"..İnsan bazen bir toprağa yalnızca üzerinde yaşadığı için değil, kökleri oraya uzandığı için bağlanır..."
Konur benim için yalnızca bir köy adı değildir.
Orası, köklerimin uzandığı, geçmişimin izlerini taşıyan, çocukluğumdan beri adını duyduğum nice insanın hikâyesinin birbirine karıştığı yerdir. Dağları, taşlı yolları, evleri, çeşmeleri, ağaçları ve insanlarıyla Konur, benim hafızamda yalnızca yaşanmış bir coğrafya olarak değil, nesillerden nesillere aktarılan bir emanet olarak yer etmiştir.
Köyün kurucusu Konur Ali Bey’in ailesinin devamı olarak bu topraklara bakarken geçmiş ile bugün arasındaki bağı daha derinden hissederim. İnsan bazen bir toprağa yalnızca üzerinde yaşadığı için değil, kökleri oraya uzandığı için bağlanır.
Konur’un evlerine baktığımda yalnızca taş ve topraktan yapılmış yapılar görmem. O taşların arasına sinmiş emeği, o evlerde yaşanan hayatları, kapı önlerinde edilen sohbetleri, kış akşamlarını, yaz günlerini ve yıllar boyunca bu köyü ayakta tutan insanların ellerini düşünürüm.
Bir köyü yalnızca evleri meydana getirmez.
Bir köyü, onu var eden insanların elleri meydana getirir.
Kimi toprağı işler.
Kimi taşı yontar.
Kimi ağaca biçim verir.
Kimi kumaşa iğne değdirir.
Kimi bir tezgâh kurar.
Kimi de sessizliğin ortasında bir kavalı dile getirir.
Konur’un geçmişinde böyle insanlar vardı.
Bobuşoğulları da onların arasında, sanatkârlıkları ve el becerileriyle ayrı bir yere sahipti.
Gedik Mahallesi’nde yaşayan bu köklü aile, yalnızca soyadıyla değil, ellerinin yaptığı işlerle de hatırlanıyordu. Akgedik soyadıyla anılan aile, yaşadıkları Gedik Mahallesi ile bütünleşmiş; zaman içinde mahalle ile aile adı birbirinin hafızasında yer etmiştir.
Bobuşoğulları’nın geçmişi uzaklara uzanır. Değirmenci Bobuş’un oğulları Mehmet ve Muhammet Ali aynı babanın çocuklarıydı. Emir Mustafa ise Muhammet Ali’nin anneden kardeşiydi. Üç kardeşin çocuklukları yokluklar içinde geçti.
Bazı insanların hayatında yokluk yalnızca eksiklik değildir.
Yokluk, insanı kendi gücünü keşfetmeye zorlayan bir öğretmene de dönüşebilir.
Bu kardeşlerin ellerinde doğuştan gelen kuvvetli bir beceri vardı. Bir şeyi görür, nasıl yapılabileceğini düşünür ve kendi imkânlarıyla yapmaya çalışırlardı. Onlarda el ile akıl arasında güçlü bir bağ vardı. Gözleri ölçer, elleri uygular, sabır ise eksik kalan yeri tamamlardı.
Muhammet Ali’nin sanatla kurduğu ilişki bunun en güzel örneklerinden biridir.
Ulaşabileceği bir usta yoktu. Bir çalgının nasıl yapılacağını öğretecek bir okul ya da kurs da yoktu. Uzaktan gördüğü keman, onun merakını uyandırmıştı.
Kemanı yapan ustayı tanımıyordu.
Nasıl yapıldığını bilen birinin yanında bulunmamıştı.
Kendi kendine denedi.
Ağacı düşündü.
Kemanın biçimini düşündü.
Sesin nasıl çıkabileceğini düşündü.
Sonra kendi elleriyle bir keman yaptı.
Kendi yaptığı kemanı eline alıp çalmaya başladı.
