Kışın soğuk aylarında emeklileri, evsiz, yurtsuz, kimsesiz yaşalmışları çevremizde ve tv haberlerinde de görüyoruz…
Soğuktan korunmak için otel odalarına, hastane koridorlarına, otogar, tren istasyonlarına, AVM girişlerine hatta Belediye otobüslerine sığınıyorlar.

Onları böyle görünce, ilk gençlik yıllarımda içime işleyen bir dramının kahramanı aklıma geliyor: Sabri Baba.
Sabri Baba ile Tanışmam
O dondurucu kış aylarıydı. Ben lise birinci sınıftaydım, o ise 80 yaşındaydı. Sağlık Mahallesi’ndeki Kuvayi Milliye Okulu’nun kuzeyinde, 303 sokak ile kesişen caddede, abim Nejdet’in kahvehanesinin çay ocağına bakardı.
Zayıf mı zayıf bir adamdı…
Kafasında kalın solmuş mavi beresi, kahverengi pantolonu, ceketi, eskimiş paltosunun içinde bir dede gibi değil de sanki hikâyelerle dolu bir masal kahramanı gibiydi. Miyop gözlüklerinin ardından öyle bir tebessüm edişi vardı ki insanın içini ısıtırdı.
Beni çok severdi. Hergün okul sonrası abime yardıma gittiğimde, her yeni çayı demlediğinde “Barut!” diye seslenirdi. Onun barut gibi demlediği tavşan kanı çayı içmek benim için büyük keyifti. Mahallede kimse, onun çayını içmeden kahvenin önünden geçmezdi.
Her gün ona kasadan aldığım parayla bir şişe şarap alırdım. Çay ocağında kimseye belli etmeden çay bardağında iş paydosuna kadar ufak ufak demlenirdi.
Ağzında diş yoktu, damak da kullanmazdı. Beyaz peynirle şarabı öyle bir keyifle içerdi ki…
Bir de sesi vardı… Gece iş paydosuna yakın söylediği uzun hava:
“Bir yiğit
ne kadar kahraman olsa,
sevdiğine kul olur…”
Onu dinlerken ilk aşk sarhoşu olan benim gönlümü de alır götürürdü...

Bir gece bardaktan boşalırcasına yağmur yağdı. Kahvehane kapanınca eve gitmek için kapıya geldi. Kapının önünde caddeden dere gibi su akıyordu. İyi görmüyordu. Bastonuyla yoklama çekip bir ileri, bir geri… Gitmeye korkuyordu.
Yanına gittim.
“Gel baba, ben götürürüm.” dedim.
Sırtıma aldım. Kuş gibiydi.
Evi iki sokak ötemizdeydi. Kendisi gibi yaşlı ama oldukça kilolu eşi onu bekliyordu.
Küçük, sobasız bir oda…
Demir karyola…
İçerisi, dışarıdan farksız buz gibiydi.
O gün bana çok dua etti.
Sonradan kış ayında neden çalıştığının gerekçesini söyledi:
“Evlat, kışın sabahtan gece yatıncaya kadar burada üşümüyorum. Kemiklerim sızlamıyor...”

Bizim belediyeleri sosyal dokunuşlarıyla biliriz.
Herkes kapısının önünü temizlese!
Mersin'den örnek olsak.
Bu soğuk kış aylarında;
kimsesiz, evsiz, emekli ve yaş almış büyüklerimiz için hiç olmazsa 3-4 aylık ücretsiz barınma evlerini açsak, O buruk yürekleri okşasak...
Ve bu yaşlı, üzgün yürekler bize
şöyle seslense:

“Üşümüyoruz artık!”