Hukuk herkes için eşit mi?
Hukuk devleti, yalnızca kanunların bulunduğu bir devlet değildir. Hukuk devleti; kanunların herkese eşit uygulandığı, yargının bağımsız ve tarafsız olduğu, vatandaşların hak arama özgürlüğünün güvence altında bulunduğu ve devlet gücünü kullananların da hukukla bağlı olduğu devlettir.
Bir ülkede hukuk düzeninin sağlamlığı, yalnızca kanunların nasıl yazıldığıyla değil, o kanunların kimlere ve nasıl uygulandığıyla ölçülür. Aynı fiili işleyen iki kişi, siyasi kimlikleri veya sahip oldukları makamlar nedeniyle farklı muamele görüyorsa burada hukukun eşit uygulanıp uygulanmadığı sorusu ortaya çıkar.
Türkiye'de son yıllarda yargının bağımsızlığı, siyasi davalar, seçilmiş yerel yöneticiler hakkındaki soruşturmalar, tutuklama tedbirleri ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması gibi konular kamuoyunda yoğun biçimde tartışılmaktadır. Bu tartışmaların merkezinde ise şu soru bulunmaktadır:
Türkiye'de hukuk, herkes için aynı ölçüde mi işlemektedir?
Bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için siyasi kanaatlerden önce anayasal hükümleri, somut uygulamaları ve uluslararası kurumların değerlendirmelerini birlikte ele almak gerekir.
1. Anayasa'nın ortaya koyduğu hukuk devleti ilkesi
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, hukuk devletinin temel ilkelerini açık biçimde düzenlemektedir.
Anayasa'nın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti'ni demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlar. 6. madde egemenliğin millete ait olduğunu belirtir. 9. madde yargı yetkisinin bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılmasını öngörür. 10. madde herkesin kanun önünde eşit olduğunu hükme bağlar.
Anayasa'nın 138. maddesi ise hâkimlerin görevlerinde bağımsız olduğunu, hiçbir organın, makamın veya kişinin mahkemelere emir ve talimat veremeyeceğini düzenler. 153. maddeye göre Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve kişileri bağlar.
Bu hükümler, hukuk düzeninin temel güvenceleridir. Ancak anayasal ilkelerin varlığı tek başına yeterli değildir. Önemli olan, bu ilkelerin günlük hayatta ve yargı uygulamasında eksiksiz biçimde hayata geçirilmesidir.
Hukuk devleti, yalnızca vatandaşın devlete karşı sorumluluklarını değil, devletin de vatandaşa karşı sınırlarını belirler. Devletin gücü arttıkça hukuki denetimin önemi de artar.
2. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı
Bir ülkede yargının bağımsızlığı, adaletin güvenilir olmasının temel şartıdır. Hâkim ve savcıların kararlarını siyasi baskıdan, makam sahiplerinin beklentilerinden veya kamuoyu yönlendirmesinden bağımsız biçimde verebilmesi gerekir.
Yargı bağımsızlığı yalnızca mahkeme salonunda verilen kararlarla ilgili değildir. Hâkim ve savcıların mesleğe kabulü, atanması, terfisi, görev yerlerinin değiştirilmesi ve disiplin süreçleri de bu bağımsızlığın önemli parçalarıdır.
Türkiye'de Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun yapısı ve yürütmenin yargı üzerindeki etkisi, uzun süredir hukuk çevrelerinde ve uluslararası raporlarda tartışılmaktadır.
Avrupa Komisyonu'nun 4 Kasım 2026 tarihli Türkiye Raporu bu konudaki eleştirileri yeniden gündeme taşımıştır. Raporda Türkiye'nin hukuk devleti ve temel haklar alanında erken aşamada bulunduğu, gerilemenin sürdüğü ve yürütmenin yargı üzerindeki kontrolünün yargı bağımsızlığını olumsuz etkilediği değerlendirilmiştir. Komisyon ayrıca yargının muhalefet temsilcilerini ve seçilmiş yöneticileri hedef alan seçici uygulamalar sergilediğini, iktidar koalisyonuna mensup yetkililer hakkında benzer adımların atılmadığını belirtmiştir. [1]
Bu değerlendirme, tek başına herhangi bir davanın suçsuzluk veya suçluluk hükmü değildir. Ancak Avrupa Komisyonu gibi resmî bir kurumun yargının tarafsızlığına ilişkin bu ölçekte kaygı bildirmesi, üzerinde durulması gereken ciddi bir göstergedir.