Bu, yalnızca bir müzik aleti yapmak değildi. O dönemin şartları içinde insanın kendi merakının peşinden gitmesi, öğrenmek için imkânsızlıkların karşısına çıkması ve kendi dünyasını kendi elleriyle kurmasıydı.
Onun bu uğraşını herkes aynı şekilde karşılamadı.
Dönemin dinî anlayışından etkilenen kardeşi Emir Mustafa ve bir komşusu, kemanın çalınmasını doğru bulmadılar. Kemanın “şeytan işi” olduğunu düşündüler. Muhammet Ali’nin başında, kendi yaptığı kemanı kırdılar.
Keman kırıldı.
Bir insanın emeği, gözlerinin önünde parçalara ayrıldı.
Muhammet Ali çok üzüldü.
O gün kırılan yalnızca bir kemandı.
Sanat kırılmadı.
İçindeki müzik susmadı.
Kemanın ardından bu kez kargıya, kamışa yöneldi. Kendi imkânlarıyla yaptığı kavalı eline aldı. Kırılan kemanın ardından onun elinde yeniden doğan şey yalnızca bir çalgı değil, başka bir ifade biçimiydi.
Kavalın sesi uzaktan duyulduğunda insan bir an durup dinlerdi. Öyle bir ses çıkarırdı ki uzaktan dinleyenler bunun kaval olduğunu anlamakta zorlanırdı. Sanki bir insan konuşuyor, köyün bir yerinden başka birine sesleniyordu.
Kendi kızını da bu insan sesine benzeyen tınılarla çağırırdı:
“Küçük Güllü Fatma...”
Bazı sesler vardır; yıllar geçtikçe silinmez, daha derin bir yere yerleşir. İnsan onları bir daha duymasa bile zihninin bir köşesinde taşımaya devam eder.
Muhammet Ali’nin kavalı da benim için böyle bir sestir.
Kavalında halk deyişleri ve türküler çalardı. Onu dinleyenler yalnızca bir ezgi duymaz, kendi hayatlarından bir şey bulurlardı. Bir ayrılık, bir özlem, bir sevda, yıllardır içlerinde taşıdıkları bir acı o ezgilerde kendine yer bulurdu.
Kimi zaman dinleyenlerin gözleri dolar, kimi zaman insanlar ağlardı.
Kavalın sesi köyün sessizliğine karıştığında, sanki herkes kendi içindeki bir kapıyı açardı.
Muhammet Ali’nin sanatkârlığı yalnızca müzikle sınırlı değildi.
Taş onun elinde başka bir biçime dönüşürdü.
Çok iyi bir taş ve yapı ustasıydı. Taşları çekiçle, başka alet kullanmadan öylesine düzgün işlerdi ki yaptığı duvara uzaktan bakıldığında taşların üst üste dizildiği değil, tek parça bir duvar olduğu sanılırdı.
Taşı tanımak gerekiyordu.
Nereden kırılacağını bilmek, hangi tarafının düzeltilmesi gerektiğini görmek, duvarın sağlamlığını daha örülmeden zihinde kurmak gerekiyordu.
Onun elleri bunu biliyordu.
Taşın dilini öğrenmişti.
Ağaçla da aynı yakınlığı kurmuştu.
Sandal ağacından kaşıklar ve kepçeler yapardı. Köyden isteyenlere bu eşyaları satardı. Bugün sıradan bir eşya olarak gördüğümüz bir kaşığın, o günlerde bir insanın emeğini, sabrını ve ustalığını taşıdığını düşünmek gerekir.
Ağaç, onun elinde biçim kazanırdı.
Bir parça sandal ağacı, günün sonunda bir kaşık olurdu.
Bir başka parça, bir kepçe...
Her birinin üzerinde ustasının eli kalırdı.
Muhammet Ali’nin ustalığı ıstar tezgâhlarına da uzanıyordu. Ağaçtan dokuma tezgâhları yapar, bunların ayarlarını verirdi. Istar, köy hayatında yalnızca bir tezgâh değildi. Evlerin içinde sürdürülen emeğin, dokunan kumaşların ve ailelerin geçim mücadelesinin bir parçasıydı.
