Sekiz ay aradan sonra ABD ve İsrail birlikte İran’a tekrar saldırdılar ve ülkenin dini liderini ve savunma bakanını öldürdüler. Garekçeleri, İran yönetiminin insan hakları karşıtı faşizan uygulamaları ve İran’ın nükleer silah geliştirme girişimleri idi.

Nükleer proğramı konusunda İran, devam eden görüşmelerde ABD’nin her isteğini kabul ettiğine Beyaz Saray kayıtlarına göre ABD Haziran saldırılarında İran’daki tüm nükleer tesisleri imha ettiğini beyan ettiğine göre kabul edilebilir tek gerekçe olarak İran hükümetinin baskı yöntemleri kalıyor.

Bu durumda ortada iki yanlış var: İlki mollalar yönetiminin insanlara ve özellikle kadınlara olan zalimliği. İkinci yanlış ise bağımsız bir devlete karşı ABD ve İran’ın uluslararası anlaşmaları hiç sayan saldırısı.

Birinci yanlış, ikinci yanlışa haklı bir gerekçe olabilir mi?

Cevabımız, kesinlikle ‘hayır’dır. İran’daki baskıcı yönetimi değiştirme hakkı ve sorumluluğu İran halkına aittir. Aynı Venezuella’da olduğu gibi dışarıdan müdahale ile bir yönetimin başını rehin almak ya da öldürmek haksız ve yetkisiz bir davranış olduğu gibi ülkeye demokratik bir sistemin geleceğini garanti de etmez.

İran-İsrail savaşının bir sonraki aşamasında yeni bir dini liderin yönetiminde İran’da işler her zaman olduğu gibi devam edebileceği gibi İran batılı devletlerde terör saldırılarına başlayıp Orta-Doğudaki ABD müttefiklerine saldırılarını artırabilecektir.

Bunun yanında İsrail, ABD ve diğer batılı ülkeler için tehlike, Çin’in ve Rusya’nın İran’a açıkça ve artan ölçüde destek verebilecekleridir.

Son saldırı ile daha önce kapağı aralanmış pandoranın kutusu şimdi bu yeni saldırı ile tamamen açılmıştır. Şimdiden sonra içinden ne çıkacak, merak konusudur. İran’da halkın bir bölümü öldürülen liderin katlini kutlasa da bundan sonra ilk beklenebilecek gelişme ne yazık ki ülkeye demokratik bir yönetimin gelmesi değildir.