Yeni bir siyasi hareketin iddiası, yalnızca farklı bir program ortaya koymakla değil, siyaseti farklı bir anlayışla örgütlemekle anlam kazanır. Bu nedenle il ve ilçe kongrelerinde uygulanan yöntemleri seçim sonuçlarının ötesinde, demokratik katılım, temsilde adalet ve liyakat açısından da değerlendirmek gerekir.
İl ve ilçe başkanlarının bütün üyelerin katılımıyla seçilmesi, üyelerin iradesini doğrudan sürece yansıtan önemli bir adımdır. Ne var ki demokratik katılımın başkan seçimiyle sınırlı kalması, örgütün işleyişi açısından ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Başkanlarını seçen üyeler, yönetim kurullarının ve delegasyonların oluşturulmasında da söz sahibi olabilmelidir.
Başkanların kendi yönetim kurullarını, il delegelerini ve kurultay delegelerini kişisel tercihleri doğrultusunda belirleyip örgüte onaylatması, karar yetkisinin belirli makamlarda yoğunlaşmasına yol açabilir. Böyle bir işleyişte üyeler başkanlarını seçme hakkını kullanırken, örgütün geri kalanının şekillendirilmesinde aynı ölçüde etkili olamayabilir. Dolayısıyla tartışılması gereken yalnızca seçimlerin yapılıp yapılmadığı değil, üyelerin iradesinin örgütün bütününe ne ölçüde yansıdığıdır.
Demokrasi, bir kişiyi seçme hakkından ibaret değildir. Yönetimlerin oluşumunda, temsilcilerin belirlenmesinde ve örgütün geleceğine ilişkin kararların alınmasında üyelerin etkin biçimde yer almasını da gerektirir. Başkanlık makamına verilen yetki, örgütün ortak iradesinin yerini almamalı; üyelerin tercihlerini ve farklı görüşlerin temsiline ilişkin olanakları ortadan kaldırmamalıdır.
Bu tartışmanın bir diğer önemli boyutu liyakattir. Yönetim kadroları oluşturulurken kişisel tercihler kadar bilgi birikimi, deneyim, örgütsel emek ve üstlenilecek göreve uygun nitelikler de dikkate alınmalıdır. Siyaset, toplumsal sorunları anlayabilen, çözüm üretebilen ve sorumluluk üstlenebilen kadrolarla yürütülür. Bu nedenle farklı alanlarda bilgi ve deneyim kazanmış insanların örgütsel karar mekanizmalarında yer alması, partinin birikimini ve çalışma kapasitesini geliştirebilir.
Yıllarını toplumsal mücadeleye vermiş, mesleki veya akademik birikim edinmiş, örgütlenme deneyimi kazanmış ya da yaşadığı kentin sorunlarına hâkim olmuş insanların yönetimlerde görev alabilmesi, kişisel yakınlıklara bağlı bir meseleye indirgenmemelidir. Görevlendirmelerde belirleyici olan, kişilerin kime yakın oldukları değil, hangi niteliklere sahip oldukları ve örgüte ne tür katkılar sunabilecekleridir.
Liyakat, yalnızca diploma ve unvanla ölçülemez. Sorumluluk bilinci, çalışma disiplini, dayanışma anlayışı ve ortak üretime katkı da bu değerlendirmenin parçasıdır. Aynı zamanda kadınların, gençlerin ve farklı toplumsal kesimlerin temsili gözetilmelidir. Temsil adaleti ile liyakat birbirine karşıt değildir. Asıl hedef, toplumsal çeşitliliği yansıtan, farklı birikimleri bir araya getiren ve ortak çalışma kültürünü geliştiren yönetimler oluşturmaktır.
Başkanların birlikte çalışacakları ekipleri belirlemesi, yönetsel sorumluluklarının doğal bir parçasıdır. Bununla birlikte, bu sorumluluğun kullanılış biçimi üyelerin söz hakkını daraltmamalı ve örgütün çoğulcu yapısını zayıflatmamalıdır. Yönetim kurulları ve delegasyonlar oluşturulurken üyelerin gerçek bir tercih imkânına sahip olması, farklı görüşlerin temsil edilmesi ve görevlendirmelerde liyakatin gözetilmesi için demokratik mekanizmalar geliştirilmelidir.
Yeni bir siyasi hareketin değişim iddiası, kendi iç işleyişinde de karşılık bulmalıdır. Topluma demokratikleşme vaat eden bir yapının, örgütsel karar alma süreçlerinde katılımcılığı, temsili ve hesap verebilirliği esas alması beklenir. Bu ilkelerin kişilerin iyi niyetine bırakılmaması, kurumsal güvencelerle desteklenmesi gerekir.
Burada amaç belirli kişilerin seçilmesine karşı çıkmak ya da yöneticilerin sorumluluklarını tartışmaya açmak değildir. Asıl mesele, örgütsel yetkinin nasıl kullanıldığı, üyelerin ne ölçüde söz sahibi olduğu ve mevcut insan birikiminin hangi ölçütlerle değerlendirildiğidir. Eleştirinin odağında kişilerden çok yöntemler ve bu yöntemlerin örgütsel yaşam üzerindeki etkileri bulunmalıdır.
Yeni bir siyasi anlayışın önündeki temel sorulardan biri şudur: Örgütün geleceği, sınırlı sayıdaki yöneticinin tercihlerine mi dayanacak, yoksa üyelerin iradesini, toplumsal temsili ve liyakati birlikte gözeten bir işleyişle mi şekillenecek?
Üyelerin iradesi yalnızca başkan seçiminde değil, örgütün oluşumunda ve geleceğinin belirlenmesinde de karşılık bulmalıdır. Liyakat ise kişisel tercihlere bağlı bir ayrıcalık değil, görevlendirmelerde esas alınması gereken bir ölçüt olmalıdır.
Yeni bir siyaset iddiası, yetkinin paylaşılması, farklı görüşlerin temsil edilmesi ve bilgiyle deneyimin örgütsel yaşama katılmasıyla somutlaşır. Demokratik katılımın daraldığı, temsil olanaklarının sınırlı kaldığı ve liyakatin yeterince gözetilmediği bir yapıda değişim beklentisi ile uygulamalar arasındaki mesafe büyür.
Sonuç olarak mesele, yalnızca kimin hangi makama geldiği değildir. Önemli olan, o makamların hangi yöntemlerle belirlendiği, üyelerin karar süreçlerine nasıl katıldığı ve örgütün sahip olduğu insan birikiminin ne ölçüde değerlendirildiğidir. Kalıcı ve demokratik bir örgütlenme; ortak aklın, adil temsilin, liyakatin ve katılımcılığın birlikte hayata geçirilmesiyle mümkündür.