Savaş Başar: Bir Ömür, Bin Karakter, Unutulmayan Bir Ses

Silifke’nin rüzgârı, 15 Haziran 1938’de bir çocuğun yaşamına karıştı. Akdeniz’in güneşini, Torosların gölgesini ve Anadolu’nun insan manzaralarını tanıyarak büyüyecek bu çocuğun adı Savaş Başar’dı.

Edebiyat öğretmeni bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğu, babasının görevi nedeniyle Anadolu’nun farklı yerlerinde geçti. Her yeni şehir, başka bir insan yüzü; her yolculuk, başka bir hayat demekti.

Belki de ileride sahnede birbirinden farklı karakterlere hayat verebilmesinin ilk izleri o yıllarda saklıydı. Çünkü tiyatro, yalnızca bir rolü oynamak değil, başka insanların hayatlarına yaklaşabilmek, onların sevinçlerini, acılarını ve çelişkilerini kendi varlığında yeniden duyabilmektir.

Savaş Başar’ın öyküsü, işte böyle bir insan yolculuğuyla başladı.

BİR KAPI KAPANDI, SAHNE AÇILDI

1957 yılında Ankara Devlet Konservatuvarına girdi. Ancak bir yıl sonra, disiplin sorunları gerekçe gösterilerek okuldan çıkarıldı. Bu olay, genç bir insanın sanat yolculuğunda karşılaştığı ciddi bir engeldi.

Fakat hayatın bazı dönemeçleri, insanı hiç ummadığı bir yola çıkarır.

Ağabeyi Yalçın Başar’ın ve Devlet Tiyatrosu sanatçısı İlyas Avcı’nın teşvikiyle tiyatro çalışmalarına yöneldi. Arkadaşlarıyla amatör çocuk tiyatrosu çalışmaları yaptı. Bu çalışmalar sırasında Muhsin Ertuğrul’un dikkatini çekti ve 1959 yılında Devlet Tiyatroları kadrosuna alındı.

Bir okulun kapısından ayrılmıştı ama tiyatronun kapısından içeri girmişti.

Savaş Başar’ın yaşamında belirleyici olan, karşısına çıkan engellerden çok, sanatla kurduğu bağın sürekliliğiydi. Tiyatroyu bırakmadı; kendisini ifade edebileceği alanı aradı ve sahnede buldu.

SAHNE, İNSANIN KENDİSİNİ YENİDEN KURDUĞU YER

Savaş Başar, tiyatro yaşamı boyunca farklı dönemlerin, yazarların ve anlatım biçimlerinin içinde yer aldı. Hürrem Sultan, Kiss Me Kate, Palto, Ağaçlar Ayakta Ölür, My Fair Lady, IV. Murat, Andorra, Kedi Oyunu ve Dolap Beygiri, sanat yaşamının farklı dönemlerinde adının anıldığı yapımlar arasındaydı.

Her oyun, oyuncudan başka bir insanı anlamasını, başka bir duygu dünyasına yaklaşmasını ister. Kimi zaman tarihsel bir kişiliğin ağırlığını taşımak, kimi zaman sıradan bir insanın gündelik çelişkilerini göstermek gerekir. Kimi zaman seyirciyi güldürmek, kimi zaman bir sessizlikle bütün dikkati sahnede toplamak…

Oyunculuk, insanın kendisini başkasına dönüştürmesinden çok, başkasını anlayabilecek kadar kendi sınırlarını genişletmesidir.

Savaş Başar’ın sanatçı kişiliğinin önemli bir özelliği de farklı anlatım alanlarında var olabilmesiydi. Oyunculuğunun yanı sıra yönetmenlik, uyarlama ve seslendirme çalışmalarıyla da sanat yaşamını zenginleştirdi.

Onun tiyatro anlayışını en belirgin biçimde ortaya koyan çalışma ise Öykülerden Oyunlar oldu.

BİR SANDALYE, BİR OYUNCU, SONSUZ İHTİMAL

1979 yılında Savaş Başar’ın uyarladığı, yönettiği ve sahnelediği Öykülerden Oyunlar, Türk tiyatrosunda kendine özgü bir anlatım biçimiyle hatırlandı.

Sahnenin merkezinde bir oyuncu ve bir sandalye vardı.

Büyük dekorların ve çok sayıda aksesuarın yerine oyuncunun bedeni, sesi ve hayal gücü geçiyordu. Sandalye, anlatılan öykünün ihtiyacına göre başka anlamlar kazanıyor; oyuncunun hareketleri ve anlatımıyla seyircinin zihninde yeni mekânlar, kişiler ve durumlar beliriyordu.

Bir sandalye nasıl olur da bir dünyaya dönüşebilirdi?

Savaş Başar’ın tiyatrosu, bu sorunun yanıtını seyircinin hayal gücünde arıyordu.

Oyuncu, öyküdeki karakterler arasında geçiş yapıyor, sesini ve bedenini değiştiriyor, bir bakışla ya da küçük bir hareketle sahnenin anlamını dönüştürüyordu. Seyirci ise anlatılanı yalnızca dinlemiyor, kendi zihninde yeniden kuruyordu.

