Sanat, kentin bilinmeyen kafe ve köşelerinde yaşama mücadelesi veriyor. 'Kent, Kafe ve Sanat' üçgeninde şekillenen bu durum, üzerinde durmaya değer bir konu. Bu konuyu gündeme getirmemi sağlayan temel itki ise, dün akşam Mersin’de değerli yazar ve sanatseverlerin oluşturduğu ‘’Güneyaz Kültür ve Sanat’’ grubunun ‘’14 Şubat Dünya Öykü Günü’’ nedeniyle bir kafede düzenledikleri öykü okuma etkinliği.

Kentin gürültüsünden ve sıkışmışlığından kaçan sanatın, seçkin bir azınlığın fısıltısına dönüşmesi, estetik niteliğin bir eşiği mi, yoksa kültürel bir geri çekilme midir?"

Sanat, bir zamanlar kentlerin geniş alanları ve büyük salonlarında nefes alırken, son yıllarda mikro-mekânlara sıkıştı. Sanatın geniş mekanlardan çekilip kafelerin loş köşelerine, sığınması, sadece bir mekan tercihi değil, aynı zamanda toplumsal bir yalıtılmışlığın habercisi gibi geliyor bana. Sanat, geniş kitlelerle bağını kopardıkça dar mekanlara sığınıyor,dar mekanlara sığındıkça da toplumun geri kalanı için "görünmez" hale gelir. Bu kısır döngü, sanatın toplumsal değişim yaratma potansiyelini zayıflatır.

Mersin özelinde değerlendirirsek eğer, tam da ifade etmeye çalıştığım benzer bir durum var.Sosyo-kültürel karakteri nedeniyle sanat dinamikleri bakımından yaşanır bir şehir olan Mersin'de son yıllarda sayıları artan sivil sanat kurumları artık geniş salonlar yerine butik kafelerde etkinlik yapmak zorunda kalıyor.Bu konuda özellikle yerel yönetimlerin de içinde olacağı bir yapılanmaya ihtiyaç var.Bu kurumların sanatsal etkinliklerin yapılması için ihtiyaç duydukları salonların belediyeler ve diğer kamu kurumları tarafından ücretsiz tahsis edilmesi önemli gerekiyor.

Dünyanın gelişmiş ülkelerinin sanata sübvasiyonlar sağladıklarını biliyoruz. Gelişmiş ülkelerde (örneğin Fransa, Almanya veya İskandinav ülkeleri) sanat, sadece "piyasa koşullarına" terk edilmez. Devlet veya yerel yönetimler, sanatçıya sadece üretim için değil, bu üretimi halka sunabileceği kamusal alanlar için de fon sağlar. Bu sayede sanat, bir kafenin ticari kaygılarına teslim olmak zorunda kalmaz. Müzelerde, meydanlarda veya kültür merkezlerinde kendine yer bulabilir. Kamusal destek olmazsa, sanat"özel teşebbüsün" insafına bırakılır. Özel teşebbüs ise sanatı ya bir prestij objesi olarak büyük plazalara hapseder ya da kafelerin dar alanlarına mecbur bırakır.

Günümüzde sanat, bir "yurttaşlık hakkı" olmaktan çıkarılıp "lüks bir tüketim malzemesi" haline gelmektedir.

Sanatın kentle kurduğu ilişki, sadece estetik bir tercih değil, aynı zamanda o toplumun sanata biçtiği ekonomik değerin, yani sübyansiyon politikalarının bir yansımasıdır. Gelişmiş ülkelerde sanat, kurumsal desteklerle kentin geniş meydanlarına ve büyük salonlarına taşınarak hem nitelikli olmasına hem de daha bütün toplumsal kesimlere ulaştırılmaktadır. Sanata desteğin olmadığı yerde, sanatçı hayatta kalmak için nitelikten ödün verip popülizme kayabilir ya da tamamen içine kapanıp izole bir elitizme sığınabilir.

Fransa'nın "Kültürel İstisna" politikası, bu karşılaştırma için dünyadaki en somut ve başarılı örnektir. 1960’larda André Malraux (Fransa’nın ilk Kültür Bakanı) tarafından temelleri atılan bu model, sanatı piyasa ekonomisinin vahşi kurallarına bırakmamayı bir devlet politikası haline getirmişti. Bu nedenle bugün Fransa'da sanat, "herhangi bir ticari mal" (elbise veya otomobil gibi) olarak görülmez. Bu yüzden gelişmiş ülkelerde sübyansiyon, sanatın toplumdan izole olmasını engellemek için bir "bariyer" görevi görür. Bizde sanatçı mekân bulamadığı için kafeye sığınırken,Fransa’da devlet, sanatçının kafeden çıkıp mahalledeki bir "Kültür Evi"ne (Maison de la Culture) gitmesini finanse eder. Bu, sanatın dar bir elit kesimden çıkıp esnafa, öğrenciye ve işçiye dokunmasını sağlar. Fransa, 1993’teki GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması) görüşmelerinde kültürel ürünlerin serbest ticarete konu edilemeyeceğini dünyaya kabul ettirmiştir. Bu politika sayesinde yerel ve nitelikli sanat, Amerikan popüler kültürünün ve büyük sermayenin altında ezilmemektedir. Sübyansiyon sayesinde sanatçı, "Eserim satar mı?" veya "Mekan kirasını karşılar mı?" kaygısı gütmeden nitelik eşiğini yukarıda tutabilir. Desteğin olmadığı bir ortamda sanatın dar mekanlara hapsolması, sadece bir "izolasyon" değil, aynı zamanda niteliğin korunmasını güçleştirir.

Gelişmiş ülkelerdeki sübyansiyon modellerinde amaç "Kültürel Demokrasi"dir. Yani sanatın en dar sokaklara kadar, ama kamusal bir güçle ulaşmasıdır.

Kafe gibi dar mekanlara sıkışan sanat, ister istemez bir "mecburiyet elitizmi" doğurur. Halkın geri kalanı için o kafenin kapısından içeri girmek, bir müzenin kapısından girmekten çok daha zordur; çünkü kafe, belirli bir sosyal grubun sembolik mekânı olarak algılanmaktadır.

Özetlersek,​"Fransa örneğinde gördüğümüz 'Kültürel İstisna' modeli, sanatın bir meta olarak piyasa çarkları arasında ezilmesini engellerken, onu aynı zamanda kapalı kapılar ardındaki dar çevrelerin tekelinden de kurtarır. Destek, sanatı kafelerin dar masalarından alıp kentin ortak hafızasına yerleştirir. Bizde ise bu kamusal desteğin yerini alan 'mekan darlığı', sanatı toplumun geniş kesimlerine ulaştırmak yerine, onu sayıları giderek azalan bir kesimin içe kapalı ritüeline dönüştürmektedir. Bu durum, sanatın toplumsal bir 'çürüme' veya 'yozlaşma' karşısında savunmasız kalmasına, nitelik eşiğinin ise sadece bu dar alanlarda hayatta kalmaya çalışan bir avuç insanın omuzlarına yüklenmesine neden olmaktadır."