"..Daha fazlasını isterken elimizdekilerin değerini, başkalarının acısını ve giderek vicdanımızı kaybediyoruz..."

İnsanlığın binlerce yıllık geçmişine dönüp baktığımızda, hikâyemizin en büyük kırılma noktalarının yalnızca savaşlar, imparatorlukların yükselişi ya da çöküşleri olmadığını görürüz. Asıl büyük dönüşüm; yaşam biçimimizin, dünyaya bakışımızın ve tatmin eşiğimizin değişmeye başladığı o anlarda yaşandı.
Yüzyıllar boyunca doğanın sunduklarıyla hayatını sürdüren insan, Neolitik Çağ’da kaderini değiştirecek tarihi bir adım attı. Toprağı ekip biçmeye başladı ve zamanla bir yere kök saldı. Mağaralardan ve geçici yaşam alanlarından yerleşik hayata geçen insanlık, zihnine yepyeni bir kavram yerleştirdi:
“Burası benim.”
Ne var ki toprağa atılan ilk tohumla başlayan bu sahiplenme duygusu, zamanla biçim değiştirerek önü alınamaz bir mülkiyet hırsına dönüştü. Toprağını çitlerle çeviren insan, bir süre sonra komşusunun sınırlarına bakmaya başladı.
“Burası benim” düşüncesi, zamanla “Seninki de benim olabilir” anlayışına evrildi.
Bugün geldiğimiz noktada ise geçmişten devraldığımız bu hırsla, elimizdekilerle yetinmeyi neredeyse tamamen unuttuk.
Başını sokacak bir evi olan insan, sahip olduğu yuvanın huzurunu yaşamak yerine daha büyük bir evin, bahçelinin, havuzlunun hayalini kuruyor. Ayağını yerden kesen bir otomobile sahip olan, bir üst modelin peşine düşüyor.
Barınmak ve ulaşmak gibi en temel ihtiyaçlarımız bile artık çoğu zaman ihtiyaç olmaktan çıkıp statü yarışına dönüşüyor.
Oysa istek duymak insan olmanın doğal bir parçası. Daha iyisini istemek, gelişmek ve hayatı güzelleştirmek elbette kötü değil.
Asıl mesele şu:
Her istediğimiz gerçekten bir ihtiyaç mı?
Cevabı aslında biliyoruz: Hayır.
Fakat bolluk ve seçeneklerin arttığı dünyada, ihtiyaç ile istek arasındaki o ince çizgiyi giderek kaybettik. Elimizdekine şükretmek ya da onun kıymetini bilmek yerine, gözümüzü sürekli bir sonraki seçeneğe çevirdik.
Kendi tabağımızdakinin tadını çıkarmak yerine, yan masadakinin ne yediğine bakmaya başladık.
Peki bütün bu konforun, tüketimin ve daha fazlasına sahip olma arzusunun sonunda ne oldu?
Mutlu olamadık.
Tam tersine, hayatın sunduğu onca imkânın içinde daha büyük bir tatminsizliğin ortasında kaldık.
Belki de bunun en önemli nedenlerinden biri, çağımızın zihinsel tuzaklarından biri olan “seçenek çokluğu”.
Önümüzde o kadar fazla alternatif var ki elimizdekinin değerini anlamaya fırsat bulamadan, ulaşamadığımızın peşine düşüyoruz.
Ve bir süre sonra sahip olduklarımızın huzurunu değil, sahip olamadıklarımızın eksikliğini düşünüyoruz.
Fakat mesele sadece tüketimle sınırlı değil.
Maddiyatla başlayan bu uyuşma, zamanla zihnimize, kalbimize, gözlerimize, kulaklarımıza ve dilimize kadar uzanıyor.
Kendi hayatımıza daha fazla konfor katmaya çalışırken, yoklukla mücadele edenleri görmez oluyoruz.
Zulüm altında ezilenleri duymuyoruz.
Haksızlık karşısında susuyoruz.
Çünkü sürekli daha fazlasını isteyen zihin, bir süre sonra yalnızca sahip olduklarının değerini değil, başkasının yaşadığı acının ağırlığını da hissedemez hâle geliyor.
Belki de asıl tehlike tam burada başlıyor.
Gözümüzün önünde yaşanan insanlık dramlarına karşı bile hissizleşiyoruz.
Bugün Filistin’de yaşanan acılar ekranlarımıza yansırken, o görüntülerin her birinin yüreğimizde bir karşılığı olması gerekirken; televizyonun alt yazısına birkaç saniye bakıp çayımızdan bir yudum alıyor, ardından kanalı değiştiriyoruz.
Bir başka haber.
Bir başka görüntü.
Bir başka gündem…
Ve hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
İşte burada durup kendimize sormamız gerekiyor:
Biz ne zaman bu kadar hissizleştik?
Seçeneklerin, konforun ve tüketimin içinde boğulurken aslında en önemli şeyi gözden kaçırıyoruz.
Bireysel tatminsizlikle başlayan zihinsel tutulma, zamanla vicdanımıza kadar uzanıyor.
Belki de çağımızın asıl felci bedensel değil, vicdani.
Bugün pek çok hastalığa çare arayan ve bulan tıp, insanlığın karşı karşıya kaldığı bu ağır felcin de bir gün tedavisini bulur mu, bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
İnsanın yeniden iyileşmesi için önce sahip olduklarının kıymetini bilmesi, sonra başkasının acısını kendi acısı kadar hissedebilmesi gerekiyor.
Çünkü insanlığımızı kaybettiğimiz yerde, sahip olduğumuz hiçbir şey bizi gerçekten iyileştirmeye yetmeyecek.