Beyin göçünün boyutları

Son yıllarda, Türkiye gündeminin yükselen tansiyonu bir türlü normal düzeyine düşürülemiyor. Kuzeyimizdeki ve güneyimizdeki savaşlar, bütün yıkıcılığıyla devam ediyor. Borsadaki fon suistimali ve yolsuzluğu, fırtınalı denizde oluşan büyük bir girdap gibi, işinde gücünde küçük yatırımcıyı ve iyi niyetli bazı iş insanlarını da içine alarak büyüdükçe büyüyor. Atalarımızın dediği gibi ateş düştüğü yeri yakıyor. Şaka değil, bu nedenle Asya Borsalarında Türk şirketlerinin hisse senetlerinin alım satımı 2027/Haziran ayı sonu kadar askıya alındı. Elbette ki bu kararın genel ekonomi üzerinde bazı olumsuz etkileri olacaktır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Bedir Mutabakat Zaptı'na ilişkin hararetli tartışmalar da kamuoyu gündemini oldukça meşgul ediyor. Bu konu iktidar ve muhalefet partileri arasında sert tartışmalara neden oluyor. Ve öyle görülüyor ki söz konusu bu anlaşmalar, daha uzunca bir süre daha konuşulup-tartışılmaya devam edecek ciddi bir sorun olarak kamuoyunun gündemine kalıcı olarak yerleşmiş bulunuyor. Doğal olarak, bu kadar tartışmalı ve yoğun gündem arasında bazı yaşamsal derecede önemli sorunlar da fark edilemiyor ve kıyıda köşede kalıyor. Gündeme gelmesi ancak, Konuya duyarlı bazı yayın kuruluşlarının özel dikkati ve gayreti sayesinde mümkün olabiliyor. İşte, aslında Türkiye’nin bir hayli uzun sayılabilecek bir zamandan beri en önemli ekonomik ve sosyal sorunları arasında yer alan “Beyin Göçü” sorununu da böylece fark edilemeyen ve kamuoyu gündeminden ötelenen sorunlar arasında sayabilirsiniz. Naçizane bu satırların yazarının gözüne çarptığı kadarıyla, geçtiğimiz hafta “Sözcü” ve “Birgün” gazeteleri, hepimiz için yaşamsal derecede önemli bu konuya sayfalarında yer vererek dikkat çektiler. Sözcü’de yer alan haberde; “TÜİK’in 2025 verilerine göre beyin göçü tarihi zirveye ulaştı. Yüzde 4 ile İstanbul’un başı çektiği kaçışın arkasında, ekonomik kriz ve gelecek kaygısı yatıyor. Uzmanlar, nitelikli nüfusun gidişinin, kurumsal çöküşe ve derin bir umutsuzluğa yol açtığını söylüyor.” İfadelerine yer veriliyordu. Yine aynı şekilde “Birgün Gazetesi”nde yer alan bir haber-yorumda ise “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) “Yükseköğretim Beyin Göçü İstatistikleri, 2025” belgesine göre, yükseköğretim mezunlarının beyin göçü oranı bir önceki yıla göre artarak yüzde 2,2’ye yükseldi. Oran erkeklerde yüzde 2,7, kadınlarda yüzde 1,8 olarak gerçekleşti. Veri, veri setinin tutulduğu 2015 yılında beri görülen en yüksek seviye olarak kaydedildi. İstanbul, yüzde 4 ile beyin göçü oranının en yüksek olduğu il olurken, İzmir, Ankara, Eskişehir ve Yalova onu izledi. Uzmanlar, göç kararının arkasında ekonomik ve yapısal faktörlerin yanı sıra liyakat sorunları, geleceği görememe kaygısı, siyasi belirsizlikler ve toplumsal değer farklılaşmaları gibi etkenler olduğunu söyledi.” Şeklindeki açıklamalarla, beyin göçü sorununun ulaştığı boyutlar, sayısal verilerle desteklenerek somut biçimde vurgulanıyordu. Görüldüğü gibi, bu haber ve yorumlar, Türkiye’de yaşanan “Beyin Göçü” olgusunun nasıl ve neden tırmandığını ve hangi boyutlara ulaştığını açık, seçik ve somut bir biçimde gözler önüne seriyor. Eğer gerekli önlemler alınmazsa, söz konusu bu göç olgusu hepimiz ve herkes için çok olumsuz sonuçlar doğuracak ciddi ve önemli bir konudur. Beyin Göçü dediğimiz ekonomik ve sosyolojik olgu, sanayi devriminden sonra, hızla sanayileşen ülkelerin, iyi eğitimli ve nitelikli işgücüne ihtiyaç duymaları nedeniyle ortaya çıkmıştır. Beyin göçü kısaca, iyi eğitim görmüş, kalifiye, nitelikli, seçkin, uzman ve yetenekli işgücünün yetiştiği az gelişmiş veya gelişmekte olan bir ülkeden gelişmiş bir ülkeye en verimli olduğu dönemde