"..Bırakın asırlık çınarlar aşkınıza, acınıza ve sevinçlerinize şahit olsun. Gövdeleri yazılarla ve kazımalarla birer tuvale dönüşmesin..."

Şehir, koca koca binalardan ve koynunda akan denizin görsel şöleninden mi ibarettir? Her sokağın bir dili, her taş duvarın anlatacak bir anısı yok mudur? Üzerinde yürüdüğümüz yolların bugünkü hâline gelene kadar kaç savaşa, kaç acıya, kaç şehide tanıklık ettiğini bilmeden üzerinden geçip gitmek, geçmişe ihanet değil midir?
İşte bu soruların cevaplarını aramak, tarihin sesine kulak vermek için çıktığımız yolda ilk durağımız, Torosların koynunda asırlardır ayakta duran Alahan Manastırı.
Kesin yapım tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 440-442 yıllarında inşa edildiği tahmin edilen Alahan Manastırı; Batı Kilisesi, manastır yapıları, Doğu Kilisesi, kayalara oyulmuş keşiş odaları ve çevresindeki mezarlardan oluşan bir yapılar topluluğudur. Mimari özellikleriyle erken Hristiyanlık ve Bizans döneminin Anadolu’daki önemli örneklerinden biri olarak öne çıkar.
St. Paul ve daha önce Mersin’imizin güzel ilçelerinden Tarsus’ta yaşayan Hristiyanlığın öncülerinden Barnabas’ın, Hristiyanlığı yaymak amacıyla Kapadokya, Konya, Antalya ve Antakya’ya kadar uzanan yolculukları, bu coğrafyanın inanç tarihindeki önemini de ortaya koyar. Alahan Manastırı da bu tarihsel atmosferin izlerini taşıyan yapılardan biridir.
Hristiyanlığın Anadolu’da yayılmasıyla birlikte, inancı benimseyen bazı toplulukların baskı ve takip korkusu yaşamaları, ibadet için daha korunaklı ve ulaşılması güç dağlık alanların tercih edilmesine neden olmuştur. Torosların sarp yamaçlarındaki Alahan da bu tarihsel sürecin sessiz tanıklarından biridir.
Şimdi Alahan’ın o sarp kayalıklarından çıkıp Mut’un kalbine inelim.
Mut’un kalbi, hiç kuşkusuz Mut Kalesi’dir.
Yapım tarihi kesin olarak bilinmese de kale, yüzyıllardır şehrin acısına da sevincine de en yakın tanıklardan biridir. Anlatılanlara göre Rumların elinde bulunan Mut Kalesi’ne Karamanoğlu Yakup Bey çok sayıda askerle saldırmış, yaşanan çetin mücadelede çok sayıda asker hayatını kaybetmiştir. Bu savaşın ve kayıpların izleri nedeniyle kalenin geçmişte Dermen, Dar’ül Mevt veya Dar-ı Mut gibi isimlerle anıldığı aktarılır.
Zamanla yıpranan kale, Karamanoğulları döneminde kullanılmış ve tahkim edilmiştir. Osmanlı döneminde ise I. Ahmed zamanında onarılarak güçlendirilmiştir.
Bugün kaleye baktığımızda düzgün kesme taşlarla inşa edilmiş yapısını ve iç kale olarak adlandırılan kulesini görebiliriz. Kale ile Çınaraltı Parkı arasında uzanan tüneller ise Mut’un tarihine dair merakı daha da artırmaktadır.
Gelin, şimdi bu karanlık tünellerden çıkıp çınarların gölgesine uzanalım.
Çınaraltı Parkı’nda, kimin ve ne zaman diktiği kesin olarak bilinmeyen asırlık beş çınar ağacı bulunuyor. Burası adeta şehrin ciğerleri gibi... Bunalıp yorulanların soluklandığı, insanların gölgesinde dinlendiği bir sığınak.
Bırakın ciğerlerimiz temiz kalsın.
Bırakın asırlık çınarlar aşkınıza, acınıza ve sevinçlerinize şahit olsun. Gövdeleri yazılarla ve kazımalarla birer tuvale dönüşmesin. Bir ağacın gövdesi, insanın hayata tutunacağı bir dayanak olsun; üzerine iz bırakacağı bir tahta değil.
Çınarın rüzgârı bu kez bizi yolun ötesine, tarih kokan Lâal Paşa Camii’ne savuruyor.
Karamanoğlu Alâeddin Bey’in azatlı kölesi ve devlet adamı Lâal Paşa tarafından yaptırıldığı kabul edilen bu asırlık camide bugün de ezan sesleri, taş duvarların taşıdığı tarihî atmosferle birlikte yükseliyor.
Peki, bu iki tarihî yapı arasında akıp giden insan selinin içinde yürürken, insan geçmişin izlerine hiç takılmaz mı?
Mut’un tarihine can veren, şehri sarıp sarmalayan bir başka değer ise Göksu Nehri’dir.
Öyle hırçın, öfkeli bir nehir değildir Göksu. Mut insanı gibi sakin, cana yakın ve sevecen görünür. Fakat tarihin sayfaları, bu sakin nehrin taşıdığı büyük hikâyeleri de anlatır.
Üçüncü Haçlı Seferi sırasında Kutsal Roma İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın, Silifke yakınlarında Göksu Nehri’ni geçmeye çalışırken boğularak hayatını kaybettiği bilinir.
Göksu, yalnızca tarihin değil, Mut insanının da hayatının bir parçasıdır. Nice canı bağrına alan, suyuna gözyaşları karışan yorgun bir nehirdir.
Kuzey kolu Gökçay, güney kolu ise Gökdere olarak anılır. Bereketiyle geçtiği topraklara hayat veren Göksu, adını verdiği Göksu Mahallesi’nin topraklarını da yeşile bürür. Eriği, kayısısı ve zeytiniyle yeşilin her tonunu taşıyan bu mahalle, Mut’un adeta yeşil zümrüdüdür.
Her adımında tarih kokan, satırlara sığmayacak kadar çok mabede, kaleye, ağaca ve doğal güzelliğe ev sahipliği yapan güzel memleketim...
Tarihî dokuna kör kalma.
Yanından geçip gittiğin kalenin, içinde dua ettiğin caminin, suyunda serinlediğin nehrin, gölgesinde dinlendiğin çınarların kıymetini bil. Tozlu ve onurlu geçmişine sahip çık.
Çünkü geçmişini bilen insan, bugününe farklı bakar. Tarihini bilen insan, yaşadığı şehrin yalnızca taşını toprağını değil, ruhunu da görür.
Kalenin duvarları tuval değildir.
Nehir çöplük değildir.
Çınarlar ise aşkınızın kurbanı değil, şahidi olsun.
Mut’un tarihine sahip çıkmak, aslında kendimize ve geleceğimize sahip çıkmaktır.