Bir ıstarın doğru yapılması ve ayarlanması da ayrı bir bilgi ve beceri isterdi.
Muhammet Ali bunu biliyordu.
Kardeşleri Mehmet Akgedik ve Emir Mustafa’da da aynı el becerisi vardı. Taş ve yapı işlerinde çalışıyor, ıstar tezgâhları yapıyor, kaşık ve benzeri ahşap eşyalar üretiyorlardı.
Aynı aile içinde farklı işler yapılmış olsa da hepsinin temelinde aynı özellik vardı:
Eline aldığı şeyi değerlendirmek.
Yokluk içinde üretmek.
Gördüğünü öğrenmek.
Öğrendiğini geliştirmek.
Ailenin kadınlarında da bu becerinin güçlü izleri görülüyordu.
Mehmet Akgedik’in kardeşi Selime Akgedik, hızlı, düzgün ve güzel dikiş diken, terzilik yapan becerikli bir kadındı. Köyde birçok kişi kıyafetlerini ona diktirmek isterdi.
Onun elinde iğne ve iplik yalnızca bir iş aracına dönüşmezdi.
Kumaş biçimlenir, ölçü hayat bulur, emek bir giysiye dönüşürdü.
Böylece ailenin sanatkârlığı yalnızca taşta, ağaçta veya müzikte değil, kumaşta ve dikişte de kendini gösterirdi.
Bu nedenle Bobuşoğulları’nın hikâyesine baktığımda, karşıma tek tek sanatkârlar değil, ortak bir el hafızası çıkıyor.
Sanki bu ailede ustalık, söylenmeden öğretilen bir dil gibiydi.
Çocuklar büyüklerini izliyordu.
Ellerin nasıl çalıştığını görüyordu.
Taşın nasıl tutulduğunu, ağacın nasıl yontulduğunu, tezgâhın nasıl kurulduğunu, kumaşın nasıl biçildiğini öğreniyordu.
Sonra sıra kendi ellerine geliyordu.
Bu mirasın devam eden isimlerinden biri de Bobuş Akgedik’ti.
Taş ustalığını babası Muhammet Ali’den öğrendi. Babasının öğrendiği ve yıllar içinde geliştirdiği ustalık, onun ellerinde de devam etti. İyi bir taş ustası oldu ve hayatı boyunca geçimini bu ustalıkla sağladı.
Böylece bir babanın bildiği iş, oğlunun hayatına dönüştü.
Ustalık, yalnızca bir meslek olarak kalmadı.
Aile hafızasının bir parçası oldu.
Benim çocukluğum da bütün bu insanların hayatlarına şahit olarak geçti.
Çocukken insan yaşadığı dünyanın değerini bütünüyle anlayamıyor.
Bir taş duvarın arkasındaki emeği düşünmüyor.
Bir kaşığın hangi ellerden çıktığını sormuyor.
Bir ıstarın başında harcanan zamanı hesaplamıyor.
Bir kaval sesinin yıllar sonra bile hafızasında kalacağını bilmiyor.
Çocukluk, hayatı olduğu gibi kabul ediyor.
İnsan, geçmişin kıymetini çoğu zaman yıllar sonra anlıyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda Konur’un yalnızca evlerini değil, o evleri var eden elleri hatırlıyorum.
Taşla uğraşan ustaları...
Ağaç yontan insanları...
Istar kuran elleri...
Dikiş diken kadınları...
Kendi yaptığı kemanı eline alan Muhammet Ali’yi...
Kırılan kemanın ardından kargıdan kaval yapan o sanatkâr ruhu...
Köyün sessizliği içinde insan sesi gibi yükselen o kavalı...
Bütün bunlar bir köyün kültürüdür.
Bir ailenin hafızasıdır.
Bir dönemin hayat biçimidir.
Konur’un geçmişindeki insanlar, ellerindeki sınırlı imkânlarla kendi hayatlarını kurdular. Hazır olanı beklemediler. Bulamadıklarını kendileri yaptılar.