çalışmak, araştırma yapmak için akışı göçü olarak tanımlanmaktadır. Beyin Göçü’nün bilimsel olarak incelenmesi 20’inci yüzyıla özgü bir gelişmedir. Günümüzde, dünyanın her ülkesi için önemli bir ekonomik ve sosyolojik bir fenomen haline gelmiştir. Bu nedenle günümüzde, “Beyin Göçü Ekonomisi” ve “Beyin Göçü Sosyolojisi” alanlarında yayımlanan bilimsel eserlere sıklıkla rastlanır olmuştur. Beyin göçü, yeni meslek dallarındaki sayı patlaması, el emeği yerine uzmanlaşmış zihinsel emeği kullanan nitelikli personeli ön plâna çıkarmıştır. Geliştirilmiş eğitim yöntemleri ile sürekli olarak nitelikleri geliştirilen insan unsurunun bilgi birikimleri ve donanımları olağanüstü bir şekilde yükselmiştir. Uzmanlaşmanın arttığı ve çalışanlarda dikey sosyal geçişkenliğin görüldüğü çağımızda, insan gücü kaynaklarının gelişmişliği de toplumsal gelişmenin belirleyici bir göstergesi haline gelmiştir. Özellikle, gelişmiş ülkelerde ortalama teknik bilgi düzeyinin artışı ve insan gücü kaynaklarının gelişmişliğine tanık olunmuştur. İnsan gücü kaynaklarının gelişmişliğine ve nitelik ve nicelik olarak artışına karşın, uzmanlaşmış personele olan talep hızla yükselmiş ve buna paralel olarak da istihdam olanakları artmıştır. Nitelikli işgücünün farklı alanlarda arzının artışına karşın, gelişmiş ülkeler bilgi ve yetenekleri geliştirilmiş yüksek nitelikli emek ithalatına duyulan ihtiyaç azalmamış aksine daha da artmıştır. Gelişmiş ülkeler için beşerî sermaye, fiziki sermayeden daha önemli hale gelmiştir. Çünkü, sanayileşmek ve teknoloji üreten bir bilgi toplumu haline gelebilmek, en azından fiziki sermaye kadar, yüksek nitelikli ve iyi eğitilmiş insan gücü yatırımları yapılmasını da gerekli ve zorunlu hale getirmektedir. İş gücü ve İnsan emeği, beşerî sermayenin bir parçasıdır. Beşeridir, çünkü, insanla birlikte değer kazanmakta ve önemli ve anlamlı olabilmektedir. Sermaye oluşumu ise, gelecekte düşünülen çeşitli doyum ve taleplerin gerçekleşmesini sağlayacak bir kaynaktır. Nitekim, beşerî etkenlerin geliştirilmesini en azından fiziki etkendeki iyileştirme kadar gerekli bulan görüşler, eğitimden çok önemli bir faaliyet, çok önemli bir “sektör” ve çok önemli “yatırım fonksiyonu” olarak bahsetmektedirler. Beyin göçünün yönü az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğrudur. Ülkeler açısından etkisi ithalat ve ihracat gibidir. Yüksek nitelikli iş gücü sürekli ihraç ediliyorsa, aynı oranda ithal edilemiyorsa dış ödemeler dengesi açığı gibi bir açık meydana gelir ki bunun telafisi neredeyse mümkün değildir. Gelişmiş ülkeler, bir cazibe merkezi yaratarak dünyanın her tarafından en iyi yetişmiş doktorları, yazılımcıları, genetik mühendislerini, matematikçileri ve diğer yüksel nitelikli işgücünü kendi ülkelerine çekebilmektedirler. Ve bu insanların yarattıkları katma değerden olağanüstü ölçülerde yararlanmaktadırlar. Örneğin ABD’de beyin göçünden elde edilen katma değer, bu ülkenin dış yardımlarından birkaç kat daha fazladır. ABD ve Kanada'nın yan ısıra İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkeler geniş ölçüde beyin göçü alan ülkelerdir. Beyin göçünden en büyük zararları gören ülkelerden birisi de ne yazık ki Türkiye’dir. Bu nedenle öncelikle siyasal iktidarların ve hatta tüm muhalefet partilerinin beyin göçünü önleyecek kapsamlı politikalar ve projeler geliştirmeleri gerekmektedir. Üniversitelerin bu konu üzerinde daha fazla araştırma ve inceleme yapmalarında, sivil toplum kuruluşlarının ve düşünce kulüplerinin bu konuyu gündeme taşıyacak etkinlikler düzenlemelerinde sayılamayacak kadar çok yararlar bulunmaktadır. Bu konuda daha fazla vakit yitirilmemelidir. Yoksa iş işten geçmiş olacak ve Türkiye’deki beyin göçü telafisi imkânsız hale gelecektir.

MEÜ E. Öğr. Gör Celal TEZEL