Türkiye, yüzyıllardır bir yol ayrımında yürüyor. Bir yanında ışığa açılan patika, diğer yanında ise karanlığa sürükleyen uçurum var. Bugün yaşadığımız çalkantı, yalnızca siyasetle açıklanamaz; bu, toprağın belleğinde, kültürün damarlarında biriken bir kırılmadır.

Oysa bu topraklar bir zamanlar bambaşka bir nefesle doluydu.

Karacaoğlan’ın türkülerinde özgürlüğün rüzgârı vardı;

Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinde adaletin haykırışı;

Dadaloğlu’nun destanlarında baş eğmezliğin sesi.

Hacı Bektaş Veli, “İncinsen de incitme” diyerek Anadolu’ya hoşgörünün kapısını açtı.

Şeyh Bedreddin, “Yârin yanağından gayrı her şey ortak” diye fısıldayarak eşitliğin, paylaşmanın hayalini kurdu.

Nazım Hikmet, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine” dizeleriyle umut ve dayanışmayı dünya halklarına duyurdu.

Mustafa Kemal Atatürk, aklın ve bilimin ışığını bu topraklara sererek çağdaşlaşmanın yolunu çizdi; zarafetiyle, cesaretiyle bir millete onur armağan etti.

Ve biz…

Biz onların mirası üzerinde, kimi zaman yoldan çıkmış, kimi zaman tekrar bulmaya çalışmış bir halk olduk. Göçlerin, yoksullukların, eşitsizliklerin gölgesinde kültürümüz çarpıtıldı. Şehirlerimiz estetiğini yitirdi; müziğimiz hoyratlaştı; sözcüklerimizdeki incelik yerini hırçınlığa bıraktı. Bir toplumun ruhu olan sanat ve düşünce geri çekildikçe, cehalet ve hoyratlık ön safa geçti.

Bugün mesele yalnızca bir iktidarın varlığı ya da yokluğu değil. Asıl mesele, o iktidarları ayakta tutan toplumsal zemindir. Eğer bu zemin çarpık değerlerle yoğrulursa, bir lider gider, bir başkası gelir; aynı kısır döngü sürer.

Kurtuluş, yeniden kültürün gücüne sarılmaktır. Anadolu’nun derin sesine, hoşgörüsüne, zarafetine ve başkaldırı ruhuna…

Çünkü bu toprakların özü; Karacaoğlan’ın sevdasında, Pir Sultan’ın adaletinde, Hacı Bektaş’ın hoşgörüsünde, Bedreddin’in eşitlik hayalinde, Nazım’ın özgürlük özleminde ve Atatürk’ün çağdaş aydınlığında gizlidir.

Yeniden ayağa kalkmak, bu ışığı hatırlamakla mümkündür.

Bir millet, kendi kültürünü, estetiğini ve merhametini unuttuğunda karanlığa düşer. Ama yeniden hatırladığında, dünyanın en büyük umudu olur.

Artık susmanın zamanı geçti. Bizler, bu toprakların inceliğini, estetiğini ve vicdanını yeniden ayağa kaldırmak zorundayız. Sanatı, bilimi, şiiri, düşünceyi, merhameti yeniden hayatın merkezine koymadan bu çürümeden kurtulamayız. Anadolu’nun kadim birikimini, evrensel değerlerle birleştirmek boynumuzun borcudur.

Bu, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; geleceği kurma iradesidir. Çocuklarımızın özgürce düşünebildiği, kadınların onuruyla yaşadığı, doğanın hoyratça değil sevgiyle kucaklandığı, şehirlerin taş ve betonla değil estetikle örüldüğü bir Türkiye hayal ediyoruz. Bu hayali kurmakla yetinmeyecek, onu var etmek için mücadele edeceğiz.

Biliyoruz ki karanlık örgütlüdür. Ama biz de ışığı örgütleyeceğiz. Cehalete karşı bilgiyi, hoyratlığa karşı zarafeti, korkuya karşı cesareti, umutsuzluğa karşı umudu örgütleyeceğiz. Çünkü biz, Karacaoğlan’ın, Pir Sultan’ın, Hacı Bektaş’ın, Bedreddin’in, Nazım’ın ve Atatürk’ün mirasçılarıyız. Bu mirası geleceğe taşımak, yalnızca bir tercih değil; varoluşumuzun anlamıdır.