"..Biz hikâyeyi yaratmayız. Hikâyenin peşinden gideriz. Oyuncu aramayız. Çünkü bazen en gerçek oyuncu, yıllardır o sokakta yaşayan insandır..."

Bir Yönetmenin İtirafı
Yönetmen Erdal Açık – Yaşayan Tarih Tarsus Üzerine
Bana en çok sorulan sorulardan biri şu:
“Erdal Hocam, sinema filmi mi çekmek daha zor, belgesel mi?”
Gençken cevabım hep sinemaydı.
Çünkü sinemada kahramanlar yaratır, dünyalar kurar, zamanı ve mekânı istediğiniz gibi şekillendirirsiniz.
Her şey sizin kontrolünüzdedir.
Ta ki Tarsus'u çekene kadar…
Çünkü biz burada sadece bir şehir çekmiyoruz.
10.000 yıllık bir hikâyeye tanıklık ediyoruz.
Göztepe Höyüğü'ndeki Neolitik yaşamdan başlayan; Hititlerin, Asurların, Perslerin, Romalıların, Bizanslıların, Emevilerin, Selçukluların ve Osmanlıların izlerini taşıyan yaşayan bir şehirden söz ediyoruz.
Böyle bir yerde set kuramazsınız.
Çünkü set zaten kurulmuş.
Hem de 10.000 yıl önce.
Sinema size bir hayali gerçekmiş gibi gösterebilir.
Belgesel ise gerçeğin kendisini bekler.
Siz yönetemezsiniz.
Beklersiniz.
Gözlersiniz.
Tanık olursunuz.
Bazen Kleopatra Kapısı'nın önünde dört saat beklersiniz.
Ve tam o sırada kapının önünden geçen bir teyzenin torununa,
“Burası çok eski…”
dediğini duyarsınız.
İşte o anı senaryoya yazamazsınız.
Çünkü o anı siz yazmadınız.
Hayat yazdı.
Sizin göreviniz sadece orada olmak ve kamerayı doğru anda çalıştırmaktır.
İşte sinema ile belgesel arasındaki en büyük fark benim için burada başlıyor.
Sinema, “olabilirdi” der.
Belgesel ise “oldu ve hâlâ oluyor” der.
Ama belgesel çekmenin başka bir tarafı daha var.
Belgesel çekerken her zaman bir senaryoya ihtiyacınız yoktur.
Başrol oyuncusuna da…
Çünkü bazen senaryo şehrin kendisidir.
Başrol oyuncusu ise o şehrin taşlarıdır.
Duvarlarıdır.
Sokaklarıdır.
Kapılarıdır.
Ve o taşların üzerinde yaşamış insanlardır.
Biz hikâyeyi yaratmayız.
Hikâyenin peşinden gideriz.
Oyuncu aramayız.
Çünkü bazen en gerçek oyuncu, yıllardır o sokakta yaşayan insandır.
Dekor kurmayız.
Çünkü Türkiye'nin kendisi bir dekor değil, başlı başına bir hafızadır.
Nereye baksanız bir efsane vardır.
Bir hikâye vardır.
Bir medeniyet vardır.
Bir aşkın, bir savaşın, bir göçün, bir inancın ya da sıradan bir insanın yaşanmışlığı vardır.
Bazen yüzlerce yıllık bir taş konuşur.
Bazen yaşlı bir insanın anlattığı tek bir cümle, tarih kitaplarında bulamayacağınız bir hikâyeyi önünüze koyar.
İşte belgeselin büyüsü burada başlar.
Türkiye, belgesel için dev bir doğal platodur.
Üstelik bu platoda dekor hazırdır.
Hikâyeler hazırdır.
Efsaneler hazırdır.
İnsanlar hazırdır.
Ve daha keşfedilecek, çekilecek, anlatılacak o kadar çok yer vardır ki…
Benim için Yaşayan Tarih Tarsus, işte bu anlayışın bir parçası.
Biz Tarsus'un hikâyesini yeniden yazmıyoruz.
Zaten yazılmış olan hikâyenin izini sürüyoruz.
Kamerayı çeviriyoruz.
Ve tarihin konuşmasına izin veriyoruz.
Elbette sinemadan vazgeçmedim.
Vazgeçmem de.
Sinema benim ilk aşkım.
Ama bundan sonraki yolum daha net:
Sinematik Belgesel.
Belgeselin gerçeğini, sinemanın estetiğiyle anlatmak…
Tarsus'un 10.000 yıllık hikâyesini sadece anlatmak değil;
izleyene hissettirmek.
Çünkü Tarsus gibi bir şehirde kuru bilgi yetmez.
Taşın hafızasını,
sokağın sesini,
insanın yüzünü,
yemeğin kokusunu,
geçmişle bugünün yan yana yaşamasını göstermek gerekir.
İşte bu yüzden Yaşayan Tarih Tarsus, benim için ne sadece bir belgesel…
Ne de sadece bir sinema filmi.
İkisinin tam ortasında duran,
gerçeği estetikle buluşturan,
geçmişi bugünün içinden anlatan bir çalışma.
Benim için mesele artık sadece tarih anlatmak değil.
Tarihi yaşatmak.
Ve bunu yaparken kameranın arkasında bir yönetmen,
karşımda ise 10.000 yıllık bir şehir var.
Ben sadece onun hikâyesine tanıklık ediyorum.
Senaryo şehir.
Başrol taşlar.
Hikâye insan.
Kamera ise tanık.
Gerçeği, sinemayla yaşatmak.