Bir Tanıklık

1970’li yıllar Türkiye’de kitabın, düşüncenin ve yayıncılığın giderek suç sayıldığı yıllardı. Bu baskı yalnızca büyük kentlerde değil, küçük kasabalarda da hissediliyordu. Kitabevleri, yalnızca kitap satılan yerler değil; konuşmanın, tartışmanın ve öğrenmenin mümkün olduğu kamusal alanlardı. Bu yüzden hedefteydiler. 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle birlikte bu baskı açık ve sistemli bir hâl aldı.

Whatsapp Image 2026 02 12 At 10.38.29

Ben Yusuf Ziya.

Bu anlatı bir kurgu değildir.

Bu metin, o yıllarda Gülnar’da açılan İleri Kitabevi ve sonrasında Onur Kitabevi etrafında yaşananların, birinci elden, yaşayan bir tanık olarak tarafımdan aktarımıdır. Aynı zamanda küçük bir kasabanın belleğine düşülmüş bir kayıttır.

İleri Kitabevi’ni 1975 yılında Gülnar’da açtım. Çarşının içinde, daha önce bakkal olarak kullanılan küçük bir dükkândı. Gülnar o yıllarda sessiz bir kasabaydı. Ama bu sessizlik çoğu zaman huzurdan değil, konuşamamanın yarattığı tedirginlikten gelirdi. Kitapla uğraşmak, söz söylemek cesaret isterdi.

Kitabevinin adını İleri koydum. Bilerek. Çünkü düşüncenin, okumanın ve sorgulamanın geriye değil ileriye bakması gerektiğine inanıyordum. Raflara edebiyat, felsefe, siyaset ve toplum kitapları koydum. Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Marx, Sartre…

Ama kısa sürede anlaşıldı ki burası yalnızca kitap satılan bir yer olmayacaktı.

İleri Kitabevi, özellikle öğretmenlerin durak yeriydi. Okul çıkışlarında uğrarlar, çay içerlerdi. Kitaplar karıştırılır, memleket konuşulurdu. Gençler gelir, öğrenciler sessizce dinlerdi. Yüksek sesle değil ama derinlemesine konuşulurdu. İleri Kitabevi, Gülnar’da düşünen insanların nefes aldığı sayılı mekânlardan biri hâline geldi.

1970’lerin ortasında Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) Gülnar İlçe Örgütü’nü kurduk. İlçe başkanlığı görevini üstlendim. Toplantılarımızın önemli bir bölümü kitabevinde yapılıyordu. İşçi hakları, köylünün durumu, tarımda makineleşme, dünyadaki siyasal gelişmeler konuşuluyordu.

Bu faaliyetler zamanla rahatsızlık yarattı. Önce söylentiler çıktı. Ardından tehdit mektupları geldi. Kapının altından atılan kâğıtlarda “Komünist Yusuf” yazıyordu.

Sonra polis baskınları başladı. Toplantı sırasında dükkâna girdiler. Kitapları karıştırdılar. Bir polis elindeki Marx kitabını gösterip “Bu kim?” diye sordu. “Bilmiyorsanız okuyun” dediğimde tokat attı. Bazı kitaplara el koyup gittiler.

Ardından gözaltılar başladı. Sık sık karakola alındım. Önce tehdit, sonra işkence.

Bir süre sonra tutuklandım. Önce Gülnar Cezaevi’ne, ardından ağır cezada yargılanmak üzere Silifke Cezaevi’ne gönderildim.

Bu süreçte avukatlığımı Ceyhun Can, Nail Tırak, Sabahattin Okur, Natali Okur üstlendi. Ceyhun Can, Türkiye İşçi Partisi’nin Adana İl Başkanıydı. O yıllarda birçok düşünce davasında savunma yapmış, hukuku yalnızca bir meslek değil, bir sorumluluk olarak görmüş bir avukattı. Benim davamda da yalnızca hukuki bir savunma yapmadı; bunun bir düşünce davası olduğunu açıkça söyledi. Mahkemede, “Fikirler yargılanamaz” dedi. Ama o yıllarda kararlar çoğu zaman mahkeme salonlarının dışında verilmişti.

Cezaevi günleri ağırdı. Koğuşlar kalabalık, duvarlar nemliydi. Ama orada da konuşmayı bırakmadık. Okuduk, anlattık, paylaştık. Aylar sonra, kapının kilidi açıldığında karşımda Avukat Ceyhun Can, Nail Tırak ve Natali Okur’u gördüm.

— “Serbestsin, Yusuf!” dediler.

Tahliye olduktan sonra Gülnar’a döndüm. İleri Kitabevi’ni kardeşlerim açmaya devam etmişlerdi. Kitabevini yeniden düzenledim. Gençler, öğretmenler, köylüler beni hiç yalnız bırakmadılar. Yaptığım iş artık bir kamusal görevdi. Bunu en iyi şekilde yapmalıydım.

12 Eylül 1980 sabahı askerler Gülnar sokaklarındaydı. Kitabevine geldiler. Dükkânın kapısını açtılar. Raflardaki kitapları tek tek indirdiler. Kamyonete yüklediler. Babam ve ben dükkândaydık. Kitapların nasıl götürüldüğünü izledik. Bağırmadım. Karşı koymadım. Her kitabın kamyonete konuluşunu aklıma kazıdım. O gün, kasabanın küçük çarşısında, tarihin içinde kayboldu. Savcı kararı vermişti: “Sakıncalı yayın bulundurmak” suçundan kitabevindeki tüm kitaplara el konulmuştu.

O gün anladım ki asıl tanıklık bazen sessiz durmaktır. Dükkânın önünde durdum. Ellerim cebimde, başımı kaldırıp gri gökyüzüne baktım. Yağmur çiseliyordu. Sonra yürümeye başladım. Çünkü biliyordum: Kitapları yakabilirlerdi, ama fikirleri asla.

Kısa bir süre sonra İlhan Erdost’un Mamak Cezaevi’nde öldürüldüğü haberi geldi. İlhan Erdost, Ankara’da Onur Kitabevi ile yayıncılığı ticari bir faaliyet değil, etik bir sorumluluk olarak gören bir yayıncıydı. Kitabı yalnızca basılan bir nesne değil, kamusal bir hak olarak görüyordu. Onun ölümü, 12 Eylül rejiminin kitapla ve düşünceyle kurduğu ilişkinin en çıplak göstergelerinden biriydi.

Bu haberle birlikte, Gülnar’da kitapçılığa devam etmenin ne anlama geldiğini bir kez daha düşündük. Ve bir karar verdik.

İleri Kitabevi’nin adını değiştirdik.

Ankara’daki simgesel mekânın adını alarak Onur Kitabevi yaptık.

Bu bir geri çekilme değildi. Bir saygı duruşuydu. İlhan Erdost’un susturulmak istenen yayıncılık anlayışını yaşatma iradesiydi. Baskılar sürerken, riskler ortadayken, Onur Kitabevi adıyla kitapçılığa devam ettik.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu açıkça söyleyebilirim:

İleri Kitabevi de, Onur Kitabevi de yalnızca birer dükkân değildi.

İleri Kitabevi, Gülnar’ın hafızasıydı.

Onur Kitabevi ise o hafızanın onurla taşınmasıydı.

Bu metin bir savunma değildir.

Bir iddia değildir.

Bu yazı, bastırılmak istenmiş bir dönemin, kapatılmak istenmiş kitapların ve susturulamamış fikirlerin tanıklığıdır.