı ama çözüm arayışından hiçbir zaman vazgeçmediğini hissettirirdi. Bu yönü, kamuoyunda çizilen sert lider portresinden daha farklı bir tablo ortaya koyuyordu.
Gazetecilik bana önemli bir ders verdi. Bir siyasetçiyi gerçekten tanımak istiyorsanız, onun hakkında yazılanları okumak yetmez. Aynı masaya oturacak, sorular soracak ve cevaplarını sabırla dinleyeceksiniz. Benim Rauf Denktaş’tan edindiğim izlenim de tam olarak buydu. Onu herkes gibi değerlendirebilirsiniz. Katılabilirsiniz ya da eleştirebilirsiniz. Ama Kıbrıs tarihindeki yerini inkâr edemezsiniz.
Benim arşivimde bulunan Rauf Denktaş röportajları ve birlikte çekilmiş fotoğraflar, yalnızca meslek hayatımın hatıraları değildir. Aynı zamanda Kıbrıs meselesinin en önemli aktörlerinden biriyle yapılan gazetecilik tanıklıklarıdır. Aradan yıllar geçse de o sohbetlerin birçok ayrıntısını bugün hâlâ ilk günkü canlılığıyla hatırlıyorum.
DR. FAZIL KÜÇÜK… KIBRIS TÜRKLERİNİN SESSİZ LİDERİ NEDEN GÖLGEDE KALDI?

Kıbrıs Türklerinin yakın tarihi anlatılırken, ilk akla gelen isim çoğu zaman Rauf Denktaş olur. Oysa Denktaş’tan önce, Türk toplumunun sesi olmayı başaran bir başka isim vardı. O isim, Dr. Fazıl Küçük’tü. Bugün birçok kişi onu yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak hatırlıyor. Oysa Dr. Küçük’ün mücadelesi çok daha önce başlamış, Kıbrıs Türk toplumunun siyasi ve sosyal örgütlenmesinde belirleyici bir rol oynamıştı.
Doktor olarak görev yaptığı yıllarda köy köy dolaşan Dr. Fazıl Küçük, yalnızca hastalarını tedavi etmiyor, aynı zamanda Türk toplumunun sorunlarını da yakından dinliyordu. Eğitimden sağlığa, ekonomik sıkıntılardan siyasal temsil meselesine kadar birçok konuda yazılar yazıyor, gazeteler çıkarıyor ve toplumun sesi olmaya çalışıyordu. O yıllarda Kıbrıs Türklerinin en büyük sıkıntılarından biri, seslerini duyurabilecek güçlü bir temsil mekanizmasına sahip olmamalarıydı.
İngiliz sömürge yönetimi döneminde başlayan siyasi faaliyetleri, onu kısa sürede Türk toplumunun doğal liderlerinden biri hâline getirdi. Rum toplumunda Başpiskopos Makarios nasıl öne çıkıyorsa, Türk toplumunda da Dr. Fazıl Küçük aynı ağırlığa sahipti. Ancak iki liderin yöntemleri farklıydı. Makarios dinî kimliğiyle de öne çıkarken, Dr. Küçük daha çok sivil ve siyasi mücadeleyi tercih etti.

1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda, anayasa gereği Cumhurbaşkanı Rum, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ise Türk olacaktı. Bu göreve Dr. Fazıl Küçük seçildi. Böylece Kıbrıs Türkleri ilk kez uluslararası alanda tanınan bir devletin yönetiminde en üst düzeyde temsil edilmiş oldu. Ancak ortaklık uzun ömürlü olmadı. 1963 yılında başlayan anayasa krizi ve ardından gelen toplumlar arası çatışmalar, genç cumhuriyetin temelini sarstı.
Dr. Fazıl Küçük, bu zor dönemde tansiyonu düşürmeye çalışan isimlerden biri olarak öne çıktı. Türk toplumunun haklarını savunurken, diyalog kapısının tamamen kapanmaması gerektiğini de dile getiriyordu. Ancak şartlar her geçen gün ağırlaşıyor, karşılıklı güvensizlik büyüyordu. Silahların konuşmaya başladığı bir ortamda, siyasetçilerin etkisi de giderek azalıyordu.
Daha sonraki yıllarda Kıbrıs Türk siyasetinde Rauf Denktaş ön plana çıktı. Uluslararası müzakerelerin en önemli aktörü hâline gelen Denktaş’ın uzun siyasi hayatı, doğal olarak Dr. Fazıl Küçük’ün tarihî rolünü zaman zaman gölgede bıraktı. Oysa bugün Kıbrıs Türk toplumunun geçmişine dönüp bakıldığında, Dr. Küçük’ün attığı adımların, daha sonraki siyasi mücadelenin temel taşlarını oluşturduğu açıkça görülmektedir.
Tarih bazen yüksek sesle konuşanları öne çıkarır, bazen de sessiz ama kalıcı iz bırakanları arka planda bırakır. Dr. Fazıl Küçük, ikinci grupta yer alan liderlerden biridir. Kıbrıs Türk toplumunun siyasi kimliğinin oluşmasında oynadığı rol, yalnızca yaşadığı dönemi değil, sonraki kuşakları da etkilemiştir. Bu nedenle Kıbrıs tarihini anlatırken, onu yalnızca bir devlet görevlisi olarak değil, toplumunu örgütleyen ve temsil eden öncü bir lider olarak da değerlendirmek gerekir.
GLAFKOS KLERİDES… DOST MUYDU, RAKİP MİYDİ? YOKSA BARIŞI EN ÇOK İSTEYEN LİDERLERDEN BİRİ MİYDİ?

Kıbrıs meselesi yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam ediyor. Bu uzun süreçte yüzlerce siyasetçi geldi geçti. Ancak bazı isimler vardır ki, adeta Kıbrıs tarihinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Rum tarafında bu isimlerden biri hiç kuşkusuz Glafkos Klerides’tir. Türk kamuoyu onu çoğu zaman Rauf Denktaş’ın en büyük siyasi rakibi olarak tanıdı. Oysa müzakere masasına oturduklarında ortaya çıkan tablo, gazetelere yansıyan görüntüden çok daha farklıydı.
