Kıbrıs’ın bilinmeyen gerçekleri Belge ve tanıklıklarla hazırlanan kronolojik dosya

20 Temmuz 1974’e giden yol, aslında 21 Aralık 1963’te başlayan Kanlı Noel’de şekillendi.

Makarios, EOKA, Enosis, darbe ve Garanti Antlaşması… Kıbrıs’ın kaderini değiştiren gelişmeler, resmî belgeler ve tarihî kaynaklarla kronolojik olarak anlatılıyor.

Bugün hâlâ tartışılan olayların arka planı; yorumlarla değil, uluslararası belgeler, tanıklıklar ve tarihî gerçeklerle ortaya konuluyor.

Kanlı Noel: Kıbrıs’ta ilk kurşunlar nasıl sıkıldı?
Çünkü Kıbrıs’ta tarih, 20 Temmuz 1974 sabahı değil; on bir yıl önce akan ilk kanla değişmeye başlamıştı.

(Haberin Hollandacası en altta.
Nederlandse versie staat onderaan)


İlhan KARAÇAY yazdı…

Değerli Okurlarım,

Dün, Hollanda’nın en çok okunan gazetelerinden De Telegraaf’ta yayımlanan Kıbrıs dosyasında eksik kaldığını düşündüğüm tarihî noktalara dikkat çekmiş, olayların yalnızca 20 Temmuz 1974’ten ibaret olmadığını anlatmaya çalışmıştım.

Bugün ise, yorumlardan uzaklaşıp belgelere, tanıklıklara ve kronolojik gelişmelere dönüyoruz. Çünkü Kıbrıs’ta yaşananları doğru değerlendirebilmek için, 1963 ile 1974 yılları arasında adım adım neler yaşandığını bilmek gerekiyor.

Kıbrıs denildiğinde, dünyanın büyük bölümü 20 Temmuz 1974’ü hatırlar.
Kimileri buna “Barış Harekâtı” der…
Kimileri ise “işgal”…
Oysa tarih, tek bir günde başlamaz.
1974’ü doğru anlayabilmek için takvimi on bir yıl geriye çevirmek gerekir.
Çünkü Kıbrıs’ta ilk büyük kırılma, 20 Temmuz 1974’te değil, 21 Aralık 1963’te yaşandı.
O gün, tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen olaylar başladı.

ORTAK DEVLET DAHA ÜÇ YAŞINDAYDI

1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkler ile Rumların ortak kurduğu bir devletti.
Bu yeni devletin bağımsızlığı, Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık tarafından imzalanan Garanti Antlaşması ile güvence altına alınmıştı.
Anayasa, iki halkın ortaklığını esas alıyordu.
Cumhurbaşkanı Rum olacaktı.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı ise Türk…

Her iki toplumun da devlet yönetiminde belirli ve güvence altına alınmış hakları vardı.
Ancak bu ortaklık uzun sürmedi.
Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios, 1963 yılında anayasanın bazı maddelerini değiştirmek istedi.
Türk tarafı ise bu değişikliklerin, kendisini kurucu ortak olmaktan çıkaracağını savundu.
Siyasi kriz kısa sürede sokaklara taşındı.

21 ARALIK 1963… “KANLI NOEL”

TMC Film Yapım A.Ş. | 21 Aralık 1963'te tarihe 'Kanlı Noel' olarak geçen Rum terör örgütü EOKA tarafından şehit edilen tüm şehitlerimizi saygı ve rahmetle... | Instagram

21 Aralık gecesi Lefkoşa’da başlayan silahlı olaylar, kısa sürede adanın birçok bölgesine yayıldı.
Çatışmalarda çok sayıda sivil yaşamını yitirdi.
Türk mahalleleri saldırıya uğradı.
Evler yakıldı.
Binlerce kişi doğduğu yerleri terk etmek zorunda kaldı.
Kıbrıs Türklerinin hafızasına kazınan en acı görüntülerden biri de, Lefkoşa’da bir evin banyosunda öldürülen kadın ve çocuklara ait fotoğraflardı.
Bu fotoğraflar yıllarca Türk kamuoyunda Kıbrıs’ta yaşanan trajedinin simgesi olarak hafızalarda kaldı.
Olayların ardından birçok Türk köyü kuşatma altında kaldı.
Binlerce Kıbrıs Türkü, yıllarca küçük ve birbirinden kopuk yerleşim bölgelerinde yaşamak zorunda bırakıldı.
Birleşmiş Milletler de artan toplumlar arası çatışmalar üzerine 1964 yılında adaya Barış Gücü (UNFICYP) gönderdi.

