Taşeli yöresinde, özellikle de Mut’ta yaz bir başka olurdu. Göksu’nun kıyısından esen hafif rüzgâr bile öğle sıcağında nefes nefese kalır, Mut’un kavurucu güneşi insanın ensesine bir bıçak gibi inerdi. Böyle günlerde mahallenin kadınları birbirlerine, “Gelin de birlikte batırık yapalım,” diye haber salar, sırayla evlerin önünde toplanırlardı.
O sabah, Doğancı Mahallesi’nin üst tarafındaki evlerden birinde, Gülizar garı erkenden kalkmıştı. Kızını yaprak toplamaya göndermiş, “Taze taze olsun da batırığın üstüne koyarız,” diye içinden geçirmişti. Ocağın yanındaki çuvaldan düğürcüğü çıkardı, incecik dövülmüş yerfıstığını bir kenara koydu. Soğanı, biberi, maydanozu doğradı; taze feslikanın kokusu evi sardı. Daha güneş tepeye varmadan hazırlık tamamlanmıştı.
O gün kadınlar, önceden kavilleştikleri gibi seyrana gelecekti. Gülizar garı, “Batırıksız misafir mi ağırlanır?” diye söylenerek koca tepsiyi ortaya koydu. Bir yandan yoğuruyor, bir yandan da kızının gelmesini bekliyordu. Kız gecikince içi içini yedi. “Gele gele yola dikti gözünü…” diye mırıldandı kendi kendine. Bu mırıldanış, yıllardır dilden dile dolaşan türkünün ilk kıvılcımı gibiydi.
Öğleye doğru komşu kadınlar birer birer evin önüne doluştu. Kimisi ceviz getirmişti, kimisi küncü. “Bizim oralarda sütlü aşla, taze etle yaparlar,” diye övünen bile vardı. Herkes kendi yöresinin usulünü anlatırken Gülizar garı yoğurmaya devam etti. Bulgurlar yumuşadıkça batırığın kokusu yayılıyor, serinliği tepsiden yükseliyordu.
Tam o sırada avlunun kapısından içeri, mahallenin gençlerinden Ali girdi. Elinde bir bohça, yüzünde mahcup bir gülümseme vardı. Gülizar garının kızı Ayşe’ye gönül verdiği herkesçe bilinir ama dillendirmeye cesaret edemezdi. Ayşe de sabah yaprak toplamaya giderken Ali’yle karşılaşmış, ona sadece bir selam verip geçip gitmişti. O selam Ali’nin yüreğine ateş düşürmüştü.
Ali, bohçayı Gülizar garının önüne bıraktı. “Teyze,” dedi, “Ayşe’ye verdim ama sana da göstereyim istedim. Anamın hazırladığı yazma… Hani olur da bir gün…” Sözünün devamını getiremedi. Kadınlar birbirine bakıp gülümsedi. Gülizar garı ise hem şaşkın hem memnun, “Hele dur oğlum, önce bir batırığımızı iç de sonra konuşuruz,” dedi.
Batırık kıvamına gelince herkes sırayla taslarına doldurdu. Üstüne küçük küçük doğranmış salatalık, çakır domates, taze yaprak serpiştirildi. Sıcaktan bunalan kadınlar batırığı içtikçe ferahladı. Sohbet koyulaştı, gülüşmeler yükseldi.
Ama Ali’nin yüzü bir tuhaftı. Tas elinde, bir yudum içti, sonra birden öksürmeye başladı. Meğer Gülizar garı yanlışlıkla kırmızı biberi fazla kaçırmıştı. Ali’nin yüzü kıpkırmızı kesildi, gözleri yaşardı. Kadınlar gülmekten kendini alamadı. İçlerinden biri türkünün sözlerini hatırlayıp yüksek sesle söyledi:
“Yandı canım batırığın elinden!”
Evin önü kahkahaya boğuldu. Ali ise hem acıdan hem utançtan kıvranıyor, ama Ayşe’nin gülüşünü görünce sızlanmayı bırakıyordu. O an, türkünün neden böyle söylendiğini herkes bir kez daha anlamıştı. Batırık kimi zaman serinletir, kimi zaman yakar; kimi zaman gönülleri birleştirir, kimi zaman dillerde sitem olurdu.
Gün akşama dönerken kadınlar evlerine çekildiler. Gülizar garı, Ali’yi yanına çağırdı. “Oğlum,” dedi, “Senin yüreğin temiz. Ayşe de seni sever. Ama önce şu batırığın acısına dayanmayı öğren. Bizim aşirette batırık yemeyen sevilmez.”
Ali, gözleri parlayarak başını salladı. O günden sonra mahallede ne zaman batırık yapılsa Ali ilk tası içen olurdu. Her seferinde biraz daha alıştı, biraz daha sevdi. Ayşe de her batırıkta onun tasına gizlice bir parça feslikan koyardı.
Ve böylece, Taşeli yöresinde, Mut’un kavurucu sıcağında, bir batırık tepsisinin etrafında bir sevda filizlendi. Türkü ise dilden dile dolaşmaya devam etti:
“Dinleyin ağalar hikâyem var,
Yandı canım batırığın elinden…”
Hikâyeleriyle Mut / Taşeli Türküleri
YAŞAMDAN İZLER
İbrahim ARI
20260227