Klerides, hukuk eğitimi almış, II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Hava Kuvvetleri’nde görev yapmış, Almanlara esir düşmüş ve savaş sonrasında siyasete atılmış bir isimdi. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Temsilciler Meclisi Başkanlığı görevini üstlendi. Makarios’un yurtdışında bulunduğu dönemlerde Cumhurbaşkanlığı görevini vekâleten yürüttü. Kıbrıs sorununu yalnızca siyasi değil, hukukî yönüyle de çok iyi bilen liderlerden biri olarak tanındı.
Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides yıllarca aynı masanın iki tarafında oturdular. Birbirlerine sert eleştiriler yönelttikleri zamanlar da oldu, görüşmelerin tamamen çıkmaza girdiği dönemler de yaşandı. Buna rağmen iki lider arasında kişisel saygının hiçbir zaman tamamen kaybolmadığını söyleyen diplomatların sayısı az değildir. Çünkü her ikisi de Kıbrıs gerçeğinin, sloganlarla değil, uzun ve sabır isteyen müzakerelerle çözülebileceğini biliyordu.
Avrupa basını çoğu zaman Klerides’i uzlaşmaya açık, Denktaş’ı ise daha katı bir lider olarak tanıttı. Türk tarafı ise aynı dönemde tam tersini savundu ve Rum yönetiminin siyasi eşitliği kabul etmediğini ileri sürdü. Gerçek ise her zamanki gibi daha karmaşıktı. Tarafların kırmızı çizgileri birbirinden çok farklıydı. Rum tarafı uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamlılığını esas alırken, Türk tarafı iki halkın siyasi eşitliğinin kabul edilmesini vazgeçilmez şart olarak görüyordu. Bu iki yaklaşım yıllarca ortak bir zeminde buluşamadı.
2004 yılında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın hazırladığı çözüm planı işte bu nedenle büyük önem taşıyordu. Uzun müzakerelerin ardından hazırlanan plan referanduma sunuldu. Kıbrıs Türkleri çoğunlukla “evet” dedi. Rum tarafı ise büyük çoğunlukla “hayır” oyu kullandı. Böylece yıllardır üzerinde çalışılan çözüm girişimi sonuçsuz kaldı. Bu referandum, Kıbrıs tarihinde yalnızca siyasi değil, psikolojik bir dönüm noktası da oldu. Çünkü taraflar birbirlerine olan güvenlerini bir kez daha sorgulamaya başladılar.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Klerides ile Denktaş’ın yalnızca iki rakip lider olmadıkları daha iyi anlaşılıyor. Onlar aynı zamanda yarım asırlık Kıbrıs meselesinin yükünü omuzlarında taşıyan iki deneyimli müzakereciydi. Başarılı oldukları kadar başarısız oldukları dönemler de yaşandı. Ancak ikisini de anlamadan Kıbrıs müzakerelerinin neden sonuç vermediğini anlamak mümkün değildir.
2004 REFERANDUMU… TÜRKLER “EVET” DEDİ, RUMLAR NEDEN “HAYIR” DEDİ?

Kıbrıs meselesinin en önemli dönüm noktalarından biri, hiç şüphesiz 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan referandumdur. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın uzun müzakereler sonunda hazırladığı kapsamlı çözüm planı, adanın her iki kesiminde de halkın oyuna sunuldu. Sonuç ise yalnızca Kıbrıs’ı değil, Avrupa Birliği’ni ve uluslararası toplumu da şaşırttı.
Referandum öncesinde aylar süren yoğun bir diplomasi trafiği yaşandı. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve garantör ülkeler çözüm için büyük çaba harcadı. Planın kabul edilmesi hâlinde birleşik bir Kıbrıs’ın, birkaç gün sonra Avrupa Birliği’ne tek devlet olarak katılması öngörülüyordu. Dünyanın gözü bu referanduma çevrilmişti.
Sandıklar açıldığında beklenmedik bir tablo ortaya çıktı. Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Türk seçmenlerin büyük çoğunluğu plana “evet” dedi. Güney Kıbrıs’ta yaşayan Rum seçmenlerin büyük çoğunluğu ise “hayır” oyu kullandı. Böylece yıllardır üzerinde çalışılan çözüm planı yürürlüğe giremeden rafa kaldırıldı.
Peki neden?
Rum tarafı, planın güvenlik, mülkiyet ve Türk askerinin adadaki varlığı konusunda yeterli güvence sağlamadığını savundu. Birçok Rum siyasetçi, çözümün aceleye getirildiğini ve gelecekte yeni sorunlar doğurabileceğini ileri sürdü. Dönemin Rum lideri Tasos Papadopulos’un referandum öncesinde yaptığı duygusal televizyon konuşması da kamuoyunu önemli ölçüde etkiledi.
Türk tarafında ise farklı bir hava vardı. Uzun yıllardır uygulanan uluslararası izolasyonun sona ereceği, doğrudan ticaretin başlayacağı ve Kuzey Kıbrıs’ın dünyaya açılacağı beklentisi güçlüydü. Bu nedenle referandum, yalnızca bir siyasi tercih değil, aynı zamanda geleceğe dair bir umut olarak görüldü.
Referandumun ardından Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs’ı bütün ada adına üye kabul etti. Ancak Avrupa Birliği müktesebatı, fiilen Kuzey Kıbrıs’ta uygulanmadı. Bu durum, Kıbrıs meselesine yeni bir boyut kazandırdı. Türk tarafında, “Biz çözümü destekledik ama yine de ödüllendirilmedik.” düşüncesi yaygınlaştı. Rum tarafı ise uluslararası alanda tanınan devlet olmanın sağladığı diplomatik avantajı korumaya devam etti.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, 2004 referandumu yalnızca kaçırılmış bir fırsat olarak değil, iki toplumun geleceğe bakışındaki farklılıkları gösteren tarihî bir dönüm noktası olarak da değerlendiriliyor. O gün verilen oylar, aslında sadece Annan Planı’na değil, tarafların birbirlerine duyduğu güvene de verilmiş bir cevaptı.
Aradan geçen yıllar gösterdi ki, Kıbrıs’ta kalıcı çözüm yalnızca uluslararası planlarla sağlanamıyor. Çözümün başarılı olabilmesi için, adada yaşayan iki toplumun da kendisini güvende hissedeceği ortak bir zeminin oluşturulması gerekiyor. İşte bugüne kadar en zor başarılan şey de bu oldu.
