Bir ülkede çocuklar okula neden aç gider? Okullarda neden hâlâ ücretsiz bir öğün yemek yoktur? Beslenemeyen bir çocuktan başarı beklemek kimin vicdanına sığar? Eğitim gerçekten eşitlikçi olsaydı, parasız yatılı okullar neden azaltılır, yoksul öğrenciler neden devlet için bir “yük” gibi görülürdü?
Demokratik ve bilimsel eğitim isteyen öğrenciler neden cezalandırılır? Fikrini söyleyen gençler neden tehdit olarak algılanır? Üniversiteler neden özgür düşüncenin değil, denetimin ve disiplinin alanına dönüştürülür? Soru sormaktan korkan bir gençlik kime ne kazandırır?
Köylü çocuklarını üretimin ve bilginin öznesi yapan Köy Enstitüleri neden kapatıldı? Kırsalda doğan bir çocuğun kaderi neden hâlâ yoksullukla çizilir? Tarım çökerken, köyler boşalırken, köylünün çocuğu nitelikli eğitime neden ulaşamaz?
Dar gelirli ailelerin çocuklarına sınıfsal sınırları aşma imkânı sunan askeri okullar neden kapatıldı, kapatılırken neden yerine eşitlikçi bir model konulmadı? Meslek liseleri, tekniker ve sanat okulları neden değersizleştirildi? Neden diploma var ama meslek yok, okul var ama iş yok?
Devlet okulları niteliksizleştirilirken özel okullar neden teşvik edildi? Parası olanın daha iyi eğitim aldığı bu düzen neden normalleştirildi? Fırsat eşitsizliği neden kader gibi anlatıldı? Üniversite mezunu gençler neden işsiz, neden diplomalar her yıl biraz daha değersizleşiyor? Gençler neden geleceklerini bu ülkede değil başka ülkelerde arıyor?
Öğretmenler neden güvencesiz, neden yoksulluk sınırında yaşamaya mahkûm? Bilimsel eğitim neden ideolojik hesaplara kurban ediliyor? Tarikat ve cemaatler eğitim alanında neden bu kadar etkili hâle geliyor?
Çocuklar okul sıralarında olması gerekirken neden tarlalarda, atölyelerde, inşaatlarda çalışıyor? Çocuk işçiliği artarken neden gerçek önlemler alınmıyor?
Bu soruların her biri tek başına önemli görünse de, gerçekte aynı yapısal soruna işaret eder. Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir toplumu eşitleyen bir mekanizma olmaktan çıkarılmış, sınıfsal ayrımları kalıcılaştıran bir araca dönüştürülmüştür. Öğrencilerin açlığı, parasız yatılı okulların azaltılması, mesleki eğitimin çökertilmesi ve devlet okullarının niteliksizleştirilmesi; birbirinden kopuk uygulamalar değil, aynı politik hattın parçalarıdır.
Bir çocuğun eğitime erişiminin ailesinin gelirine bağlı hâle gelmesi, ekonomik bir zorunluluk değil, siyasal bir tercihtir. Okullarda ücretsiz yemek sağlanmaması bütçe yetersizliğiyle değil, sosyal devlet anlayışının bilinçli olarak geri çekilmesiyle ilgilidir. Bu geri çekilme, yoksul çocukların eğitimden kopmasını hızlandırır; sistem dışına itilen her çocuk, bu düzenin “doğal sonucu” olarak sunulur.
Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla başlayan süreç, eğitimin üretimle ve toplumsal dönüşümle bağının koparılmasıdır. Askeri okulların ve meslek liselerinin etkisizleştirilmesi ise dar gelirli ailelerin çocukları için yukarı doğru hareketlilik kanallarının kapatılması anlamına gelir. Üniversite mezunu işsizliğinin kronikleşmesi, eğitimin planlı kalkınmadan koparılmasının kaçınılmaz sonucudur.
Özel okulların teşvik edilmesiyle birlikte eğitim açıkça bir piyasa alanına dönüştürülmüştür. Devlet, eşitsizliği azaltan değil, yöneten bir aktör hâline gelmiştir. Bu düzenin sürdürülebilmesi için eleştirel düşüncenin bastırılması, üniversitelerin denetim altına alınması ve öğretmenlerin güvencesizleştirilmesi zorunlu hâle gelmiştir. Tarikat ve cemaatlerin eğitim alanında güç kazanması da bu kamusal boşluğun ürünüdür.
Sonuç olarak Türkiye’de eğitim alanında yaşanan kriz bir sonuç değil, amaçtır. Amaç; herkesin yükselmesi değil, kimin nerede kalacağının önceden belirlenmesidir. Eğitim bu nedenle özgürleştirmez, ayrıştırır. Bu düzen değişmeden ne yoksulluk ortadan kalkar ne de eşitsizlik azalır. Gerçek çözüm, eğitimi yeniden kamusal, eşitlikçi ve üretimle bağlantılı bir hak olarak savunmaktan geçer. Bu ise teknik değil, açıkça politik bir mücadeledir.
Bütün bu sorunlara rağmen eğitim, hâlâ toplumu dönüştürmenin en güçlü araçlarından biridir. Eşit, bilimsel ve nitelikli bir eğitim düzeni mümkündür; çünkü bu ülkenin insanı üretmeyi, paylaşmayı ve birlikte öğrenmeyi bilir. Öğrencilerin, öğretmenlerin, velilerin ve eğitim emekçilerinin ortak iradesiyle eğitim yeniden kamusal bir hak hâline gelebilir. Bu, kısa vadede zor ama imkânsız değildir. Umut, tam da bu ortak çabada ve yan yana gelme iradesinde yatmaktadır; geleceği değiştirecek olan da budur.