EOKA’NIN GÖLGESİ

Kıbrıs tarihini anlatırken, EOKA’dan söz etmemek mümkün değildir.
1955 yılında İngiliz yönetimine karşı kurulan örgüt, başlangıçta sömürge yönetimine karşı mücadele yürüttü.
Ancak daha sonraki yıllarda, özellikle EOKA-B adıyla yeniden örgütlenen yapı, adanın Yunanistan’a bağlanmasını (Enosis) savunan silahlı bir hareket hâline geldi.
1971’de General Grivas’ın yeniden kurduğu EOKA-B, Makarios’un bağımsız Kıbrıs politikasına da karşı çıktı ve 15 Temmuz 1974 darbesine giden sürecin önemli aktörlerinden biri oldu.

TARİHİN BİR YÜZÜ DAHA VAR

Bugün Avrupa’da Kıbrıs anlatılırken, çoğu zaman hikâye 1974’ten başlatılıyor.
Oysa 1974’e gelinceye kadar yaşananlar bilinmeden, o yıl alınan kararları ve gelişmeleri sağlıklı değerlendirmek mümkün değildir.
Bu, 1974’te yaşananları haklı ya da haksız ilan etmek anlamına gelmez.
Ama tarih, sadece sonuçları değil, o sonuçlara götüren sebepleri de anlatmak zorundadır.
Kıbrıs’ın hikâyesi, 20 Temmuz’da başlamadı. O hikâyenin ilk kanlı sayfaları, on bir yıl önce açılmıştı.

MAKARİOS, EOKA VE ENOSİS…
KIBRIS’I ASIL KARIŞTIRAN NEYDİ?

Kıbrıs konusunda yapılan en büyük yanlışlardan biri, olayları sadece 1974’ten başlatmaktır.
Oysa 1974’e gelinceye kadar adada yıllarca devam eden siyasi mücadeleler, silahlı örgütler, anayasa krizleri ve dış müdahaleler yaşandı.
Bunların başında da Başpiskopos Makarios geliyor.
Bugün bazı çevreler onu yalnızca bağımsız Kıbrıs’ın ilk Cumhurbaşkanı olarak anlatıyor.
Bazıları ise sadece Rum milliyetçiliğinin sembolü olarak görüyor.
Gerçekte ise Makarios, her iki tanımın da ötesinde, son derece karmaşık bir siyasi kişilikti.

İLK HEDEF ENOSİS’Tİ

1950’li yıllarda Rum toplumunun en büyük hedefi, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasıydı.
Bu hedefe Enosis adı veriliyordu.
Başpiskopos Makarios da gençlik yıllarında bu düşünceyi destekleyen isimlerden biriydi.
İngiliz sömürge yönetimine karşı başlayan mücadele sırasında kurulan EOKA örgütü de aynı amacı taşıyordu.
Örgütün askerî lideri General Georgios Grivas’tı.
Ancak gelişmeler zamanla farklı bir yöne evrildi.

BAĞIMSIZLIK KABUL EDİLDİ

1959 yılında imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları ile bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması kararlaştırıldı.
Makarios da bu anlaşmayı kabul etti.
1960 yılında kurulan yeni cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı oldu.
Artık önceliği, bağımsız Kıbrıs devletini yaşatmaktı.
İşte sorun da tam burada başladı.
Enosis’ten vazgeçmeyen aşırı Rum milliyetçileri, Makarios’un bu politikasını bir geri adım olarak gördü.

EOKA İLE MAKARİOS’UN YOLLARI AYRILDI

1960’lı yılların sonlarına doğru Makarios ile General Grivas arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Grivas, adanın mutlaka Yunanistan’a bağlanmasını istiyordu.
Makarios ise bağımsız devletin korunmasından yanaydı.
Bu anlaşmazlık, ilerleyen yıllarda yeni bir örgütün doğmasına yol açtı.

EOKA-B…

1971 yılında kurulan bu örgüt, açıkça Makarios’a karşı mücadele etmeye başladı.
Bombalı saldırılar düzenlendi.
Suikast girişimleri yapıldı.
Devlet kurumları hedef alındı.
Kıbrıs, artık sadece Türklerle Rumlar arasındaki gerginliği değil, Rum toplumunun kendi içindeki büyük çatışmayı da yaşamaya başlamıştı.

15 TEMMUZ 1974… TARİHİN DÖNÜM NOKTASI

Sonunda beklenen oldu.
15 Temmuz 1974’te, Yunanistan’daki askerî cunta tarafından desteklenen birlikler Lefkoşa’da yönetime el koydu.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı ağır silahlarla ateş altına alındı.
Makarios son anda kurtularak adadan kaçmayı başardı.
Yerine ise gazeteci kökenli, ancak EOKA geçmişiyle tanınan Nikos Sampson getirildi.
Darbeciler artık hedeflerini gizlemiyordu.
Amaç, bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak ve adayı Yunanistan’a bağlamaktı.