AVRUPA BİRLİĞİ KIBRIS’TA TARAFSIZ KALABİLDİ Mİ? BRÜKSEL’İN HÂLÂ CEVAP VEREMEDİĞİ SORU

Kıbrıs meselesi yarım asırdır yalnızca Türkiye ile Yunanistan’ın sorunu değildir. Birleşmiş Milletler’in, İngiltere’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve son yirmi yıldır Avrupa Birliği’nin de doğrudan ilgilendiği uluslararası bir dosyadır. Özellikle Güney Kıbrıs’ın 1 Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliği’ne üye olmasıyla birlikte, Kıbrıs sorunu aynı zamanda Avrupa Birliği’nin de iç meselesi hâline geldi.
İşte tartışmalar da bu noktada başladı.
Çünkü referandumda Kıbrıs Türkleri büyük çoğunlukla “evet”, Rumlar ise büyük çoğunlukla “hayır” demesine rağmen, Avrupa Birliği üyeliği yalnızca uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinden gerçekleşti. Kuzey Kıbrıs ise Avrupa Birliği toprağı kabul edilmesine rağmen, Birlik hukukunun fiilen uygulanmadığı bir bölge olarak kaldı.
Türk tarafı yıllardır şu soruyu soruyor: “Çözüm planına destek veren taraf biz olduğumuza göre, neden verilen sözler yerine getirilmedi?”
Rum tarafının cevabı ise farklı.
Onlara göre Avrupa Birliği, uluslararası hukuka uygun davranmış, yalnızca tanınan devleti üye olarak kabul etmiştir. Çözümün gerçekleşmemesinin sorumluluğunu ise Türk askerinin adadaki varlığına ve siyasi anlaşmazlıkların devam etmesine bağlamaktadır.
Gerçek şu ki, Avrupa Birliği bu konuda hiçbir zaman iki tarafı da tamamen tatmin edemedi.
Türk tarafı Brüksel’i tarafsız davranmamakla eleştiriyor.
Rum tarafı ise Avrupa Birliği’nin kendisine yeterince güçlü destek vermediğini zaman zaman dile getiriyor.
Yani eleştiriler farklı olsa da memnun olan taraf yok.
Bunun en önemli nedeni, Avrupa Birliği’nin siyasi bir birlik olmasının yanında, üye devletlerinin ulusal çıkarlarını da gözetmek zorunda olmasıdır. Kıbrıs konusunda alınan birçok karar, yalnızca hukukî değerlendirmelerle değil, diplomatik ve siyasi dengelerle de şekillenmiştir.
Bugün Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen kararlar incelendiğinde, Kuzey Kıbrıs’ın tanınmasına sıcak bakılmadığı açıkça görülmektedir. Buna karşılık Avrupa Birliği belgelerinde, Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik gelişiminin desteklenmesi ve iki toplum arasındaki temasların artırılması yönünde çeşitli programlara da yer verilmektedir.
Bütün bunlar gösteriyor ki, Avrupa Birliği de Kıbrıs konusunda kesin ve kalıcı bir çözüm üretebilmiş değildir.
Belki de en dikkat çekici gerçek şudur:
Aradan geçen elli yılı aşkın süreye rağmen, Kıbrıs konusunda herkes karşı taraftan fedakârlık bekliyor; ancak kendi toplumuna aynı fedakârlığı anlatmakta zorlanıyor.
İşte bu yüzden Kıbrıs meselesi yalnızca diplomatik bir sorun değil, aynı zamanda cesaret isteyen bir liderlik sınavıdır.
Belki de bundan sonra sorulması gereken soru şudur:
Barışı gerçekten istemek yeterli midir?
Yoksa barış için kendi toplumuna zor gerçekleri anlatabilecek liderlere mi ihtiyaç vardır?
Tarih, bu sorunun cevabını henüz verebilmiş değildir.
KIBRIS’TA REKABET, SOFRAYA KADAR UZANIYOR

Kıbrıs’taki anlaşmazlık, yalnızca sınırlar ve siyasetle sınırlı değil. Zaman zaman ekonomi, ticaret ve hatta sofralara kadar uzanan ilginç örnekler de yaşanıyor. Bunların en bilineni ise “hellim-hallumi” tartışmasıdır.
Hellim peyniri bile yıllardır iki taraf arasındaki anlaşmazlığın simgelerinden biri olmayı sürdürüyor. Rum yönetimi, “Hallumi” adını tek başına sahiplenmek isterken, Kıbrıs Türk tarafı bunun adanın ortak kültürel mirası olduğunu savunuyor.
Bu anlaşmazlık öyle bir noktaya ulaştı ki, Avrupa Birliği ile Kanada arasında imzalanması planlanan milyarlarca euroluk CETA Ticaret Anlaşması bile Rum Parlamentosu’nun vetosuyla karşı karşıya kaldı.
KIBRIS’TAKİ ANLAŞMAZLIK TİCARETE DE YANSIYOR

Kıbrıs meselesi yalnızca sınırlar, askerî güvenlik ve siyasi egemenlik tartışmalarından ibaret değil. Ada üzerindeki anlaşmazlık, zaman zaman ekonomi, ticaret ve uluslararası hukuk alanlarına da taşınıyor.
Bunun en ilginç örneklerinden biri, Türklerin “hellim”, Rumların ise “hallumi” adını verdiği ünlü Kıbrıs peyniridir.
Rum yönetimi, bu ürünün yalnızca Rum tarafına ait bir coğrafi işaret olarak tescil edilmesini isterken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bunun iki toplumun ortak kültürel mirası olduğunu savundu. Tartışma yıllarca Avrupa Birliği kurumlarını meşgul etti.
Sorun daha sonra Avrupa Birliği ile Kanada arasında imzalanması planlanan Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA) görüşmelerine kadar uzandı. Rum Parlamentosu, “Hallumi” adının yeterince korunmadığını öne sürerek anlaşmaya onay vermeyen ilk AB ülkesi oldu. Böylece Kıbrıs’taki bir anlaşmazlık, yalnızca ada sınırlarını değil, Avrupa Birliği’nin uluslararası ticaret politikasını da etkileyen bir konu hâline geldi.
