Köyümde, televizyonun başında oturuyorum. Yarı kör gözümle okuyabilirmişim gibi bir iki kitap var önümde. (Biri Meran Yanardağ’ın “İsyanın ve Felsefenin Diyalektiği” adlı muhteşem çalışması.)
Amerika Kıtası karma karışık.
Trump, kendisini Sultan Süleyman sanıyor; bu dünyada neye ihtiyacım varsa, maden, mineral, petrol her ne olursa olsun, dünyanın neresinde olursa olsun, benimdir, diyor.
Amerika, özellikle Abraham Lincoln’den bu yana liberal ekonomi kadar demokrasinin ve özgürlüklerin sembolü ve de savunucusu konumundaydı.
Biz de öyle olduğunu sanıyorduk, en ünlü Başkanları John F. Kennedy’nin Rusya’ya “Türkiye’yi size verelim, Küba’yı bize verin önerisinde bulunduğunu öğreninceye kadar.
Şimdilerde Trump’ın, ABD’nin iç yüzünü dışa vuran söylemleri ve davranışları beni şaşırtmıyor. Kimseyi şaşırttığını da sanmıyorum. Ancak hepimiz biliyoruz ki ABD politikaları uzun vadeli projelerdir. Anımsayalım, Condoleezza Rice Hanım, “Ortadoğu’da haritalar değişecek” demişti de gösterdiği haritada bizim ülkemiz de parça parça edilmişti ya; Rahmetli Demirel de “Altı ülke değişecek diyorlar, beşini sayıyorlar; ama altıncıyı söylemiyorlar” demişti.
Kimi Orta Doğu uzmanları yeni uyanmışlar gibi, şimdilerde, Irak, Libya, Mısır, Suriye’den sonra sıra İran’a gelecek; ondan sonra sırada biz varız” diyorlar. ABD’nin LPG’ye kamyon kamyon silah ve mühimmat göndermesini de bu amaca bağlıyorlar.
Yani ABD’ye kalırsa Misak-ı Milli sınırları tamamlanmadan ülke parçalanacak.
Hamasi duygularla biz Irak değiliz, Libya değiliz vs denebilir; ama hamaset hiçbir hastalığım ilacı değildir.
Silah ABD’de. Adamlar parasını ödediğimiz uçakları bile vermiyor.
Pekiyi ne yapmalı?
Ağam sensin, paşam sensin diyerek bela savulmaz.
21. YY’da işi Allah’a havale etmek de kurtaramaz kimseyi.
Geriye, gecikmeden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politikasına dönmek kalıyor:
Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesinden başlayarak…