Lale Gül, Bleiswijk’teki Arapça sokak isimlerini eleştirirken, örnek olarak verdiği Gullit, Rijkaard ve Kluivert’ın da göç kökenli ailelerden geldiğini gözden kaçırdı.

Yıllardır din, entegrasyon ve göç tartışmalarının merkezindeki Lale Gül, bu kez sokak tabelaları üzerinden yeni bir polemiğin kapısını araladı.

Hollanda’nın çok kültürlü yapısını eleştirenler, ülkenin en büyük futbol kahramanlarının da aynı çok kültürlü geçmişin ürünü olduğunu unutuyor.

Bir yanda Wadi Musa ve Wadi Rum isimleri eleştiriliyor, diğer yanda Gullit ve Rijkaard ulusal kahraman olarak gösteriliyor. Yazının merkezindeki çelişki tam da burada başlıyor.

Atatürkstraat, Atatürklaan ve Atatürkplein isimleri de aynı mantıkla tartışmaya açılır mı? Yazının sonunda cevabı aranan soru bu oluyor.

(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)


İlhan KARAÇAY yazdı:

Bir süredir Hollanda kamuoyunda en çok konuşulan isimlerden biri yine Lale Gül.
Kimi onu cesur bir kadın olarak görüyor.
Kimi göçmen kökenli toplumları sürekli eleştirmekle suçluyor.
Kimi de Hollanda medyasının yeni gözdesi olarak tanımlıyor.

Şurası bir gerçek ki, son yıllarda Hollanda’da din, entegrasyon, göçmen aile yapısı, kadın hakları ve İslam tartışmaları açıldığında ilk mikrofon uzatılan isimlerden biri haline geldi.
Özellikle muhafazakâr Türk ve Faslı çevrelere yönelik eleştirileriyle tanındı.
Kitaplar yazdı.
Televizyon programlarına çıktı.
Gazetelerde köşe yazıları yazdı.
Panelden panele koştu.
Ve zamanla sadece kendi düşünce alanlarında değil, neredeyse ülkenin her meselesinde görüşüne başvurulan bir isim haline getirildi.

Geçtiğimiz hafta kendisi hakkında bir yorum kaleme almış ve son dönemde kullandığı dilde bir yumuşama olup olmadığını sorgulamıştım.
Çünkü son yazılarında, geçmiş yıllardaki sert ve keskin üslubundan biraz uzaklaşmış gibi görünüyordu.
“Lale Gül uyarıldı mı?” diye sormuştum.
Bu konuda edindiğim bilgilere göre, Lale Gül’ün son yıllardaki yazıları diplomatik temaslarda da gündeme gelmiş. Konunun bazı üst düzey görüşmeler sırasında dile getirildiği belirtiliyor.
Hatta bazı okurlarım, “Galiba artık daha dengeli bir çizgiye geliyor” yorumunu yapıyor.
Ben de aynı izlenimi edinmiştim.

Ancak önceki gün De Telegraaf’ta yayımlanan son yazısını okuyunca bu düşüncemi yeniden gözden geçirmek zorunda kaldım.
Çünkü bu kez karşımıza çıkan konu ne din tartışmasıydı.
Ne başörtüsü meselesiydi.
Ne camilerdi.
Ne entegrasyondu.
Ne kadın haklarıydı.
Bu kez konu sokak isimleriydi.

Evet, yanlış okumadınız.
Sokak isimleri…

BLEISWIJK’TEN BAŞLAYAN TARTIŞMA

Lale Gül, Bleiswijk’te kurulacak yeni bir mahallede kullanılacak bazı Arapça kökenli isimleri eleştiriyor.
Yazısında özellikle şu isimlerden söz ediyor:
Wadi Rum.
Wadi Musa.
Wadi Şaab.
Ve benzeri isimler…

Lale Gül, bu isimleri gördüğünde aklına bir mahalleden çok bir deve kervanının geldiğini söylüyor.
İsim seçimlerini özensiz ve rastgele bulduğunu ifade ediyor.

Buraya kadar herkesin görüş belirtme hakkı vardır.
Bir vatandaş beğenir.
Bir başkası beğenmez.
Bir üçüncüsü de farklı düşünür.