Bu yalınlık, eksiklikten değil, bilinçli bir sanat tercihinden doğuyordu. Oyuncunun yaratıcılığını merkeze alan bu biçim, tiyatronun gösterişli dekorlara bağımlı olmadığını gösteriyordu. Büyük sahneler olmadan da büyük dünyalar kurulabilirdi.

Üstelik böyle bir anlatımın farklı kentlere taşınması mümkündü. Dönemin gazete arşivleri, Öykülerden Oyunların 1979 yılının sonlarında Ankara’da sahnelendiğini ve Ocak 1980’de gösterimlerinin sürdüğünü doğruluyor.

Bu çalışma, oyuncunun gücünü öne çıkaran bir sahne anlayışının yanı sıra tiyatroyu daha yalın koşullarda seyirciyle buluşturmanın da bir örneğiydi. Geleneksel anlatıcılık kültürümüzle modern oyunculuğun olanakları arasında kurduğu bağ, eserin ayırt edici yönlerinden birini oluşturuyordu.

Savaş Başar, sahnede yalnızca öyküler anlatmıyor; oyuncunun bedeniyle, sesiyle ve hayal gücüyle neler başarabileceğini de gösteriyordu.

PERDE ARKASINDA BAŞKA BİR DÜNYA: SİNEMA

Savaş Başar’ın sanat yaşamı tiyatroyla sınırlı kalmadı. Sinemada da farklı karakterlere hayat verdi.

Çirkin Dünya (1974), Sevimli Frankenstein (1975), Devlerin Aşkı (1976), Seninle Son Defa (1978), İffet (1982), Aile Kadını (1983) ve Güneş Doğarken (1984), sinema çalışmalarının bilinen örnekleri arasındadır.

Tiyatroda oyuncu, çoğu zaman bütün salonla iletişim kurmak zorundadır. Sinemada ise kamera insan yüzünün en küçük ayrıntısına yaklaşabilir. Bir bakış, bir tereddüt ya da yarım kalan bir cümle, karakterin iç dünyasını anlatmaya yeter.

Bu iki alan arasında dolaşmak, oyuncunun anlatım araçlarını çeşitlendirir. Başar’ın sinema çalışmaları da onun farklı anlatım biçimleri içinde var olabilen çok yönlü sanatçı kişiliğinin bir başka yüzünü oluşturuyordu.

Fakat onu geniş bir izleyici kitlesinin belleğine yerleştiren, çoğu zaman ekranda görünmediği hâlde duyulan başka bir yeteneği vardı: sesi.

BİR SESİN İÇİNE SAKLANAN YÜZLERCE HAYAT

Bir zamanlar televizyonun karşısında toplanan aileleri düşünelim.

Ekranda yabancı oyuncular beliriyor, dudakları başka bir dilde hareket ediyor, fakat onların yerine Türkçe konuşan sesler karakterleri bizim dünyamıza taşıyordu.

Bu seslerden biri Savaş Başar’ın sesiydi.

Başar, Peter Falk’ın canlandırdığı Komiser Columbo karakterinin Türkçe seslendirmesiyle tanındı. Tony Curtis’in yer aldığı Kaygısızlar (The Persuaders!) ve McCoy gibi yapımlardaki seslendirmeleri de sanatçının bu alandaki çalışmalarının bilinen örnekleri arasında yer alıyor.

1975 tarihli TV'de 7 Gün dergisinin arşivinde, Komiser Columbo’yu Savaş Başar’ın seslendirdiğini açıkça belirten bir kayıt bulunuyor. 1976 tarihli başka bir dergi yazısı da Başar’ın Columbo seslendirmesine ilişkin mesleki değerlendirmelerini aktarıyor. Böylece onun seslendirme sanatçılığını yalnızca sonraki yıllarda anlatılan hatıralardan değil, dönemin basınından da izleyebiliyoruz.

Seslendirme, çoğu zaman görünmeyen bir oyunculuktur. Seyirci, sesin sahibini görmez; buna rağmen karakterin öfkesini, mizahını, kuşkusunu ve sevincini o ses aracılığıyla hisseder.

Bir karakteri başka bir dilde yaşatmak, sözcükleri çevirmekten çok daha fazlasıdır. Oyuncunun konuşma ritmini, duygusunu, kişiliğini ve sessizliğini yeni bir dilin içinde yeniden kurmak gerekir.

Komiser Columbo’nun kendine özgü konuşma biçimi, sorularının ardındaki merak ve doğal anlatımı, Türkçe izleyicinin belleğinde de ayrı bir yer edindi. Bu belleğin oluşmasında Savaş Başar’ın seslendirme sanatının payı vardı.

Böylece sanatçı, yalnızca sahnede değil, televizyonun karşısında oturan binlerce insanın evinde de var oldu.

Bir insanın sesi bazen yüzünden daha uzun yaşar. Yıllar geçer, televizyonlar değişir, yayın biçimleri yenilenir. Fakat eski bir karakterin sesi duyulduğunda insan birden çocukluğuna, ailesiyle geçirdiği akşamlara, bir dönemin gündelik hayatına geri dönebilir.

