"..Bir imparatorluk gerçekten nasıl çöker? Sadece savaşlarla mı? Yoksa saray ile halk arasındaki mesafe büyüdüğünde mi?..."
Bazı kitaplar yalnız okunur. Bazıları ise birbirini tamamlamak için yazılmış gibidir. Son günlerde peş peşe okuduğum iki kitap bana tam da bunu düşündürdü. Zülfü Livaneli'nin Kaplanın Sırtında adlı romanı ile Sayra Onur Öz'ün Yanya'dan İstanbul'a... eseri, aynı tarihsel döneme bakıyor; ama birbirinden tamamen farklı iki pencereden...
Birisi sarayın yüksek duvarlarının ardından konuşuyor. Diğeri ise göç yollarında toz yutan insanların sessiz çığlığını duyuruyor. İşte tam da bu yüzden bu iki kitabı yan yana okumak, Osmanlı'nın son yıllarına tek gözle değil, iki gözle bakmak gibi.
Tarih çoğu zaman kazananların kalemiyle yazılır denir. Oysa bazen kaybedenlerin sessizliği, yazılanlardan çok daha fazla şey anlatır. Kaplanın Sırtında, tahttan indirilen Sultan II. Abdülhamid'in yalnızlığını anlatıyor. Selanik'teki Alatini Köşkü'nde geçen sürgün günleri (1909 - 1912) boyunca artık iktidarı olmayan bir padişahın korkularını, pişmanlıklarını ve iç hesaplaşmasını görüyoruz. Livaneli, tarih kitaplarının sert yüzünü değil, iktidarın ardındaki insanı göstermeye çalışıyor.
Tam o sırada Sayra Onur Öz bizi bambaşka bir dünyaya götürüyor. Bu kez sarayın değil, Balkanlar'dan koparılan insanların peşinden gidiyoruz. Evini, toprağını, komşusunu, çocukluğunu geride bırakmak zorunda kalan insanların hikâyesi... Bir bavula sığdırılmış hayatlar... Bir mendile sarılmış memleket toprağı... Bir daha dönülemeyecek sokaklar...
Aslında iki kitap aynı tarihi anlatıyor. Ama biri tarihin yukarıdan görünen yüzünü, diğeri ise aşağıda ezilen insanların hikâyesini... İnsan bu iki kitabı art arda okuyunca ister istemez şu soruyu soruyor: Bir imparatorluk gerçekten nasıl çöker? Sadece savaşlarla mı? Yoksa saray ile halk arasındaki mesafe büyüdüğünde mi? Livaneli'nin kitabında Dolmabahçe'nin ihtişamı vardır. Öz'ün kitabında ise tahta bavullar... Bir tarafta altın varaklı tavanlar... Diğer tarafta göç yollarında açlık, yoksulluk ve belirsizlik...
İşte bu karşıtlık, belki de iki kitabın birlikte söylediği en güçlü cümledir. Çünkü tarih yalnızca padişahların aldığı kararlarla yazılmaz. O kararların bedelini ödeyen insanların hayatlarıyla da yazılır. Her iki eserin ortak noktası ise tarihi insanlaştırmalarıdır. Abdülhamid artık sadece bir padişah değildir. Yalnız kalan, korkan, hata yapan, hesap veren bir insandır. Yanyalı göçmenler ise sadece istatistik değildir. Onlar yürüyen çocuklardır. Ağlayan annelerdir. Toprağını avucunda taşıyan yaşlılardır.
Edebiyatın tarih kitaplarından ayrıldığı yer tam da burasıdır. Tarih olayları anlatır. Edebiyat ise insanların yaşadıklarını... Birisi rakamları verir. Diğeri gözyaşlarını gösterir. İki kitabın belki de en önemli ortak başarısı, okuyucuya tek bir doğru dayatmamasıdır. Livaneli, Abdülhamid'i ne bütünüyle kahraman yapıyor ne de bütünüyle suçlu. Sayra Onur Öz de göçü sadece bir tarih bilgisi olarak bırakmıyor. İnsan hikâyeleri üzerinden hafızamızı diri tutuyor. Çünkü hafıza, yalnızca arşivlerde değil; insanların anlattığı hikâyelerde yaşar.
Bugün geçmişe baktığımızda çoğu zaman siyasi tartışmaların içine sıkışıyoruz. Kim haklıydı? Kim suçluydu? Kim kazandı? Oysa belki de daha önemli bir soru var: Kim bedel ödedi? Bu iki kitap birlikte okunduğunda cevabı da birlikte veriyor. İktidar da ödedi. Ama en büyük bedeli yine halk ödedi. Çünkü tarih boyunca değişmeyen bir gerçek var: Tahtlar yıkıldığında önce saraylar sarsılır. Fakat enkazın altında çoğu zaman sıradan insanlar kalır. Bence bu iki eser birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısı. Biri bize nedenleri anlatıyor. Diğeri sonuçları... Biri karar odalarını gösteriyor. Diğeri göç yollarını... Biri kaplanın sırtında dengede kalmaya çalışan bir hükümdarı anlatıyor. Diğeri ise kağnının üzerinde bütün geçmişini taşıyan insanları...
İşte bu yüzden Osmanlı'nın son dönemini gerçekten anlamak isteyen herkesin bu iki kitabı peş peşe okuması gerektiğine inanıyorum. Çünkü tarih tek sesli değildir. Gerçeğe biraz daha yaklaşabilmek için hem Alatini Köşkü'ndeki sessizliği hem de Balkan yollarındaki kağnı tekerleklerinin gıcırtısını aynı anda duymak gerekir.
Ancak o zaman anlarız ki tarih, sadece iktidarın değil; halkın hafızasında da yazılır. Ve bazen bir göçmenin bavulunda taşıdığı avuç dolusu toprak, koskoca bir imparatorluğun bütün ihtişamından daha büyük bir hakikati anlatır.
YAŞAMDAN İZLER
İbrahim ARI
08102026