Müzik aleti gerekiyorsa yaptılar.
Kaval gerekiyorsa kargıdan yaptılar.
Kaşık gerekiyorsa ağaçtan yonttular.
Istar gerekiyorsa ağacı işleyip tezgâh kurdular.
Duvar gerekiyorsa taşı işleyip sağlamlaştırdılar.
Kıyafet gerekiyorsa kumaşı biçip diktiler.
Onların hayatında bunların hiçbiri olağanüstü görünmüyordu. Bu, hayatın kendisiydi.
Bugün, bütün bunların aslında büyük bir kültürün parçaları olduğunu daha iyi anlıyoruz.
Bobuşoğulları’nın hikâyesi bana bunu düşündürüyor:
İnsan bazen sahip olduklarıyla değil, sahip olmadıkları karşısında ne yaptığıyla hatırlanıyor.
Bir usta yoksa kendi ustasını yaratıyor.
Bir çalgı yoksa kendi çalgısını yapıyor.
Bir yol kapanırsa başka bir yol buluyor.
Keman kırılırsa kaval konuşuyor.
Muhammet Ali’nin kırılan kemanı benim için yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildir.
O keman, insanın sanat karşısındaki inancını da temsil eder.
Kırılmıştır.
İçindeki ses yok olmamıştır.
O ses başka bir biçimde yaşamaya devam etmiştir.
Kargıdan yapılan kavalda...
Türkülerde...
Halk deyişlerinde...
Dinleyen insanların gözyaşlarında...
Yıllar sonra o günleri hatırlayanların hafızasında...
Bu hikâyede Burhan Akgedik’in yeri de ayrıdır. Burhan Akgedik, Bobuşoğulları ailesinin dışından bir gözlemci değildir. O, bu ailenin evladıdır. Ailenin geçmişini kendi çocukluğundan, büyüklerinden ve yaşadığı çevreden öğrenmiş; aile büyüklerini yakından tanımış, onların hayatlarına ve sanatlarına şahit olmuştur.
Muhammet Ali’nin kavalını dinleyen, onun taş ustalığını, ağaç işçiliğini ve ıstar ustalığını bilenlerden biridir. Ailenin diğer büyüklerinin el becerilerini de çocukluk yıllarından itibaren tanımıştır.
Daha sonra Konur Köyü’nde öğretmenlik yapan Burhan Akgedik, doğup büyüdüğü çevreye bu kez öğretmen olarak hizmet etmiştir. Onun anlattıkları, yalnızca bir başkasının hayatına dair bilgiler değildir. Kendi ailesinin geçmişinden gelen hatıralardır.
Bu nedenle Burhan Akgedik’in aktardığı bilgiler, Bobuşoğulları’nın hafızası açısından ayrı bir değer taşır.
Aile geçmişleri zaman içinde farklı biçimlerde anlatılabilir. Bazı ayrıntılar unutulabilir, bazı bilgiler birbirine karışabilir. Yaşayanların tanıklığı, geçmişin doğru hatırlanması açısından büyük önem taşır.
Burhan Akgedik’in anlattıkları da bu hafızanın korunmasına yardımcı oluyor.
Ben bu hikâyeyi, yalnızca geçmişte yaşamış birkaç insanın hayatını anlatmak için kaleme almıyorum.
Konur’un hafızasında kaybolmaya yüz tutan bir dünyayı, o dünyanın insanlarını ve onların ellerinde şekillenen emeği gelecek kuşaklara bırakmak istiyorum.
Konur’un geçmişinde yaşamış insanların isimlerinin yalnızca birer isim olarak kalmasını istemiyorum.
Onların ne yaptıklarının, nasıl yaşadıklarının, hangi şartlarda üretip hangi zorluklara rağmen sanatlarını sürdürdüklerinin bilinmesini istiyorum.
Bir köyün gerçek zenginliği yalnızca toprağında değildir.
İnsanlarındadır.
