Sessiz Ev Üçlemesi
“Bir evin sessizliği bazen sadece bir çocuğun sustuğu andır.”
I – Bir Çocuğun İçinden Annesine Mektup
Anne,
Sana bu satırları yazmıyorum aslında.
Ben sadece içimde büyüyen sessizliği bırakıyorum kâğıda.
Bazen kelimeler, gözyaşının yerini alır.
Biliyor musun, ben konuşmak istedim çok.
Küçük şeylerdi anlatacaklarım; okulda yaşadıklarım, gördüğüm rüyalar, bir çiçeğin nasıl açtığını fark ettiğim an mesela.
Senin hep bir meşguliyetin vardı; telefon, bulaşık, yorgunluk…
Ben de sustum.
Senin gözlerinde beni dinleyecek zamanı bulamadım.
Baba bazen yanımdan geçerdi, sanki bir rüzgâr gibi…
Gelir ve geçerdi.
Saçımı okşamasını bekledim, ama elleri hep başka yerlere koştu; bir tuşa, bir dosyaya, bir saate.
Ben büyüdüm anne, ama içimde küçük bir ben kaldı.
O hâlâ bir akşam yemeğinde bir gülüş bekliyor, bir “Ne oldu bugün?” sorusunu…
Belki de hiç gelmeyecek bir kelimeyi.
Bazen aynaya bakıyorum ve gözlerimde sana benzer bir yorgunluk görüyorum.
Belki ben de bir gün aynı hatayı yaparım diye korkuyorum; çocuğumun kalbini dinlememeyi, suskunluğunu görmemeyi, kendimi haklı sanmayı.
Anne, ben seni hiç suçlamadım, sadece özledim.
Senin sesini, bana değil de dünyaya değil, bana bakan gözlerini…
O eski masallardaki gibi elimden tutmanı, hiçbir yere yetişmeden.
Biliyor musun, çocuklar büyür, evet.
İçlerinde bir çocuk kalır hep.
Bir gün sen o çocuğu ararsan, ben buradayım.
Yalnız, biraz sessizim artık.
II – Bir Babanın Çocuğuna Mektubu
Ev sessiz şimdi.
Senin çocukken koştuğun koridorlarda ayak sesin yok artık.
Masanda bir kalem, bir defter ve bir boşluk kaldı.
Bazen gelip o masanın başında oturuyorum, elimi o kalemin üzerine koyuyorum, belki hâlâ oradasındır diye.
Biliyor musun, ben hep çalışmam gerektiğine inandım.
Sana iyi bir gelecek hazırlamak istedim, oysa o geleceğin içine beni koymayı unuttum.
Bir babanın sevgisini göstermek için hep alın terine, işe, eve taşınan ekmeğe sığındım. Meğer sevgi, yorgun ellerden değil, dinleyen bir kulaktan geçermiş.
Hatırlıyor musun, küçüktün; bir resim çizmiştin bana.
Ben o an meşguldüm, “Sonra bakarım.” dedim.
O “sonra” hiç gelmedi.
Şimdi o resmi bulamıyorum.
İnan, o anın yokluğu hâlâ içimde.
Ben senin ilk düşüşünü duymadım, ilk korkunu fark etmedim, belki ilk yalnızlığını da görmedim.
Seni hep güçlü sandım.
Oysa çocukların gücü, sevildiklerini hissettikleri kadardır.
Bugün seni anlamaya çalışıyorum.
Bir yetişkin olarak değil, bir baba olarak değil, sadece seni dinlemeyi unutan bir adam olarak.
Keşke o günlere geri dönebilsem.
Keşke seni daha çok duysam, sana daha az öğüt versem.
Keşke o saçına bir kez daha dokunabilsem, hiçbir yere yetişmeden.
Şimdi biliyorum, çocuklar kırıldığında ağlamaz bazen, sadece sessizleşirler.
Bir baba, en çok o sessizliği dinlemediği gün kaybeder çocuğunu.
Eğer bir gün okursan bu satırları, şunu bil istiyorum:
Geç kaldım, evet.
Sevgim hâlâ aynı yerde duruyor.
Senin sesin nerede yankılanıyorsa, ben oradayım.
Eğer izin verirsen, bu defa gerçekten duymak istiyorum seni.
III – Anne ve Babanın İç Sesi: Çocuğumuza Mektup
Canımız,
Bu satırları bir anneyle bir baba yazmıyor sana.
Bu satırları, geç kalmış iki yürek yazıyor.
İkimiz de suskunluğumuzun ağırlığını taşıyoruz şimdi.
Ev sessiz, sen yoksun.
Odanın duvarlarında hâlâ senin nefesin var gibi.