Savaş Başar’ın sesi, işte böyle bir belleğin parçasıdır.

BİR SANATÇININ ASIL MİRASI

Bir sanatçıyı anlatmak, yaşam öyküsünü ve eserlerini sıralamaktan ibaret değildir. Asıl soru şudur: O sanatçı, kendisinden sonra gelenlere ne bıraktı?

Savaş Başar’ın mirasının önemli bir bölümü Öykülerden Oyunlarda saklıdır. Tek bir sandalyeyle kurduğu sahne, tiyatronun büyüklüğünün dekorların büyüklüğüyle ölçülemeyeceğini gösteriyordu. Oyuncunun bedeni, sesi ve hayal gücü, kendi başına bir anlatım evreni kurabilirdi.

Bu düşünce bugün de anlamını koruyor. Sahne teknolojilerinin ve dijital olanakların geliştiği çağımızda, oyuncunun seyirciyle doğrudan kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmek önemlidir. Teknoloji anlatımı zenginleştirebilir; fakat oyuncuyla seyirci arasındaki canlı bağı tek başına yaratamaz.

Başar’ın sanat anlayışı, bu bağı yalın bir biçimde görünür kılıyordu.

Onun mirası, geçmişte kalmış bir sahne deneyi değildir. Oyuncunun yaratıcılığını merkeze alan, seyirciyi hayal gücüyle anlatıya ortak eden ve tiyatronun farklı koşullarda da var olabileceğini hatırlatan bir sanat arayışıdır.

KIRK YEDİ YILLIK BİR ÖMÜR, UZUN BİR YANKI

Savaş Başar, 21 Ağustos 1985’te Ankara’da, henüz 47 yaşındayken yaşamını yitirdi.

Bir sanatçının ardından söylenebilecek en kolay söz, erken gittiğidir. Oysa bazı hayatlarda erkenlik yalnızca takvimle ilgili değildir. Henüz anlatılmamış hikâyeler, kurulabilecek sahneler ve yaratılabilecek yeni anlatım biçimleri de o erkenliğin içindedir.

Başar’ın yaşamı, geride böyle bir eksiklik duygusu bıraktı. Ancak onun hikâyesini yalnızca bir kaybın üzerinden okumak istemiyorum.

Oğlu Kemal Başar’ın da tiyatro alanında çalışmalarını sürdürmesi, bu sanatçı mirasının sonraki kuşaklarda da karşılık bulduğunu gösteriyor. Babasının tiyatro anlayışının anma çalışmalarıyla yeniden ele alınması da geçmişle bugün arasında bir bağ kurulmasına katkıda bulunuyor.

Sanatın kuşaklar arasındaki yolculuğu biraz da böyle gerçekleşir: Bir insanın kurduğu dünya, başka insanların hayal gücünde yaşamayı sürdürür.

SANDALYESİ HÂLÂ ORADA

Sahne karanlık.

Perde açılmak üzere.

Ortada tek bir sandalye duruyor.

Bir oyuncu sahneye çıkıyor. Sandalyenin yanına geliyor. Elini sırtına koyuyor, belki üzerine oturuyor, belki de onu biraz yana çeviriyor.

Ve bir dünya kurulmaya başlıyor.

Bir ev beliriyor. Bir sokak, bir oda, bir insan yüzü… Bir çocukluk anısı, yarım kalmış bir konuşma, bir sevinç, bir ayrılık…

Sahnedeki eşya aynı kalıyor. Değişen, onun çevresinde kurulan dünya.

Silifke’de başlayan yolculuk, Anadolu’nun yollarından Devlet Tiyatrolarına, sinema setlerinden seslendirme stüdyolarına uzandı. Savaş Başar ardında roller, filmler, unutulmayan bir ses ve Türk tiyatrosunda kendine özgü bir anlatım arayışı bıraktı.

Bir sandalyeyi sahneye, bir sesi karaktere, bir öyküyü tiyatroya dönüştüren sanatçının yaşamından geriye, yalnızca hatırlanan eserler değil, sanatın imkânlarına ilişkin bir düşünce de kaldı.

Bir sandalye kadar eşya…

Bir ömür kadar hikâye…

Ve yıllar geçse de unutulmayan bir ses.

Savaş Başar, sahneden ayrıldı; ama anlattığı hikâyelerden hiç çıkmad

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Tiyatrolar.com.tr – Savaş biyografisi

Biyografiler.com – Savaş Başar’ın yaşamı, tiyatro ve sinema çalışmaları

Gaste Arşivi – Milliyet, 8 Aralık 1979: Devlet Tiyatroları oyun düzeni

Gaste Arşivi – Milliyet, 27 Aralık 1979: Ocak 1980 oyun programı

Gaste Arşivi – TV'de 7 Gün, 1 Aralık 1975: Komiser Columbo ve seslendirme

Gaste Arşivi – TV'de 7 Gün, 4 Ekim 1976: Savaş Başar ve Columbo seslendirmesi