Bu örnek, Kıbrıs meselesinin yalnızca geçmişte yaşanmış bir siyasi kriz olmadığını; bugün de ekonomi, ticaret, kültürel miras ve uluslararası hukuk alanlarında etkisini sürdürdüğünü gösteriyor.
Kıbrıs meselesinin yalnızca ada içinde değil, uluslararası ticaret ve diplomasi alanında da nasıl yankı bulduğunu gösteren bu örnek, aslında Avrupa’nın Kıbrıs’a bakışını anlamak açısından da önemlidir. Çünkü Avrupa kamuoyu, yıllar boyunca Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeleri çoğu zaman kendi basınının aktardığı bilgilerle değerlendirdi.
Peki Avrupa basını, özellikle de Hollanda basını, Kıbrıs’ı nasıl gördü? Hangi gerçekleri öne çıkardı, hangilerini yeterince yansıtamadı?
HOLLANDA KIBRIS’A NASIL BAKTI? AVRUPA BASINI ELLİ YIL BOYUNCA NE GÖRDÜ, NEYİ GÖREMEDİ?

Kıbrıs meselesi yalnızca adada yaşayan Türkleri ve Rumları ilgilendiren bir konu olmadı. 1974’ten sonra Avrupa’nın hemen bütün gazeteleri bu gelişmeleri manşetlerine taşıdı. Hollanda basını da bunların arasında önemli bir yer tuttu. De Telegraaf, NRC Handelsblad, De Volkskrant, Trouw ve diğer gazeteler, Kıbrıs’taki gelişmeleri düzenli olarak okuyucularına aktardı. Ancak yıllar içinde oluşan haber dili incelendiğinde, Avrupa kamuoyunun olaya çoğu zaman Güney Kıbrıs merkezli baktığı görülmektedir. Bunun en önemli nedeni, uluslararası toplumun yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıması ve haber kaynaklarının büyük bölümünün Rum yönetimi üzerinden şekillenmesiydi.
Bununla birlikte Hollandalı gazetecilerin tamamını aynı değerlendirmek de doğru olmaz. Adanın kuzeyine giderek Kıbrıs Türklerinin görüşlerini dinleyen, iki toplumun yaşadığı acıları birlikte aktarmaya çalışan gazeteciler de vardı. Son günlerde De Telegraaf’ta yayımlanan Maarten van Aalderen imzalı yazı da bu açıdan dikkat çekicidir. Meslektaşımız yalnızca Güney Kıbrıs’ta kalmamış, Kuzey Kıbrıs’a geçmiş, Türklerle görüşmüş ve onların düşüncelerine de yer vermiştir. Yazısında eksik bulduğumuz tarihî noktalar olsa da, olayın iki tarafını görmeye çalışması gazetecilik açısından önemlidir.
Avrupa basınında uzun yıllar boyunca dikkat çeken başka bir özellik daha vardı. Haberlerde çoğunlukla 1974 sonrasındaki gelişmelere geniş yer verilirken, 1963 ile 1974 arasında yaşanan toplumlar arası çatışmalar çok daha sınırlı biçimde ele alındı. Bunun doğal sonucu olarak Avrupa kamuoyunda Kıbrıs meselesinin başlangıç tarihi çoğu zaman 20 Temmuz 1974 olarak algılandı. Oysa tarih, yalnızca sonucun anlatılmasıyla anlaşılmaz. O sonuca götüren gelişmeler bilinmeden yapılan değerlendirmeler ister istemez eksik kalır.
Gazetecilik mesleğinde yarım asrı geride bırakmış biri olarak şuna inanıyorum: Bir olayı doğru anlatabilmek için yalnızca görüneni yazmak yetmez. Görünmeyeni de araştırmak gerekir. Kıbrıs dosyasını hazırlamaktaki amacım da budur. Hiç kimseyi haklı ya da haksız ilan etmek değil; eksik bırakılmış tarihî halkaları tamamlamak ve okuyucunun kendi değerlendirmesini yapmasına yardımcı olmaktır. Çünkü gerçek gazetecilik, peşin hüküm vermek değil; bütün tarafları dinledikten sonra okuyucuya eksiksiz bilgi sunabilmektir.
SAVAŞLAR BİTER… PROPAGANDA YILLARCA DEVAM EDER

Silahların sustuğu gün savaş bitmiş sayılır. Ancak propaganda çok daha uzun yaşar. Kıbrıs bunun en belirgin örneklerinden biridir. 1974 yılında silah sesleri kesildi, ateşkes ilan edildi ve adada fiilî bir denge oluştu. Buna rağmen geçen elli yılı aşkın süre içinde taraflar yalnızca diplomasi masasında değil, uluslararası kamuoyunda da birbirlerini anlatmaya çalıştı. Herkes kendi yaşadığı acıları dünyaya duyurmak istedi. Kimi zaman gerçekler öne çıktı, kimi zaman ise eksik anlatılan olaylar toplumların hafızasında kalıcı izler bıraktı.
Avrupa basınını yıllardır takip eden bir gazeteci olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Kıbrıs konusunda yazılan haberlerin büyük bölümü, olayların tamamını değil, görünen kısmını aktardı. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Uluslararası tanınmışlık, haber kaynaklarına ulaşma kolaylığı ve diplomatik ilişkiler bunların başında geliyordu. Ancak gazetecilik açısından önemli olan, haberin kolay ulaşılan kısmını değil, eksik kalan tarafını da araştırmaktır.
İşte bu nedenle De Telegraaf’ta yayımlanan Maarten van Aalderen imzalı yazıyı dikkatle okudum. Meslektaşım, Kuzey Kıbrıs’a geçerek Türk tarafını da dinlemiş. Bu, takdir edilmesi gereken bir gazetecilik yaklaşımıdır. Ancak Kıbrıs gibi karmaşık bir dosyada birkaç gün süren bir geziyle bütün tarihî arka planı ortaya koymak mümkün değildir. Benim bu yazı dizisini hazırlamaktaki amacım da tam olarak budur. Van Aalderen’in yazdıklarına karşı çıkmak değil, eksik kalan tarihî halkaları tamamlamaktır.
Gazetecilik hayatım boyunca şuna inandım: Bir olayı anlamanın en doğru yolu, tarafları konuşturmak ve belgeleri birlikte okumaktır. Kıbrıs meselesi de bunun en güzel örneklerinden biridir. Rumların anlattıkları dinlenmeden gerçek ortaya çıkmaz. Türklerin yaşadıkları bilinmeden de gerçek tamamlanmış olmaz. Çünkü tarih, tek sesli değil, çok seslidir.
