"..Başkanı Ekrem İmamoğlu ve 100 kadar üst düzey Belediye yöneticisinin gözaltına alınmasıyla başlayan ve özellikle CHP’li belediyelere yönelen adli ve idari soruşturmalar ve tutuklamalar da olanca hızıyla devam ediyor..."
Yerel Yönetimler Sisteminin Çöküşü
Türkiye’nin son günlerdeki gündemi, tam da ünlü şairimiz Nazım Hikmet’in o çok ünlü “Kerem Gibi” şiirinin giriş dizelerine benziyor. Ne diyordu bu şiirinde Nazım usta: Hava kurşun gibi ağır! // Bağır bağır bağırıyorum. // Koşun kurşun eritmeye çağırıyorum…” İşte, içinde yaşadığımız şu son günlerde, tam da bu ünlü şiirde tasvir edilene benzer “kurşun gibi ağır” bir siyasal iklimde yaşıyor ve sonunun nereye varacağını bilemediğimiz labirent gibi dolambaçlı karanlık bir korku tünelinden geçiyoruz. Ne yazık ki tünelin ucunda da herhangi bir ışık görünmüyor. Bir yanda halkın hiç değişmeyen gündem maddesi olan hayat pahalılığı ve ekonomik sorunlar tüm ağırlığıyla üzerimize çökerek bizleri eziyor. Öte yandan bölgemizi ve güney doğu sırımızdaki komşu ülkeleri dehşete düşüren ABD/İsrail, İran Savaşı da olanca hızı ve yakıcılığıyla devam ediyor. Tabii bu savaşlar, kaçınılmaz olarak tüm dünyayı olduğu gibi ülkemizi de olumsuz bir biçimde etkiliyor. Doğaldır ki kamuoyumuz, ister istemez bu netameli sorunları çok çeşitli boyutlarıyla tartışmayı sürdürüyor. Son günlerde, gündemi olabildiğince ağırlaştıran tüm bu çetrefil sorunlarla birlikte, 19 Mart 2025 günü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve 100 kadar üst düzey Belediye yöneticisinin gözaltına alınmasıyla başlayan ve özellikle CHP’li belediyelere yönelen adli ve idari soruşturmalar ve tutuklamalar da olanca hızıyla devam ediyor. Son olarak Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı, Mezitli ve Yenişehir Belediye Başkanları da tutuklandı. Daha bu operasyonların ne kadar devam edeceği ve nerelere kadar uzanacağı hususu ise henüz bilinmiyor. Bu bağlamda CHP’li Belediye başkanlarının hukuksal durumları teker teker ele alınıp çeşitli açılardan değerlendiriliyor. Ve yapılan haksızlık ve hukuksuzluklar dile getiriliyor. Ancak, genellikle şafak vaktinde ve dalgalar halinde yapılan bu operasyonlar, bir başka yönüyle de Türkiye’de tüm bir yerel yönetimler sisteminin çöküşünü, belediye örgütlerinin zaaflarını, açmazlarını ve sıkıntılarını da ortaya çıkarmış oldu. Çeşitli nedenlerle yeterince dile getirilmiyor ama, kanımca belediyelere yönelik olarak dalgalar halinde yapılan bu operasyonların en önemli sonucu Türkiye’de bütün bir Yerel Yönetimler Sisteminin çöküşü olmuştur. Yönetim bilimleri ve çağdaş sistem yaklaşımı açısından bakıldığında; bir başka boyutuyla öyle görülüyor ki, ülkemizde yaşanan tüm bu olaylar, Türkiye’de yerel yönetimler sisteminin ve özellikle de belediyelerin yönetsel yapılarının kendi kendilerini yeniden üretememesinden, sistemin tıkanmasından ve artık yeterince fonksiyon yerine getiremez olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, belediye örgütlerinin yönetsel yapılarını A’dan Z’ye kadar tüm yönleriyle değiştirecek, onları çağdaş, dinamik ve fonksiyonel birimler hale getirecek köklü bir yerel yönetimler reformuna ihtiyaç duyulmaktadır. Bilindiği üzere, Türkiye’nin oldukça eskilere dayanan, köklü bir belediyecilik geleneği vardır. Osmanlı devletinde Belediye hizmetleri kadılar tarafından yürütülüyordu. Kadıya belediye işlerinde “Muhtesip” denilen memur yardımcı oluyordu. Muhtesiplik daha sonra gelişmiş ve bunları idare etmek üzere “İhtisap İdaresi” kurulmuştur. Bu yönetim şekli 1854 yılına kadar sürmüştür. 1854’te çıkartılan bir kanunname ile “Şehremaneti İdaresi” kurulmuştur. Bu yönetim biçimi çeşitli değişikliklere uğrayarak cumhuriyet dönemine kadar gelmiştir. Belediyecilik konusunda asıl büyük ve köklü dönüşüm 1930 yılında 1580 sayılı Belediye Kanunu’nun çıkartılmasıyla yaşanmıştır. Bu kanundan sonra dönemin ihtiyaçlarına göre çok çeşitli daha başka kanunlar çıkartılarak günümüze kadar gelinmiştir. Ama, tarihin hiçbir döneminde belediyeler konusunda bugün yaşadığımız süreçlere benzer süreçler yaşanmamıştır. 