Yargıya güven, yalnızca mahkeme kararlarının hukuken doğru olmasıyla değil, toplumun o kararların bağımsız ve tarafsız biçimde verildiğine inanmasıyla da oluşur.
3. Kanun önünde eşitlik ve seçici adalet tartışması
Hukukun temel ilkelerinden biri, aynı durumda bulunan kişilere aynı hukuki ölçütlerin uygulanmasıdır.
Bir belediye başkanı hakkında yolsuzluk iddiası varsa bu iddia elbette soruşturulmalıdır. Aynı şekilde bir bakan, milletvekili, kamu yöneticisi veya iktidar partisine mensup bir belediye başkanı hakkında da benzer bir iddia bulunduğunda hukuk aynı kararlılıkla işletilmelidir.
Buradaki mesele, herhangi bir kişinin soruşturulmasına karşı çıkmak değildir. Asıl mesele, soruşturmaların siyasi kimlikten bağımsız yürütülüp yürütülmediğidir.
Avrupa Komisyonu'nun 2026 Türkiye Raporu, muhalefet belediyeleri üzerindeki idari, mali ve yargısal baskının sürdüğünü; alınan idari ve yargısal önlemlerin ağırlıklı olarak muhalefet belediyelerini, özellikle de CHP yönetimindeki belediyeleri hedef aldığını belirtmektedir. Rapora göre 1 Eylül 2025'ten itibaren 22 CHP'li belediye başkanı görevden uzaklaştırılmış veya tutuklanmış; 2024 yerel seçimlerinden bu yana görevden uzaklaştırılan ve tutuklanan belediye başkanlarının toplamı 49'a ulaşmıştır. Raporda bu iki durum birlikte ifade edilmektedir; söz konusu sayıların tamamı hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet bulunduğu anlamına gelmemektedir. [1]
Aynı rapor, bazı dosyalarda iddiaların gizli tanık beyanlarına dayandırılması konusunda kaygılara da yer vermektedir. Ayrıca seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atanması ve muhalefet belediyelerinin mali kaynaklara erişiminin kısıtlanması gibi uygulamaları baskı araçları arasında değerlendirmektedir. [1]
Bu veriler, soruşturmaların siyasi saiklerle yürütüldüğünü her dosya bakımından tek başına kanıtlamaz. Bir soruşturmanın haklılığı veya haksızlığı, dosyadaki deliller ve yargılama süreci incelenerek belirlenmelidir. Ancak soruşturmaların hangi siyasi çevrelerde yoğunlaştığı ve benzer iddiaların farklı siyasi aktörler bakımından nasıl ele alındığı, eşitlik ilkesi yönünden ciddi sorular doğurmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da istatistiklerin doğru okunmasıdır. Belediyeler hakkında açılan idari incelemeler, soruşturma izinleri, ceza soruşturmaları, tutuklamalar ve mahkûmiyet kararları aynı şey değildir. Bunları birbirine karıştırmak, sağlıklı bir karşılaştırma yapılmasını engeller.
Gerçek bir eşitlik incelemesi için benzer nitelikteki suçlamalar, deliller, soruşturma aşamaları ve yargılama sonuçları karşılaştırılmalıdır. Hukuk düzeninin güvenilirliği de ancak böyle bir şeffaflıkla güçlenebilir.
4. Tutuklama, masumiyet karinesi ve adil yargılanma
Tutuklama, ceza hukukunda bir ceza değil, istisnai nitelikte bir koruma tedbiridir. Kişinin kaçma ihtimali, delilleri karartma riski veya kanunda belirtilen diğer şartlar somut gerekçelerle ortaya konulmalıdır.