Belki de Kıbrıs’ın en büyük talihsizliği budur. Aynı olay, iki ayrı toplumun hafızasında iki ayrı hikâye olarak yaşamaya devam ediyor. Oysa geleceği kurabilmek için önce ortak bir tarih bilinci oluşturmak gerekir. Bu kolay değildir. Ama imkânsız da değildir. Avrupa’nın geçmişinde bunu başaran ülkeler vardır. Kıbrıs da bir gün aynı yolu seçebilir.
BÜLENT ECEVİT… “BİZ SAVAŞ İÇİN DEĞİL, BARIŞ İÇİN GİDİYORUZ” DERKEN NEYİ KASTEDİYORDU?

Kıbrıs Harekâtı denildiğinde akla gelen ilk siyasi isimlerden biri hiç kuşkusuz dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’tir. Türkiye’de yıllarca “Kıbrıs Fatihi” olarak anılan Ecevit, uluslararası kamuoyunda ise farklı değerlendirmelere konu oldu. Kimileri onu kararlı bir devlet adamı olarak gördü, kimileri ise aldığı kararları sert biçimde eleştirdi. Ancak hangi görüş benimsenirse benimsensin, 1974 yazında yaşanan gelişmelerin merkezindeki isimlerden biri olduğu tartışmasızdır.
15 Temmuz darbesinden sonra Ankara’da yapılan yoğun görüşmelerde Ecevit’in ilk tercihi askerî müdahale olmadı. Öncelikle garantör devletlerden biri olan Birleşik Krallık ile ortak hareket edilmesi için diplomatik girişimlerde bulundu. Londra’da yaptığı temaslardan sonuç alınamayınca, hükümet askerî seçeneği değerlendirmeye başladı. Türkiye’nin resmî açıklamalarında, müdahalenin amacının adadaki anayasal düzeni yeniden kurmak ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğini sağlamak olduğu vurgulandı.
Harekât başladıktan sonra Ecevit’in kullandığı “Biz aslında yalnız Türklere değil, Rumlara da barış götürmek için adaya gidiyoruz.” şeklindeki sözleri, Türkiye’de geniş yankı uyandırdı. Bu yaklaşım daha sonra “Kıbrıs Barış Harekâtı” adının da temel dayanaklarından biri oldu. Rum tarafı ise aynı gelişmeleri farklı değerlendirdi ve müdahalenin adanın kalıcı biçimde bölünmesine yol açtığını savundu. Aradan geçen yarım yüzyılda tarafların bu konudaki görüşleri değişmedi.
Bugün tarihçiler, Ecevit’in kararını değerlendirirken yalnızca 20 Temmuz sabahına değil, öncesinde yaşanan gelişmelere de dikkat çekiyor. 1963 olayları, 1964 Johnson Mektubu, 1967’de yaşanan krizler ve 15 Temmuz 1974 darbesi, Ankara’nın güvenlik değerlendirmelerinde önemli yer tuttu. Bu nedenle Kıbrıs Harekâtı’nı tek bir güne indirgemek, tarihî süreci eksik okumak anlamına gelir.
Bülent Ecevit’in siyasi mirası elbette yalnızca Kıbrıs’la sınırlı değildir. Ancak Kıbrıs, onun devlet adamlığı denildiğinde ilk akla gelen başlıklardan biri olmaya devam etmektedir. Kararı doğru ya da yanlış bulanlar olabilir. Fakat 1974 yazında aldığı kararın, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli dış politika ve güvenlik kararlarından biri olduğu konusunda geniş bir görüş birliği bulunmaktadır.
Benim gazetecilik hayatım boyunca tanıdığım devlet adamları arasında Bülent Ecevit’in ayrı bir yeri olmuştur. Kendisini yakından izleme ve görüşme fırsatı buldum. Bugün arşivimde bulunan birlikte çekilmiş fotoğrafımız, benim için yalnızca bir hatıra değildir. Aynı zamanda Türk siyasi tarihinin en kritik dönemlerinden birine tanıklık etmiş olmanın da sessiz bir belgesidir.
KIBRIS’A İLK GİTTİĞİM GÜN… HAFIZAMDA HÂLÂ İLK GÜNKÜ GİBİ DURUYOR
Gazetecilik hayatım boyunca dünyanın birçok ülkesine gittim.
Sayısız devlet adamıyla görüştüm.
Yüzlerce röportaj yaptım.
Ama bazı yolculuklar vardır ki, insanın hafızasında sadece bir haber olarak değil, bir hayat dersi olarak kalır.
Kıbrıs da benim için öyle oldu.
Adaya ilk ayak bastığım gün, gazetelerde okuduğum Kıbrıs ile karşımdaki Kıbrıs’ın aynı olmadığını hemen fark ettim.
Haritalarda çizilen sınırlar başka şey söylüyordu.
İnsanların yüzleri ise bambaşka…
Bir tarafta yıllardır yaşadığı evini kaybetmiş insanların hikâyeleri vardı.
Diğer tarafta çocukluğunu geride bırakmak zorunda kalan ailelerin…
Kiminle konuştuysam, önce geçmişi anlattı.
Sonra geleceği…
Ve ilginç olan şuydu…
Hemen herkes farklı şeyler söylüyor ama aynı cümlede buluşuyordu: “Bir daha savaş olmasın…”
Gazetecilik bana yıllar önce önemli bir şey öğretmişti.
Bir olayı anlamak için önce insanları dinleyeceksiniz.
Ben de öyle yaptım.
Türkleri dinledim.
Rumları dinledim.
Siyasetçileri dinledim.
Sokaktaki insanları dinledim.
Sonra kendi kendime şu soruyu sordum:
Acaba Kıbrıs meselesini bu kadar zorlaştıran gerçekten sadece siyaset miydi?
Yoksa geçmişin bıraktığı korkular mıydı?
Aradan yıllar geçti.
Kıbrıs’a bir kez daha gittim.
Sonra bir kez daha…
Her gidişimde yeni binalar gördüm.
Yeni yollar gördüm.
Yeni insanlar tanıdım.
Ama değişmeyen bir şey vardı.