Demokrasinin güzelliği zaten budur.
Ancak yazının devamına geldiğinizde ilginç bir durum ortaya çıkıyor.
Çünkü Lale Gül, Hollanda’nın neden kendi kahramanlarına daha fazla yer vermediğini sorgulamaya başlıyor.

Ve Lale Gül, örnek olarak bazı isimler veriyor.
İşte tam bu noktada insan durup tekrar okumak zorunda kalıyor.
Bir Ruud Gullit Caddesi.
Bir Frank Rijkaard Meydanı.
Bir Patrick Kluivert Parkı.
Bir Edward David Sokağı.
BirClarence Seedorf Bulvarı
Yani Hollanda futbol tarihinin efsaneleri.
Hollanda’nın dünya çapındaki gururları.

Ama aynı zamanda göç geçmişine sahip ailelerin çocukları.
İşte burada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Lale Gül gerçekten neyi savunuyor?

Çünkü örnek gösterdiği isimler, Hollanda’nın tek renkli değil çok renkli hikâyesinin sembolleridir.
Ruud Gullit’in babası Surinamlıdır.
Frank Rijkaard’ın ailesi Surinam kökenlidir.
Patrick Kluivert’ın ailesi Curaçao kökenlidir.
Yani Lale Gül’ün ulusal kahraman olarak gösterdiği isimlerin tamamı, Hollanda’nın göçle şekillenen modern tarihinin ürünüdür.
Aslında bu isimler, farklı kökenlerin Hollanda toplumuna nasıl değer kattığının en güzel örnekleridir.

İŞTE BENİM TAKILDIĞIM NOKTA BURASI

Lale Gül yıllardır göçmen toplumları anlatıyor.
Göçmen kökenli insanların yaşadığı sorunları yazıyor.
Toplumdaki değişimleri yorumluyor.
Ama konu bir mahalledeki sokak isimlerine geldiğinde, neden birden bire Arapça isimlerden rahatsız olunuyor?
Daha da önemlisi, neden bunu anlatırken örnek olarak yine göç geçmişine sahip insanların isimleri gösteriliyor?

İşte burada mantık zinciri kopuyor.
Çünkü Ruud Gullit de Hollanda’nın hikâyesidir.
Wadi Musa da insanlık tarihinin hikâyesidir.
Frank Rijkaard da bu toplumun parçasıdır.
Bir Arapça isim de bu toplumun parçası olabilir.

LALE GÜL’ÜN KAÇIRDIĞI GERÇEK

Lale Gül’ün fark etmediği bir gerçek var.
Bugün Ruud Gullit adı Hollanda’nın gururudur.
Ama Gullit soyadı da yüzyıllardır Utrecht’te yaşayan bir çiftçi ailesinin soyadı değildir.
Frank Rijkaard da öyledir.
Patrick Kluivert da öyledir.
Claren Seedorf da öyledir…

Onlar da bir zamanlar Hollanda’ya dışarıdan gelen insanların çocuklarıdır.
Bugün ulusal kahraman olarak anılmalarının sebebi kökenleri değil, ülkeye yaptıkları katkıdır.
O halde aynı mantık neden başka isimler söz konusu olduğunda geçerli olmuyor?
Bu soru cevapsız kalıyor.

Bunlardan biri zenginlik sayılırken, diğerinin problem gibi sunulması insana tuhaf geliyor.

LALE GÜL’E VERİLEN ROLÜN SINIRI YOK MU?

Benim dikkatimi çeken başka bir nokta daha var.
Lale Gül son yıllarda Hollanda medyasında o kadar sık ön plana çıkarılıyor ki, insan bazen nerede durulacağını merak ediyor.
Dün din tartışmaları.
Bugün entegrasyon.
Yarın eğitim.
Öbür gün şehir planlaması.
Şimdi de futbol tarihinin büyük isimleri…


İnsan ister istemez soruyor:
Lale Gül gerçekten bütün bu alanların uzmanı mı?
Yoksa Hollanda medyası onu her konuda konuşan bir yorumcuya mı dönüştürdü?
Ruud Gullit, Frank Rijkaard, Patrick Kluivert ve Clarence Seedorf gibi isimler, Lale Gül daha dünyaya gelmeden önce milyonlarca insanın hafızasına kazınmış futbol efsaneleriydi.
Onlar yalnızca sporcu değil, Hollanda’nın uluslararası başarı hikâyesinin parçalarıdır.