Tutuklama kararlarının otomatikleşmesi veya uzun süre devam etmesi, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı bakımından ciddi sorunlar doğurabilir.
Anayasa'nın 19. maddesi kişi hürriyeti ve güvenliğini, 36. maddesi ise hak arama özgürlüğünü ve adil yargılanma hakkını güvence altına alır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de benzer güvenceler içermektedir.
Masumiyet karinesi gereğince, hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen kişi kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmadıkça suçlu ilan edilemez. Bu ilke, siyasi görüşü veya toplumdaki konumu ne olursa olsun herkes için geçerlidir.
Bir kişinin tutuklanması, kamuoyunda suçlu olduğu yönünde kesin bir kanaat oluşturmanın gerekçesi hâline gelmemelidir. Aynı şekilde, siyasi kimliği nedeniyle bir kişiye ayrıcalık tanınması da kabul edilemez.
Adaletin ölçüsü, kişinin kim olduğu değil, hakkında ileri sürülen iddiaların hukuki niteliği ve somut delillerin gücüdür.
5. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyulması
Hukuk devletinde mahkeme kararlarının bağlayıcılığı tartışmaya açık değildir. Özellikle anayasal denetim ve temel hakların korunması bakımından yüksek mahkemelerin kararlarına uyulması, hukuk düzeninin devamlılığı için zorunludur.
Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması veya alt derece mahkemelerinin bu kararları etkisiz bırakması, yalnızca ilgili kişinin haklarını değil, anayasal sistemin bütünlüğünü de zedeler.
Avrupa Komisyonu'nun 2026 raporunda, bazı mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayı sürdürmemesi ve bazı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının yerine getirilmemesi eleştirilmiştir. Raporda, Osman Kavala'nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen tutukluluğunun devam etmesi de ağır ifadelerle değerlendirilmiştir. [1]
Bu noktada mesele, mahkemelerin kararlarının beğenilip beğenilmemesi değildir. Hukuk düzeni, kararların uygulanmasını kişilerin veya kurumların tercihine bırakamaz.
Bir ülkede mahkeme kararları uygulanmıyorsa, vatandaşın hukuk yoluyla hak arama umudu zayıflar. Hukukun üstünlüğü de yalnızca kâğıt üzerinde kalan bir ilkeye dönüşme tehlikesiyle karşılaşır.
6. Avrupa'daki örnekler ve Türkiye açısından anlamı
Avrupa ülkelerindeki hukuk sistemleri incelendiğinde farklı tarihsel ve idari yapılara rastlanır. Ancak bu farklılıkları Türkiye'deki eşitlik ve seçici adalet tartışmalarıyla doğrudan aynı kefeye koymamak gerekir.
Birleşik Krallık'ta İngiltere ve Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda olmak üzere üç ayrı hukuk sistemi bulunmaktadır. Bu farklılık, ülkenin tarihsel ve anayasal gelişiminden kaynaklanan bölgesel hukuk düzenlemeleridir. Vatandaşların siyasi görüşlerine veya iktidara yakınlıklarına göre farklı hukuka tabi tutulması anlamına gelmez. Dolayısıyla bu örnek, Türkiye'de tartışılan siyasi kimliğe göre farklı hukuk uygulanması iddiasıyla doğrudan karşılaştırılamaz. [2]
Yunanistan örneğinde ise Batı Trakya'daki Müslüman azınlıkla bağlantılı olarak müftülerin bazı aile ve miras hukuku meselelerindeki yetkileri tartışılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 19 Aralık 2018 tarihli Molla Sali / Yunanistan kararında, bir miras uyuşmazlığında şeriat hukukunun uygulanmasının ayrımcılık oluşturduğuna hükmetmiştir. [3]
Ancak kronolojiyi doğru kurmak önemlidir: Yunanistan'da 4511/2018 sayılı yasa 15 Ocak 2018'de yürürlüğe girmiş, yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararından önce medeni hukukun uygulanmasını esas alan ve müftü yargı yetkisini tarafların ortak talebine bağlayan bir düzenleme yapılmıştır. Mahkemenin kararı ise daha önce yaşanmış miras uyuşmazlığına ilişkindir. [3]
Bu örneklerden çıkarılabilecek temel sonuç şudur: Hukuk sistemindeki farklılıklar, bireyin eşitlik ve temel hak güvencelerini ortadan kaldırmamalıdır. Her türlü hukuki düzenleme, insan hakları ve ayrımcılık yasağı ilkeleriyle uyumlu olmalıdır.