Her iki tarafta da insanlar, geçmişi dün yaşanmış gibi anlatıyordu.
İşte o gün anladım ki…
Kıbrıs’ta zaman ilerliyor.
Ama hatıralar ilerlemiyor.
Belki de bu yüzden Kıbrıs meselesi yalnızca diplomatik bir sorun değildir.
Aynı zamanda bir hafıza meselesidir.
Ben, üç ayrı ziyaretimde bunu çok daha iyi gördüm.
Yaptığım röportajlarda da…
Sokakta karşılaştığım insanlarda da…
Resmî toplantılarda da…
Herkes aynı adada yaşıyor ama aynı geçmişi yaşamıyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs bana yalnızca bir haber konusu değil, gazeteciliğin en önemli derslerinden birini hatırlatıyor.
Bir olayın gerçeğini öğrenmek istiyorsanız…
Önce önyargılarınızı bir kenara bırakacaksınız.
Sonra bütün tarafları dinleyeceksiniz.
En sonunda da kararı okuyucuya bırakacaksınız.
Ben elli yılı aşkın gazetecilik hayatım boyunca hep bunu yapmaya çalıştım.
Kıbrıs’ta da…
Hollanda’da da…
Dünyanın başka ülkelerinde de…
Çünkü gazetecinin görevi hüküm vermek değildir.
Gerçeğin bütün parçalarını bir araya getirmektir.
KIBRIS’TA TANIK OLDUĞUM GÜNLER
Bu dosyayı hazırlarken yalnızca belgelere değil, Kıbrıs’ta yaptığım üç ziyaret sırasında tuttuğum notlara ve çektiğim fotoğraflara da yeniden döndüm. Aradan yarım asırdan fazla zaman geçmiş olsa da, bazı görüntüler hafızamdaki yerini hâlâ koruyor.
KIBRIS’TA BENİ EN ÇOK SUSTURAN YER ŞEHİTLİK OLDU

Gazetecilik hayatım boyunca çok olayın izini sürdüm.
Çok acılı olayları yerinde gördüm.
Ama Kıbrıs’ta beni en çok etkileyen yerlerden biri, Karaoğlanoğlu Şehitliği oldu.
Aradan çok kısa bir süre geçmişti.
Şehitliğin girişindeki asker nöbetini tutuyordu.
Mezarların üzerindeki çiçekler henüz solmamıştı.
Bazı aileler hâlâ yakınlarının mezarını ilk kez ziyaret ediyordu.
Ben ise gazeteci kimliğimle not almaya çalışıyor, ama bir yandan da gördüklerimi içime sindirmeye uğraşıyordum.
Şehitlikte dolaşırken insan ister istemez şunu düşünüyor:
Savaşlar haritaları değiştirebilir.
Ama geride bıraktığı acıları değiştiremez.
Bir mezar taşının önünde hangi milletten olduğunuzu unutuyorsunuz.
Orada artık sadece yarım kalmış hayatlar var.
Sessizlik var.
Ve geride kalanların gözyaşları…
Fotoğraf çektirdik.
Bugün o kareye baktığımda, yalnızca gençliğimi görmüyorum.
O günün atmosferini de yeniden yaşıyorum.
Gazetecilik bazen soru sormaktır.
Bazen belge toplamaktır.
Ama bazen de sadece susup gördüklerini hafızana kazımaktır.
Kıbrıs’ta en çok bunu yaptığımı hatırlıyorum.
TOPRAK HÂLÂ SICAK GİBİYDİ

Şehitlikte gezerken dikkatimi çeken başka bir ayrıntı daha vardı.
Mezarların çoğu henüz çok yeniydi.
Toprak yeni düzenlenmişti.
Çelenkler tazeydi.
İnsanlar alçak sesle konuşuyordu.
Sanki yüksek sesle konuşulursa, orada yatanları rahatsız edecekmiş gibi bir duygu hâkimdi.
O gün, gazeteciliğin yalnızca haber yazmak olmadığını bir kez daha anladım.
Bazen tarihin tam ortasında durur, hiçbir şey söylemeden sadece tanıklık edersiniz.
Yıllar geçti…
Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti.
Ama bugün Kıbrıs üzerine bu dosyayı hazırlarken, o şehitlikte hissettiğim sessizlik hâlâ kulaklarımda çınlıyor.
Belki de bu yüzden, bu dosyayı hazırlarken tek bir düşüncem vardı:
Kıbrıs’ın tarihini anlatırken, hiçbir annenin gözyaşını unutmamak…
BİR FOTOĞRAF… BAZEN BİN SAYFALIK TARİH KİTABINDAN DAHA FAZLA ŞEY ANLATIR
Gazetecilik mesleğinde bazen uzun röportajlar yaparsınız, bazen saatlerce süren toplantıları izlersiniz, bazen de tek bir fotoğraf, bütün anlatılanlardan daha güçlü bir belge hâline gelir. Kıbrıs konusunda yıllar içinde arşivimde biriken fotoğraflara her baktığımda bunu yeniden hissediyorum. O karelerde yalnızca devlet başkanları, siyasetçiler ya da törenler yok. Aynı zamanda yaşanmış bir dönemin tanıklığı var. Bir gazetecinin objektifinden geçen o anlar, bugün artık tarihin sessiz belgeleri hâline gelmiş durumda.

Bülent Ecevit ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafıma baktığımda yalnızca bir başbakanı görmüyorum. Türkiye’nin en kritik kararlarından birini almak zorunda kalan bir devlet adamını hatırlıyorum. Rauf Denktaş ile yaptığım röportajların fotoğraflarına baktığımda ise yalnızca bir lideri değil, yıllar boyunca aynı davayı anlatmaya çalışan, müzakere masalarında ülkesini temsil eden bir siyasetçiyi görüyorum. Gazetecilik işte tam burada farklılaşıyor. Çünkü fotoğraf makinesi sadece görüntüyü kaydetmiyor; dönemin ruhunu da geleceğe taşıyor.
Arşivlerime dönüp baktığımda şunu açıkça görüyorum: Gazetecilik, yalnızca haber yazmak değildir. Gazetecilik, yaşanan zamanı belgelemektir. Bugün elimde bulunan fotoğrafların önemli bir bölümü, artık tekrar çekilemeyecek karelerdir. O insanlar değişti, o şartlar değişti, o günler geride kaldı. Ama fotoğraf kaldı. İşte bu yüzden iyi bir arşiv, gazetecinin en büyük hazinesidir.