Bu nedenle yazıyı okurken aklıma şu soru geldi:
Biz gerçekten futbol tarihini mi tartışıyoruz, yoksa her konuda aynı isimlerin görüş bildirdiği yeni bir medya düzenini mi?
Çünkü bazen bir kişiyi sürekli kürsüye çıkarmak, ona olduğundan fazla ağırlık yüklemek anlamına gelir.
Ve o noktadan sonra tartışma artık sokak isimlerinden çıkıp, kimin neden sürekli konuştuğu sorusuna dönüşür.

ASIL TARTIŞMA SOKAK TABELASI DEĞİL

Benim gördüğüm kadarıyla mesele sokak tabelaları değil.
Mesele, Hollanda’nın nasıl bir ülke olmak istediğidir.
Kendine güvenen ülkeler farklı isimlerden korkmaz.
Farklı kökenlerden korkmaz.
Farklı kültürlerden korkmaz.
Çünkü bilirler ki, bir toplumun gücü benzerliklerinden değil, farklılıkları birlikte taşıyabilmesinden gelir.

Bugün Hollanda’nın her şehrinde farklı kökenlerden insanların isimlerini görüyoruz.
Kimi zaman bir bilim insanı.
Kimi zaman bir sanatçı.
Kimi zaman bir futbolcu.
Kimi zaman başka bir kültürden gelen bir isim.
Bunların hiçbiri Hollanda’yı zayıflatmıyor.
Tam tersine zenginleştiriyor.

Bu nedenle De Telegraaf’taki yazıyı bitirdiğimde aklımda kalan şey, Wadi Musa olmadı.
Wadi Rum da olmadı.
Aklımda kalan şey Ruud Gullit oldu.
Çünkü bazen bir tartışmanın en ilginç tarafı, yazarın söylemek istediği şey değil, farkında olmadan ortaya koyduğu çelişkidir.

Ve bu yazıda o çelişkinin adı Ruud Gullit, Frank Rijkaard ve Patrick Kluivert’tır.
Onlar, Hollanda’nın yalnızca futbol kahramanları değil, aynı zamanda farklı kökenlerin bu ülkeye nasıl güç kattığının yaşayan sembolleridir.

Belki de bu yüzden, Lale Gül’ün yazısından sonra tartışılması gereken şey sokak isimleri değil, Hollanda’nın gerçek hikâyesidir. Çünkü o hikâye tek renkli değil, birçok rengin birlikte yazdığı bir hikâyedir.

ATATÜRK İSİMLERİ

Benim asıl merak ettiğim başka bir konu var.
Acaba Lale Gül, yarın bir gün, Hollanda’nın çeşitli kenterinde bulunan Atatürk Caddesi (Atatürklaan), Atatürk Sokağı (Atatürkstraat) , Atatürk Meydanı (Atatürkplein) isimlerinin de kaldırılmasını mı isteyecek?

Ya da “Mustafa Kemal Atatürkstraat” denildiğinde?
Bunu da Hollanda’nın ulusal hafızasına tehdit olarak mı görecek?
Yoksa o zaman farklı mı düşünecek?
Çünkü mesele gerçekten tarihî şahsiyetlere saygı göstermekse, Atatürk de dünya tarihinde iz bırakmış isimlerden biridir.

Ama mesele bazı kökenleri görünmez kılmaksa, o zaman tartışma sokak isimlerinden çok daha farklı bir yere gider.
Ben Hollanda’nın zenginliğinin tam da burada olduğuna inanıyorum.
Bu ülkede Rembrandt da vardır.
Spinoza da vardır.
Anne Frank da vardır.
Atatürk de vardır.

Ve evet, bir gün bir mahallede Arapça kökenli bir isim de olabilir.
Demokrasinin ve özgüvenli bir toplumun gücü de zaten bundan korkmamasında yatar.