"..Sinemanın ekonomik bir tarafı var. Gişe de olacak, eğlence de olacak, seyirciyi salonlara çeken filmler de yapılacak. Ama!..."

Yıllarca setin en altından geldim. Bugün yönetmen koltuğundayım. Ama hâlâ aynı sorunun peşindeyim:

Hikâyesi olan filmler neden seyirciyle buluşamıyor?

Sevgili okuyucular,

Ben bu sektöre yönetmen koltuğundan başlamadım.

Setin tozunu yuttum.

Uykusuz geceleri, uzun mesaileri, yetişmeyen işleri, taşınan ekipmanları, sabahın ilk ışığında başlayan çekimleri gördüm. Sinemanın mutfağında yetiştim.

Bugün yönetmen koltuğunda oturuyorsam bunun arkasında bir günde kurulmuş bir hayal değil; yılların emeği, gözlemi ve tecrübesi var.

Belki de bu yüzden Türk sinemasında yaşanan bir meseleye biraz daha farklı bakıyorum:

Vizyon korkusu.

Bugün bir filmin hikâyesinden önce bütçesi konuşuluyor.

Senaryosundan önce oyuncu kadrosu, anlatmak istediğinden önce gişe ihtimali soruluyor.

“Kaç salon bulur?”

“İzleyici gelir mi?”

“Bu film ticari mi?”

Sorular daha film seyirciyle buluşmadan başlıyor.

Yapımcı risk almaktan çekiniyor. Dağıtımcı çekiniyor. Salon işletmecisi çekiniyor.

Sonra bazı hikâyeler daha yola çıkmadan eleniyor.

Peki gerçek hikâyeler nerede?

Anadolu’nun hikâyeleri…

İşçinin, köylünün, çiftçinin, emekçinin hikâyeleri…

Göçün, yoksulluğun, mücadelenin, sevdanın ve hayata tutunmanın hikâyeleri…

Çoğu zaman dosyalarda, çekmecelerde ve bilgisayarların içinde bekliyor.

Sonra dönüp soruyoruz:

“Türk sineması neden yeni hikâyeler üretemiyor?”

Üretiyor.

Hem de çok.

Sorun hikâye eksikliği değil.

Sorun, o hikâyelere ne kadar alan açtığımız.

Ben bu sektörün içinde çok yetenekli insanlar gördüm. Senaristler, oyuncular, görüntü yönetmenleri, yönetmen adayları…

Sinemaya söyleyecek sözü olan gençler…

Ama bazıları bugün kendi mesleğini yapamıyor. Kimi başka işlere yöneliyor, kimi sektörden uzaklaşıyor, kimi de yıllarca üzerinde çalıştığı senaryosunu bir kenarda bekletiyor.

Çünkü bazen yetenek var, imkân yok.

Hikâye var, salon yok.

Emek var, cesaret yok.

Ben ticari sinemaya karşı değilim.

Sinemanın ekonomik bir tarafı var. Gişe de olacak, eğlence de olacak, seyirciyi salonlara çeken filmler de yapılacak.

Ama sinema yalnızca gişe rakamlarından ibaret değil.

Sinema aynı zamanda hafızadır.

Tanıklıktır.

Bir toplumun kendine tuttuğu aynadır.

Bazen bir köyün hikâyesidir.

Bazen bir annenin bekleyişidir.

Bazen bir işçinin nasırlı elleridir.

Bazen Anadolu’nun unutulmuş bir kasabasında yaşanan küçük bir hayatın büyük hikâyesidir.

Bazen de kimsenin anlatmaya cesaret edemediği bir gerçektir.

Biz bu hikâyelere salon açmazsak yalnızca filmleri kaybetmeyiz.

Kendi hafızamızdan da parçalar kaybederiz.

Ben set ameleliğinden geldim.

Bugün yönetmen koltuğundayım.

Ama o koltuğa oturunca geldiğim yeri unutmadım.

Tam tersine…

Setin tozunu yanıma aldım.

Çünkü o tozun içinde binlerce hikâye var.

Benim yönetmenlik anlayışım da burada başlıyor:

Bir hikâyeye inanmak.

O hikâyenin arkasında durmak.

Ve onu seyirciyle buluşturmak.

Çünkü yönetmenlik yalnızca “Motor!” demek değildir.

Bazen hiç kimsenin inanmadığı bir hikâyeye ilk inanan kişi olmaktır.

Bazen risk almaktır.

Bazen yıllardır kapalı duran bir kapıyı zorlamaktır.

Ben o kapının açılacağına inanıyorum.

Çünkü sinemanın geleceği yalnızca parası olanların değil, hikâyesi olanların da hakkıdır.

Gerçekler bazen rahatsız eder.

Ama sinema biraz da bunun için vardır:

Gerçeği anlatmak için.

Sağlıcakla kalın.

Erdal Açık
Yönetmen