Yıllar boyunca Hollanda’da, Türkiye’de ve dünyanın farklı ülkelerinde yaptığım röportajlarda hep aynı ilkeye bağlı kaldım. Konuşan kişinin yalnızca söylediklerini değil, söyleyiş biçimini de anlamaya çalıştım. Çünkü bazen bir bakış, bazen bir sessizlik, bazen de röportaj bittikten sonra edilen birkaç cümle, haberin en önemli bölümünü oluşturur. Kıbrıs’ta yaptığım görüşmelerde de aynı duyguyu yaşadım. Resmî açıklamalar başka şey söylüyordu, insanların yüzleri ise bambaşka bir hikâye anlatıyordu.
Belki de bu nedenle bugün dönüp geçmişe baktığımda, en büyük zenginliğimin yazdığım haberlerden çok, sakladığım belgeler ve fotoğraflar olduğunu düşünüyorum. Çünkü onlar yalnızca benim değil, tarihin de hafızasıdır.
GAZETECİLİK BANA ŞUNU ÖĞRETTİ: TARİHİ KAZANANLAR DEĞİL, BELGELER YAZAR
Gazetecilik mesleğinde altmış yıla yaklaşan çalışma hayatım boyunca sayısız seçim izledim, darbeler gördüm, savaş bölgelerine gittim, krallarla da konuştum, cumhurbaşkanlarıyla da… Kimi zaman büyük sevinçlere, kimi zaman insanın içini acıtan trajedilere tanıklık ettim. Bütün bu yılların sonunda vardığım en önemli sonuç şudur: Tarihi siyasetçiler anlatır, ama gerçeği sonunda belgeler ortaya çıkarır. Bu yüzden hiçbir zaman tek kaynağa güvenmedim. Bir haber hazırlarken daima ikinci, üçüncü, hatta dördüncü kaynağı aradım. Çünkü gazetecinin görevi bir tarafı haklı çıkarmak değil, gerçeği mümkün olduğu kadar eksiksiz ortaya koymaktır.
Kıbrıs konusunda da aynı yolu izledim. Türk tarafını dinledim. Rum tarafını dinledim. Birleşmiş Milletler’in raporlarını okudum. Avrupa Birliği’nin açıklamalarını takip ettim. Hollanda gazetelerinin olaya nasıl baktığını yıllarca izledim. Sonunda gördüm ki, herkes aynı olayları anlatıyor ama farklı cümlelerle… Aynı tarih, farklı hafızalarda bambaşka anlamlar kazanıyor. İşte gazetecinin en zor görevi de burada başlıyor. O farklı anlatımların arasından gerçeğin izini bulabilmek…
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs konusunda yazılan birçok makalenin ortak bir eksikliği olduğunu düşünüyorum. Olaylar çoğu zaman sonuçlarıyla anlatılıyor. Oysa sonuçları doğuran sebepler yeterince incelenmiyor. 1974 anlatılıyor ama 1963 unutuluyor. Darbe anlatılıyor ama darbeye giden süreç ihmal ediliyor. Göç anlatılıyor ama göçe neden olan gelişmeler çoğu zaman birkaç satırla geçiliyor. Tarih, bu şekilde anlatıldığında eksik kalıyor.
Bu yazı dizisini hazırlamaktaki amacım kimseyi ikna etmek değildir. Okuyucunun yerine karar vermek gibi bir niyetim de yok. Ben sadece yıllardır eksik bırakıldığını düşündüğüm sayfaları tamamlamaya çalışıyorum. Çünkü gazetecilik bana, gerçeğin tek renkten oluşmadığını öğretti. Her olayın görünen yüzü vardır, bir de görünmeyen tarafı… İkisini birlikte görmeden sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün değildir.
Yıllar önce mesleğe ilk başladığım günlerde bana söylenen bir cümleyi hiç unutmadım. “Gazeteci, herkesin gördüğünü yazan değil; kimsenin fark etmediğini araştıran kişidir.”
Belki de bu yüzden bugün hâlâ aynı heyecanla çalışıyorum. Kıbrıs dosyasını hazırlarken de tek hedefim budur. Bilinenleri tekrarlamak değil, eksik bilinenleri gün ışığına çıkarmak…
KIBRIS’TAN AYRILIRKEN… AKLIMDA KALAN TEK ŞEY TOPRAK DEĞİL, İNSANLARDI.
Gazetecilik hayatım boyunca birçok ülkeden ayrılırken valizimde kupürler, notlar ve fotoğraflar taşıdım. Kıbrıs’tan dönerken ise bunlara bir şey daha eklendi; insanların anlattıkları… Çünkü adada konuştuğum herkes, hangi tarafta yaşarsa yaşasın, bana önce yaşadığı acıları anlattı. Rumlarla konuştuğumda da aynı duyguyu hissettim, Türklerle konuştuğumda da… Herkes geçmişten söz ediyor, herkes kaybettiklerini anlatıyordu. Fakat dikkatimi çeken ortak nokta şuydu: Hiç kimse çocuklarının aynı acıları yaşamasını istemiyordu. Belki de Kıbrıs’ın geleceği için en büyük umut burada yatıyordu.
Gazetecilik, insana sadece soru sormayı öğretmez. Aynı zamanda dinlemeyi de öğretir. Kıbrıs’ta geçirdiğim günlerde bunu bir kez daha anladım. Devlet başkanlarını dinledim, bakanları dinledim, müzakerecileri dinledim. Ama en az onlar kadar, kahvede oturan yaşlı bir Kıbrıslının anlattıkları da önemliydi. Çünkü tarih yalnızca devlet arşivlerinde yazılmaz. Tarih, bazen evinin anahtarını hâlâ cebinde taşıyan yaşlı bir insanın hafızasında yaşar. Bazen de yıllardır göremediği komşusunu anlatırken gözleri dolan bir annenin sessizliğinde saklıdır.