Ellerindedir.
Hafızasındadır.
Geçmişten bugüne taşıdığı hikâyelerindedir.
Konur Ali Bey’den bugüne uzanan kendi aile köklerimin içinde ben de bu hafızanın bir parçasını taşıyorum. Konur’un insanlarını anlatırken yalnızca başkalarının geçmişine bakmıyorum; aynı zamanda kendi köklerimin uzandığı bir dünyanın izlerini de kayda geçiriyorum.
Belki de bu yüzden bazı hikâyeler yazılmayı bekler.
Birileri onları hatırlasın diye...
Birileri geçmişin sesini duysun diye...
Çocuklar, kendilerinden önce bu topraklarda yaşayan insanların yalnızca yaşamadığını; ürettiğini, düşündüğünü, öğrendiğini ve elleriyle bir dünya kurduğunu bilsin diye...
Bobuşoğulları’nın hikâyesi de böyle bir hikâyedir.
Konur’un taşlı yollarında yürüyen insanların...
Gedik Mahallesi’nin evlerinde yaşayan ailelerin...
Taşı işleyen ustaların...
Ağacı biçimlendiren ellerin...
Istar başında çalışanların...
Kumaşa iğne değdiren kadınların...
Sessizliğin içinden insan sesi gibi yükselen bir kavalın hikâyesi...
Yıllar geçer.
İnsanlar gider.
Evler değişir.
Eşyalar kaybolur.
Sesler susar.
Bazı izler kalır.
Bir taş duvarın üzerinde...
Bir tahta kaşığın biçiminde...
Eski bir ıstarın ahşabında...
Bir dikişin düzgünlüğünde...
En çok da insanların hafızasında...
Muhammet Ali’nin kendi yaptığı keman kırılmış olabilir.
Onun sanat tutkusu kırılmadı.
Keman sustu.
Kaval konuştu.
İnsan sustu.
Hikâyesi konuşmaya devam etti.
Bugün o kavalın sesi Konur’un dağlarında dolaşmıyor olabilir.
Onu bir zamanlar duyanların hafızasında hâlâ yaşıyor.
“Küçük Güllü Fatma...” diye çağıran o ses, geçmişten bugüne uzanan ince bir yol gibi hâlâ hatırlanıyor.
İnsan gider.
Yaptığı kalır.
Ses susar.
Hatırası kalır.
Usta ölür.
Ustalığı yaşar.
Keman kırılır.
Kaval konuşur.
İnsanlar geçmişte kalır.
Hikâyeleri geleceğe yürür.
Konur’un geçmişinden bugüne kalan en kıymetli miraslardan biri de budur:
İnsanların kendi elleriyle kurduğu hayat...
Yokluk içinde ortaya çıkardığı sanat...
Bir kuşaktan diğerine aktardığı ustalık...
Unutulmasın diye anlatılan hikâyeler...
Konur Ali Bey’den bugüne uzanan kökler, Bobuşoğulları’nın ellerinde şekillenen ustalıklar ve bu insanların geride bıraktığı hatıralar, aynı toprağın farklı zamanlarda konuşan sesleri gibidir.
Taşın hafızası vardır.
Ağacın hafızası vardır.
Bir köyün hafızası vardır.
İnsanların hafızası vardır.
Bazen bir kaval sesi, bütün bu hafızaları bir araya getirir.
Keman kırılır.
Kaval konuşur.
Ses uzaklaşır.
Hatıra kalır.
Hikâye yazıya dönüşür.
Yazıya dönüşen hikâye, artık yalnızca onu yaşayanların değil, gelecek kuşakların da mirası olur.
Bazı ailelerin mirası yalnızca maldan, mülkten ya da soyadından ibaret değildir.
Bazı miraslar ele geçer.
Taşa geçer.
Ağaca geçer.
Kumaşa geçer.
Sese geçer.
Sonra nesilden nesile aktarılır.
Bazı ailelerin soyu yalnızca kanla değil, ustalıkla da sürer.