"..Emniyet ve Milli Eğitim teşkilatlarından gelen isimlerin, kendi mesleki alanlarının dışındaki kritik belediye görevlerinde değerlendirilmesinin ciddi riskler taşıdığını düşünüyorum..."

Mersin’de belediyelere yönelik operasyonların yankıları doğal olarak sürüyor.
Havuz medyası ve uzantıları, operasyon kapsamında alınan itiraf metinleri ve ifadeler üzerinden tepinmeye devam ediyor. Amaç belli: Kamuoyunu asıl meseleden uzaklaştırmak. Görevleri bu.
Biz onları kendi haline bırakalım. Bir sonraki operasyona kadar meseleyi biraz daha farklı bir pencereden değerlendirelim.
Bir önceki yazımda hukuki sürecin büyük ölçüde tanık ve itirafçı ifadeleri üzerinden şekillendiğini söylemiştim.
Bu sürecin yönünü değiştiren isimlerden biri ise dönemin Genel Sekreteri Olcay Tok’tu.
Tok, eski bir polis şefiydi. Emniyet teşkilatında çeşitli idari görevlerde bulunmuş, mesleğinde deneyimli bir isimdi. Aynı zamanda Vahap Seçer’in hem arkadaşı hem de yakın çalışma ekibinde yer alan isimlerden biriydi.
2019 seçimlerinde Seçer’in Seçim Koordinasyon Merkezi’nde kampanya çalışmalarının başındaki isimler arasında bulunuyordu.
Kampanya sırasında yaşanan bir gerginlik nedeniyle Seçer, Tok’u bir süre ekipten uzaklaştırdı. Yaklaşık 15 gün sonra ise yeniden ekibe dahil etti ve sahaya sürdü.
Bence asıl kırılma noktası tam da burasıydı.
Eğer Seçer o süreçte duygusal bir kırılma yaşamamış olsaydı, belki de Olcay Tok ile yollar ayrılacaktı. Belki bugün yaşananların hiçbiri yaşanmayacaktı.
Daha önce Mezitli’de meclis üyeliği yapmış olan Tok, idari bir makam yerine yine siyasi bir görevde değerlendirilmiş olsaydı, bugün konuştuğumuz tablo da ortaya çıkmayabilirdi.
Kader ağlarını işte o gün örmeye başlamıştı.
Sonrasında Olcay Tok ile Özel Kalem Müdürü Doğukan Uyan arasında yaşanan anlaşmazlıklar giderek büyüdü. Zaman zaman kontrolden çıkan bu gerilimler, Seçer’in aleyhine işleyen ve bugün cezaevine kadar uzanan sürecin kilometre taşlarından biri haline geldi.
Bu konunun ayrıntılarına fazla girmeyeceğim.
Çünkü asıl dikkat çekmek istediğim başka bir nokta var.
Belediye, siyaset ile kamu hizmetinin buluştuğu yerdir.
Dolayısıyla burada görev yapan insanların yalnızca mesleki deneyimleri değil; davranış biçimleri, iletişim becerileri, diplomasi yetenekleri ve insan yönetme kabiliyetleri de büyük önem taşır.
Ben bir belediye başkanı olsaydım, kamu hizmetinin kritik noktalarına farklı meslek gruplarından devşirilen isimleri yerleştirirken çok daha dikkatli davranırdım.
Özellikle Emniyet ve Milli Eğitim teşkilatlarından gelen isimlerin, kendi mesleki alanlarının dışındaki kritik belediye görevlerinde değerlendirilmesinin ciddi riskler taşıdığını düşünüyorum.
Çünkü polis olaylara çoğu zaman şüpheli ve suçlu penceresinden, öğretmen ise eğitimci refleksiyle bakar.
Bu bakış açısı, siyaset ile hizmetin iç içe geçtiği belediye ortamında zaman zaman ciddi yönetim sorunlarına dönüşebilir.
Geçmişe baktığımızda bunun örneklerini de görebiliriz.
Asıl mesleği kimya öğretmenliği olan eski Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz döneminde de benzer bir tablo yaşanmıştı. Kocamaz’ın bazı kritik birimlerde kendi meslektaşlarını tercih ettiği biliniyordu.
Belediyecilik profesyonelleri ile farklı bir meslek kültüründen gelen yöneticilerin aynı hiyerarşi içerisinde çalışması, kaçınılmaz olarak zaman zaman çatışmaları beraberinde getirdi.
Vahap Seçer döneminde ise tercih daha çok emniyet kökenli yöneticilerden yana oldu.
Son operasyonun itirafçı isimlerinden biri olan Olcay Tok da bu tercihin en önemli örneklerinden biriydi.
Tok’un görev yaptığı dönemde belediye çalışanlarıyla arasında ciddi bir mesafe oluştuğu yönünde çok sayıda eleştiri vardı.
Çalışanların sosyal hakları, mesai düzenleri ve çalışma koşulları gibi konularda alınan kararların çalışanlar açısından rahatsızlık yarattığı ifade ediliyordu.
Burada başka bir psikolojik durum da ortaya çıkıyor.
Emniyet mensuplarının Türkiye’nin ağır çalışma koşulları altında görev yaptığını hepimiz biliyoruz. Ancak bu ağır çalışma kültürünün belediye gibi farklı bir çalışma düzenine taşınması, yönetim anlayışını da etkileyebiliyor.
Bir başka ifadeyle, “Ben yaşadıysam onlar da yaşar” anlayışı, farkında olmadan yönetim biçimine dönüşebiliyor.
Olcay Tok’un belediyedeki yönetim tarzında da zaman zaman böyle bir refleksin öne çıktığını düşünüyorum.
Sonuçta ortaya ne çıktı?
İçeride çalışanlarla, dışarıda siyasetle ve yönetim katında farklı aktörlerle gerilimler birikti.
İnsan ilişkilerinin zayıfladığı, güven duygusunun aşındığı ve yönetim anlayışının sertleştiği bir ortam oluştu.
İşte benim açımdan bugün yaşananları yalnızca hukuki dosyalar, itirafçı ifadeleri ve tanık beyanları üzerinden okumak eksik kalır.
Bazen büyük kırılmalar, çok daha önce başlar.
Bir makam tercihiyle…
Bir yanlış atamayla…
Bir kişiye gereğinden fazla güvenmekle…
Ve en önemlisi, insan yönetimini sadece makam ve hiyerarşi üzerinden kurmakla…
İhanet de çoğu zaman bir günde ortaya çıkmaz.
Öncesinde biriken kırgınlıklar, çatışmalar, yanlış tercihler ve yönetim zaafları vardır.
Mersin’de bugün yaşananların bir boyutu da tam olarak budur.
İhanet, sevgisiz ve güvensiz bir çalışma ortamında filizlenir.