Bir zamanlar evimiz doluydu sesinle.
Koşardın, düşerdin, gülerdin.
Bizse hep “birazdan” derdik.
Birazdan oynarız, birazdan dinleriz, birazdan anlat bize, birazdan bakarız resmine…
Meğer o “birazdan”lar, senin çocukluğunu alıp götürmüş bizden.
Sana hep iyi bir hayat kurmaya çalıştık.
Oysa hayat dediğin, bir çocuğun kalbine dokunabildiğin birkaç andan ibaretmiş.
Biz dokunamadık.
Dokunmak yerine “hazırladık”, konuşmak yerine “yetişmeye” çalıştık.
Sen, bir gün bizimle konuşmamayı öğrendin.
Küçüktün; bir gece odandan seslenmiştin.
Duymadık.
Belki gerçekten duymadık, belki duymaya cesaret edemedik.
Şimdi o ses, yıllar sonra bile kulağımızda çınlıyor.
Küçük bir ses, ama bir ömrü susturmaya yetmiş.
Biliyor musun yavrum, insan bazen çocuğunu kaybetmeden önce kaybeder.
Gözünün önündedir ama uzaklaşmıştır çoktan.
Gözlerinde bir sessizlik, içinde bir “anlatmak istedim ama olmadı” duygusu.
Biz o bakışta kaybettik seni.
Şimdi o bakışı hatırladıkça her şey yeniden başlıyor içimizde: pişmanlık, özlem, suçluluk, sevgi…
Keşke zamanı geri alabilsek.
Sana daha az bağırıp daha çok sarılabilsek.
Daha az yorgun, daha çok sen olabilsek.
Hayatın yükünü değil, kalbini taşıyabilsek.
Sana o en basit, ama en eksik kalan cümleyi söyleyebilsek:
“Biz seni gerçekten duyuyoruz.”
Belki şimdi büyüdün, uzaklardasın.
Belki artık konuşmak istemiyorsun.
Bil ki, her sessiz akşamda sen varsın.
Masadaki boş tabakta, kapının eşiğinde, bir fotoğrafın kenarında.
Senin adını sessizce anıyoruz, çünkü seslendirince boğazımıza düğümleniyor.
Canımız,
Biz seni hiç bırakmadık.
Sadece geç kaldık.
Bu geç kalışın yüküyle yaşıyoruz.
Hâlâ bir dileğimiz var:
Bir gün bize dönersen, hiçbir şey anlatmana gerek kalmadan, sadece sarıl yeter.
Bu kez gerçekten orada olacağız.
***
Değerli okurlarım,
Bu satırlar bir gecede yazılmadı.
Bir çocuğun suskunluğundan, bir babanın geç kalmış sesinden, bir annenin iç çekişinden doğdu.
Belki de hepimizin evinde bir parça sessizlik vardı; ama kimse o sessizliği dinlemeye cesaret edemedi.
Ben sadece duydum.
Duyduğumda içim acıdı, o acı kelimeye dönüştü, kelime hikâyeye, hikâye de bir duaya.
Bu üçleme, bir suçlama değil.
Ne anneye ne babaya ne de çocuğa…
Bu, hepimizin içindeki eksik “dinleme” hâlinin itirafı.
Bazen sevgi bile geç kalabilir, bazen iyi niyet bile yetmez.
İnsan kalbi, geç de olsa bir yerden ses verir ve o ses, dünyadaki en insanca sestir.
Eğer bu satırları okurken boğazında bir düğüm, gözlerinde bir ıslaklık hissettiysen, bil ki yalnız değilsin.
Hepimiz bir zamanlar o çocuk olduk, hepimiz bir yerde o anne, o baba olduk.
Hepimiz, bir evin sessizliğinde kendimizle yüzleştik.
Dilerim bu yazı, bir tek kalbe dokunsun.
Sevmek bazen susmak değil, duymaktır.
Ben bu yazıyı, sustuğum her çocuğun kalbine bir özür, gecikmiş sevgilerin ve duyulmamış çocuk seslerinin hatırına yazdım.
Bir gün bir anne kulağını, bir baba kalbini, bir çocuk ise cesaretini açsın diye.
Bazen tek bir cümle, bir hayatı kurtarabilir:
“Seni duyuyorum.”
Duvarların Dili
Bir ev sustuğunda
Duvarlar konuşur önce
Ardından eşyalar ardından fotoğraflar
Sonunda insan kalbi
En sessiz yerinden fısıldar
Bir çocuğun kalbini duymak için
Bazen bir ömür geç kalır insan
Yine de duymalı
Geç kalmak
Hiç duymamaktan iyidir