Kıbrıs bana bir gerçeği daha öğretti. Barış anlaşmaları imzalanabilir, ateşkesler yapılabilir, sınırlar çizilebilir. Fakat insanların kalplerindeki duvarları yıkmak, resmî belgeleri imzalamaktan çok daha zordur. Bunun için zamana ihtiyaç vardır. Güvene ihtiyaç vardır. En önemlisi de birbirini dinlemeye ihtiyaç vardır. Gazetecilikte olduğu gibi, barışta da önce dinlemeyi bilmek gerekir.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs benim için yalnızca haber yaptığım bir ada değildir. Orası, tarihin ne kadar karmaşık olduğunu bana yeniden öğreten bir okul gibidir. Hiçbir olayın tek cümleyle açıklanamayacağını, hiçbir toplumun tek kelimeyle tarif edilemeyeceğini ve hiçbir acının yalnızca bir millete ait olmadığını Kıbrıs’ta bir kez daha gördüm. Belki de bu yüzden, yıllar geçmesine rağmen Kıbrıs üzerine yazılan her yeni satırı aynı dikkatle okumaya devam ediyorum.
Bu yazı dizisini hazırlarken amacım hiç kimseyi ikna etmek olmadı. Ben sadece yarım asrı aşan gazetecilik hayatım boyunca gördüklerimi, okuduklarımı, araştırdıklarımı ve yaşadıklarımı bir araya getirmeye çalıştım. Eğer bu yazıları okuyanlar, Kıbrıs meselesine bugüne kadar bakmadıkları bir pencereden bakabilirlerse, kendimi görevimi yapmış sayacağım. Çünkü gazetecinin en büyük başarısı, okuyucuya kendi hükmünü vermesi için yeni bilgiler sunabilmesidir.
SON SÖZ… KIBRIS BANA NE ÖĞRETTİ?
Gazetecilik hayatım boyunca sayısız dosya hazırladım. Binlerce haber yazdım. Dünyanın birçok ülkesinde devlet başkanlarıyla, başbakanlarla, bakanlarla, siyasetçilerle ve sıradan insanlarla konuştum. Her gittiğim ülkeden yeni bilgilerle döndüm. Ama bazı ülkeler vardır ki, size yalnızca haber vermez; hayat dersi de verir. Kıbrıs, benim için işte böyle bir yer oldu.
Adaya yaptığım üç ayrı ziyarette çok farklı insanlarla tanıştım. Devlet yöneticileriyle görüştüm. Röportajlar yaptım. Toplantıları izledim. Arşivlerde çalıştım. Sokaklarda dolaştım. Ama bütün bu çalışmaların sonunda vardığım sonuç, siyasetin anlattığından daha farklıydı. Çünkü masaların etrafında konuşulanlarla, sokakta yaşayan insanların anlattıkları her zaman aynı değildi. Bir tarafta diplomasi vardı, öbür tarafta ise günlük hayatın sessiz gerçekleri…
Kıbrıs bana, tarihin tek cümleyle anlatılamayacağını öğretti. Bir toplumun yaşadığı acıyı anlamadan, diğer toplumun yaşadıklarını değerlendiremeyeceğinizi gösterdi. Aynı olayın iki ayrı hafızada nasıl farklı yaşadığını gördüm. Bu yüzden yıllardır şuna inanıyorum: Tarih, yalnızca kazananların değil, acı çeken insanların da hikâyesidir.
Bu yazı dizisini hazırlarken ne bir tarafın sözcüsü olmayı düşündüm ne de diğer tarafın tezlerini çürütmeye çalıştım. Çünkü gazetecilik, mahkeme salonu değildir. Gazeteci de hâkim değildir. Bizim görevimiz hüküm vermek değil, okuyucunun doğru hükme varabilmesi için eksik kalan bilgileri tamamlamaktır. Eğer bunu başarabiliyorsak, mesleğimizi doğru yapmışız demektir.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs’ta gördüğüm en önemli şeyin savaşın izleri değil, barış özlemi olduğunu düşünüyorum. Yıllar önce yaşanan acıları anlatan insanların gözlerinde bile, çocuklarının daha farklı bir gelecekte yaşamasını isteyen bir umut vardı. Belki yüksek sesle dile getirmiyorlardı ama hissediliyordu. İşte beni en çok etkileyen de buydu.
Bu dosyayı hazırlarken zaman zaman eski not defterlerimi açtım. Yıllar önce yaptığım röportajları yeniden okudum. Arşivimdeki fotoğraflara tekrar baktım. Bülent Ecevit’le çekilmiş bir kare… Rauf Denktaş’la yaptığım bir söyleşi… Kıbrıs sokaklarında çektiğim fotoğraflar… O günler bir daha geri gelmeyecek. Ama gazeteciliğin en büyük gücü de burada yatıyor. O günleri gelecek kuşaklara aktarabilmek…
Belki bir gün bu yazıları okuyan genç bir gazeteci, Kıbrıs’a gidecek. Belki benim gezdiğim sokaklarda dolaşacak. Belki aynı soruları yeniden soracak. Eğer o gün geldiğinde bu dosya ona küçük de olsa bir kaynak olabilirse, kendimi mutlu sayarım. Çünkü gazetecilikte en büyük ödül, yıllar sonra bile güvenle açılıp okunabilen bir arşiv bırakabilmektir.
Kıbrıs meselesi bugün de çözülebilmiş değildir. Yarın çözülür mü, bunu kimse kesin olarak bilemez. Ama şunu biliyorum ki, kalıcı barışın yolu tarihi değiştirmekten değil, tarihi bütün yönleriyle anlamaktan geçer. Eksik bırakılmış sayfalar tamamlanmadan ortak bir gelecek kurulamaz. Benim bu yazı dizisi boyunca yapmaya çalıştığım da tam olarak buydu.
Bu dosyayı bitirirken, yarım asrı aşan gazetecilik hayatımın bana öğrettiği en önemli cümleyi bir kez daha paylaşmak istiyorum:
Gerçek gazetecilik, herkesin söylediklerini tekrarlamak değil, söylenmeyenleri araştırıp belgeleyerek gelecek kuşaklara aktarmaktır.
Bu yazı dizisini hazırlarken Birleşmiş Milletler belgelerinden, 1960 Garanti Antlaşması’ndan, dönemin uluslararası resmî belgelerinden, Türk ve yabancı kaynaklardan, Kıbrıs’ta yaptığım röportajlardan ve yıllar içinde oluşturduğum kişisel gazetecilik arşivimden yararlandım.