7. Uluslararası kurumların Türkiye hakkındaki değerlendirmeleri
Türkiye'deki hukuk düzenine ilişkin tartışmalar yalnızca ülke içindeki siyasi aktörlerin açıklamalarından ibaret değildir. Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi organları ve uluslararası insan hakları kuruluşları da yargı bağımsızlığı, seçilmiş yöneticilerin durumu ve temel haklar konusunda değerlendirmeler yayımlamaktadır.
Avrupa Komisyonu'nun 2026 Türkiye Raporu, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda ciddi yapısal sorunlara işaret etmektedir. Raporda, yürütmenin yargı üzerindeki etkisi, muhalefet temsilcilerine yönelik seçici yargı uygulamaları ve yüksek mahkeme kararlarının uygulanmaması temel sorunlar arasında sayılmıştır. [1]
Avrupa Parlamentosu da Haziran 2026'da Türkiye hakkındaki kararında hukuk devleti, demokratik süreçler ve temel haklarla ilgili kaygılarını dile getirmiştir. [4]
İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), 3 Kasım 2026'da Ekrem İmamoğlu'nun tutukluluğuyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki dosyaya ilişkin bir açıklama yayımlamıştır. Türkiye Litigation Support Project ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu ile birlikte Mahkemeye üçüncü taraf görüşü (amicus brief) sunduklarını duyurmuşlardır. Bu belge bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı değil, sivil toplum kuruluşlarının Mahkeme dosyasına sunduğu hukuki değerlendirmedir. [5]
Bu ayrım önemlidir. Uluslararası kurumların raporları ve sivil toplum kuruluşlarının görüşleri, Türkiye'deki uygulamalara ilişkin ciddi değerlendirmeler sunar; ancak bunların her biri mahkeme hükmü olarak gösterilemez.
Bununla birlikte farklı kurumların benzer konularda tekrarlanan uyarıları, hukuk düzenine duyulan güvenin yeniden güçlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
8. Türkiye'de hukuk düzeni nasıl güçlendirilebilir?
Türkiye'de hukuk düzeninin güçlenmesi için öncelikle yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda güven veren yapısal reformlara ihtiyaç vardır.
Bunun için:
1. Yargı bağımsızlığı güvence altına alınmalıdır. Hâkim ve savcıların atanma, terfi, görev yeri değişikliği ve disiplin süreçlerinde siyasi etkiden uzak, şeffaf ve nesnel ölçütler uygulanmalıdır.
2. Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun yapısı güçlendirilmelidir. Kurulun oluşumunda yürütmenin etkisini sınırlayan, çoğulculuğu ve mesleki bağımsızlığı esas alan güvenceler geliştirilmelidir.
3. Kanun önünde eşitlik fiilen sağlanmalıdır. Siyasi parti, makam, ekonomik güç veya toplumsal konum farkı gözetilmeksizin benzer iddialar aynı hukuki ölçütlerle incelenmelidir.
4. Tutuklama istisnai bir tedbir olarak uygulanmalıdır. Tutuklama kararları somut, kişiye özgü ve denetlenebilir gerekçelere dayanmalı; makul sürede yargılama ilkesi korunmalıdır.
5. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uygulanmalıdır. Mahkeme kararlarının yerine getirilmesi, hukuk devletinin tartışmasız gereğidir.
6. Kayyum uygulaması demokratik temsil ilkesi çerçevesinde yeniden ele alınmalıdır. Seçilmiş yöneticilerin görevden uzaklaştırılması ve yerlerine atama yapılması, ancak hukuki şartlar ve demokratik temsil hakkı gözetilerek değerlendirilmelidir.