12 Eylül 1980 öncesi düzende, belediye başkanları ve belediyenin seçimle iş başına gelmiş belediye meclis üyesi gibi görevlileri, kesinleşmiş yargı kararı olmadan görevlerinden alınamıyordu. Kanımca günümüzde de belediye başkanlarına ve belediye meclisi üyelerine buna benzer güvenceler sağlanmalıdır. Yerel yönetimler, adı üzerinde o yer halkının yol, su, imar, katı atık yönetimi, çevre sağlığı gibi temel ve yaşamsal derecede önemli ihtiyaçlarını karşılamak ve bu çerçevede ortaya çıkan güncel sorunları kendi aralarında, demokratik katılımla çözümleyebilmek için oluşturdukları organizasyonlardır. Halen yürürlükte olan Anayasamızın 123’üncü maddesi ile Türkiye’de devlet idaresini merkezi yönetim ve yerinden yönetim olmak üzere ikiye ayrılmış ve “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır.” Hükmünü getirerek yerel yönetimleri de merkezi idarenin yanında idarenin birbirinden ayrılmaz temel unsurlarından birisi olarak kabul etmiştir. Yine Anayasamızın Mahalli İdareleri düzenleyen 127’inci maddesinde “Mahallî idareler; il, belediye veya köy halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla belirtilen ve karar organları, gene kanunda gösterilen, seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileridir.” Şeklinde tanımlanmıştır. Ayrıca, yine Anayasamızın Egemenliği düzenleyen 6’ncı maddesinde “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” Hükümlerini içermektedir. Anayasanın bu maddelerinden açıkça anlaşılacağı üzere, seçilmiş bir kişi olan belediye başkanının idari bir kararla veya hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan görevinden alınması Anayasanın lafzına ve ruhuna aykırıdır. Adı üzerinde belediyeler, Anayasanın da belirttiği gibi o yer halkının genel ve ortak ihtiyaçlarını karşılayan kuruluşlardır. Bu nedenledir ki Türkiye’de belediyeler denilince akla ilk olarak içme su şebekeleri, yol, kent içi ulaşım, kanalizasyon, katı atık yönetimi, aydınlanma ve kentsel alt yapı gibi iş ve işlemler gelmektedir. Belediye başkanlarının bu şekilde görevlerinden alınmaları, belediyelerin asli görevlerini yapmaları önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Bu nedenle belediyelerin mevcut yasalarla görev yapmaları ve fonksiyon yerine getirmeleri adeta olanaksız hale gelmiştir. İşte bu nedenledir ki, büyük ve köklü bir yerel yönetimler reformu yapılması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Belediyelere yönelik bu operasyonlar nedeniyle oluşan bu korku ve kuşku iklimi nedeniyle, belediyeler yapmaları gereken asli görevlerini bile etkin ve verimli bir biçimde yapamaz hale gelmişlerdir. Belediye örgütlerine ister istemez ne olduğu belirsiz bir korku ruhu egemen olmuştur. Mevcut durumda, oluşan bu olumsuz örgüt ikliminden kaynaklanan asıl zararı, yeterli belediye hizmetlerini alamayan belde halkı görmekte ve mağdur olmaktadır. Bu nedenle, ülke kamuoyunda genel olarak belediyelere yönelik bu operasyonların durdurulması ve hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmayan tüm belediye başkanlarının görevlerine iade edilerek belediyelerde normalleşme sağlanması yönünde ciddi bir kanaat ve beklenti oluşmuştur. Ve en önemlisi de mevcut durumda artık yeterince fonksiyon yerine getiremez hale getirilmiş olan ve işlevsizleşen yerel yönetimlerin, gelişmiş Batı demokrasilerindeki örneklerine benzer biçimde, ülkemizin ve toplumumuzun çağdaşlaşmasını, en gelişmiş uygarlık düzeyine yükselmesini ve demokratikleşmesini sağlayacak biçimde yeniden örgütlenmesini tesis edecek olan “çağdaş bir Yerel Yönetimler Reformu’nun” zaman geçirilmeden gerçekleştirilmesidir.
MEÜ E. Öğr. Gör. Uzm. Celal TEZEL