Bu gelişme yalnızca Kıbrıs’ı değil, Ankara, Atina, Londra, Washington ve Birleşmiş Milletler’i de alarma geçirdi.
Beş gün sonra Türkiye askerî harekât başlattı.
İşte 20 Temmuz 1974’ü anlayabilmek için önce 15 Temmuz’u, 15 Temmuz’u anlayabilmek için de Makarios ile Grivas arasındaki mücadeleyi bilmek gerekir.
Tarih, birbirinden kopuk olaylardan oluşmaz.
Her gelişme, kendinden önce yaşananların sonucudur.

20 TEMMUZ 1974…
TÜRKİYE NEDEN HAREKÂT KARARI ALDI?

Kıbrıs konusunda en çok tartışılan tarih hiç şüphesiz 20 Temmuz 1974’tür. Kimilerine göre bu tarih “işgalin başlangıcı”, kimilerine göre ise “Barış Harekâtı”dır. Aradan yarım asır geçmesine rağmen tarafların görüşleri değişmedi. Ancak bir gazetecinin görevi, tarafların ne söylediğini aktarmanın yanında, o kararın hangi şartlarda alındığını da ortaya koymaktır.

15 Temmuz 1974’te Nikos Sampson’un gerçekleştirdiği darbe ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni fiilen ortadan kalktı. Cumhurbaşkanı Makarios adadan kaçmak zorunda kaldı. Darbenin arkasında Yunanistan’daki askerî cunta bulunuyordu ve hedef, Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamaktı. Bu gelişme yalnızca Ankara’yı değil, Londra ve Birleşmiş Milletler’i de harekete geçirdi.

Türkiye’nin dayandığı temel hukukî belge, 1960 Garanti Antlaşması idi. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, anayasal düzenini ve iki toplumlu yapısını garanti altına almıştı. Antlaşmanın dördüncü maddesi, bu düzenin bozulması hâlinde garantör devletlerin birlikte hareket etmesini, bunun mümkün olmaması durumunda ise garanti düzenini yeniden kurmak amacıyla tek başına harekete geçebilmesini öngörüyordu. Türkiye, 20 Temmuz 1974’te başlattığı askerî harekâtın hukukî dayanağının bu madde olduğunu açıkladı.

Peki diğer garantör devlet ne yaptı?

Birleşik Krallık da garantör ülkeydi. Ancak Londra, askerî bir ortak müdahaleye katılmadı. Diplomatik girişimleri tercih etti ve fiilî bir askerî harekâtta yer almadı. Böylece Türkiye, garantörlük hakkını tek başına kullandığını duyurdu.

İlk harekâtın ardından ateşkes ilan edildi ve Cenevre’de görüşmeler başladı. Ancak müzakerelerden sonuç alınamadı. Bunun üzerine Türkiye, 14 Ağustos 1974’te ikinci harekâtı gerçekleştirdi. Bugünkü fiilî sınırlar da büyük ölçüde bu ikinci harekât sonunda oluştu.

İşte Kıbrıs konusunda uluslararası tartışmaların en yoğun olduğu nokta da burasıdır. Türkiye, her iki harekâtın da Garanti Antlaşması’ndan doğan hakların kullanılması olduğunu savunmaktadır. Rum tarafı ve uluslararası toplumun önemli bir bölümü ise özellikle ikinci harekâtın, garanti amacını aşarak adanın geniş bir bölümünün Türk kontrolüne geçmesine yol açtığını ileri sürmektedir.

Bu nedenle bugün hâlâ aynı olay için iki farklı tanımlama kullanılmaktadır. Türkiye “Kıbrıs Barış Harekâtı” derken, Güney Kıbrıs ve birçok Batılı ülke “Türk işgali” ifadesini kullanmaktadır.

Gazetecilik açısından önemli olan, bu farklı tanımlamaları sıralamak değil; okuyucuya bunların hangi tarihî ve hukukî gerekçelere dayandığını göstermektir. Çünkü tarih, sloganlarla değil, belgelerle anlaşılır.

Buraya kadar anlattıklarımız, Kıbrıs’ta yaşanan büyük kırılmanın siyasi ve askerî arka planını ortaya koyuyor. Ancak tarih, yalnızca devletlerin aldığı kararlarla yazılmaz. O kararların bedelini ödeyen insanlar da vardır.

Savaşın en ağır yükünü ise, her zaman olduğu gibi siviller taşıdı. Yakılan köyler, boşaltılan evler, kaybolan insanlar, toplu mezarlar ve geride kalan acılar… Kıbrıs tarihinin en karanlık sayfaları da işte bu dönemde yazıldı.

YARIN:

Katliamlar, toplu mezarlar, savaşın siviller üzerinde bıraktığı derin izler, Rauf Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük’le yaptığım görüşmeler ile Kıbrıs’ın unutulmaması gereken insan hikâyeleri…