7. Yargı süreçleri ve istatistikler şeffaflaştırılmalıdır. Soruşturma, kovuşturma, tutuklama, beraat ve mahkûmiyet verileri düzenli yayımlanmalı; siyasi partilere ve yerel yönetimlere göre karşılaştırma yapılmasına imkân tanınmalıdır.
8. Hukuk eğitimi ve adalet kültürü güçlendirilmelidir. Hukuka saygı, yalnızca vatandaşlardan beklenen bir davranış olmamalı; kamu gücünü kullanan herkes için temel bir sorumluluk olarak benimsenmelidir.
Bu adımların amacı herhangi bir siyasi kesimi korumak veya diğerini suçlamak değildir. Amaç, herkesin güvenebileceği, öngörülebilir ve tarafsız bir hukuk düzeni kurmaktır.
Sonuç: Hukukun üstünlüğü herkes için geçerli olmalıdır
Bir ülkede hukuk düzeninin varlığı, yalnızca kanunların yürürlükte olmasıyla ölçülemez. Asıl ölçü, o kanunların iktidarda bulunanlar, muhalefet temsilcileri, kamu görevlileri ve sıradan vatandaşlar için aynı güvenceyi sağlayıp sağlamadığıdır.
Hukuk, siyasi mücadelelerin aracı hâline gelmemelidir. Yargı, ne iktidarın ne muhalefetin ne de herhangi bir çıkar grubunun etkisi altında kalmalıdır. Suç iddiaları araştırılmalı, kamu kaynaklarını kötüye kullananlar hesap vermeli, fakat bütün bunlar bağımsız mahkemeler önünde, somut delillere ve adil yargılanma güvencelerine dayanarak gerçekleşmelidir.
Bir belediye başkanı da bir bakan da bir milletvekili de sıradan bir vatandaş da hukuk karşısında aynı ölçüye tabi olmalıdır. Hiç kimse makamı nedeniyle ayrıcalık kazanmadığı gibi, siyasi görüşü nedeniyle de hukuki güvencelerinden mahrum bırakılamaz.
Türkiye'nin ihtiyacı, bir kesimin diğerine üstün geldiği bir hukuk düzeni değil; herkesin adalet karşısında eşit olduğu, mahkemelerin bağımsızlığına güven duyulan ve kararların eksiksiz uygulandığı bir hukuk devletidir.
Çünkü hukuk, yalnızca güçlüleri denetlediğinde değil, gücü elinde bulunduranları da bağladığında gerçek anlamına kavuşur.
Bir ülkede hukuk, iktidarda olana göre değil, haklı olana göre işlemelidir.
Kaynakça
[1] Avrupa Komisyonu – Türkiye 2026 Raporu, 4 Kasım 2026. Yargı bağımsızlığı, seçici yargı uygulamaları, yerel yönetimler, belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılması ve tutuklanması ile Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanmasına ilişkin değerlendirmeler.
https://enlargement.ec.europa.eu/turkiye-report-2026_en
[2] Birleşik Krallık Yargı Sistemi – Birleşik Krallık'taki üç ayrı hukuk sistemi.
https://www.judiciary.uk/about-the-judiciary/our-justice-system/jud-acc-ind/justice-sys-and-constitution/
[3] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi – Molla Sali / Yunanistan, Büyük Daire kararı, 19 Aralık 2018, Başvuru No. 20452/14.
https://hudoc.echr.coe.int/
[4] Avrupa Parlamentosu – Türkiye hakkında 2026 yılı kararı, 17 Haziran 2026.
https://www.europarl.europa.eu/
[5] Human Rights Watch – Türkiye: Avrupa Mahkemesi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın tutukluluğunu değerlendirecek, 3 Kasım 2026. Açıklama, AİHM dosyasına sunulan üçüncü taraf görüşüne ilişkindir; Mahkeme kararı değildir.
https://www.hrw.org/news/2026/11/03/turkiye-european-court-to-rule-on-istanbul-mayors-detention
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, özellikle 2, 6, 9, 10, 19, 36, 138 ve 153. maddeler.
https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa/