Önceki akşam Amsterdam’da yapılan tanıtım toplantısında ele alınan “Mavi Minibüs”, Türk toplumunun yarım asırlık hafızasını yeniden gündeme taşıdı.

Veyis Güngör, göçün, gurbetin, dayanışmanın ve kimlik mücadelesinin hikâyesini; dönemi yaşayan insanların tanıklıklarıyla adeta yeniden canlandırdı.

Kitapta, naçizane şahsımın yanı sıra İbrahim Görmez, Ali Sarı, İsmail Polat ve Halil Bönce’nin anlatımları da Amsterdam’daki Türk toplumunun bilinmeyen yönlerine ışık tutuyor.

“Mavi Minibüs”, sadece bir göç kitabı değil; tersanelerden derneklere, işçi yurtlarından gençlik hareketlerine uzanan büyük bir toplumsal hafıza çalışması niteliği taşıyor.

Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan.


İlhan KARAÇAY inceledi ve yazdı:

Amsterdam’daki Türk toplumunun yaklaşık yarım asırlık serüveni, şimdi bir kitapta yeniden canlandı.
Hollanda’da uzun yıllardır kültürel ve toplumsal çalışmalarıyla tanınan Veyis Güngör, “Mavi Minibüs (1976–1986)” adlı kitabıyla, sadece bir dönemi değil; göçün, özlemin, dayanışmanın, kimlik arayışının ve gurbet psikolojisinin hikâyesini anlatıyor.

GURBETİN İÇİNDEN ÇIKAN BİR HAFIZA KİTABI

Önceki akşam, Van der Valk Oostzaan Oteli salonlarında yapılan kitap tanıtımı ve dağıtımı, aslında sıradan bir imza akşamı değildi.
Kitabın ilk baskısından birer exemplaar, kitapta söyleşilere katılan İlhan Karaçay ve İbrahim Görmez’e verildi.


Veyis Güngör (ortada), 230 sayfalık kitabında söyleşiler ile katkıda bulunan İbrahim Görmez (solda) ve İlhan Karaçay’a, birer kitap hediye ederek teşekkürünü tekrarladı.

Kitapta söyleşi yapılan Ali Sarı, İsmail Polat ve Halil Bönce ile, kitap için teşekkür sunulan isimler Türkiye’de oldukları için toplantıya katılamadılar.
Toplantıya isimler arasında yer alan bir gurup aşağıdaki görüntü için bir araya geldi.

Fotoğrafta, öndekiler, (soldan sağa) Özlem Buğday, İbrahim Görmez, Veyis Güngör, İlhan Karaçay, İbrahim Çitil,arkadakiler (soldan sağa) Oğuzhan Kaya, Mustafa Özen, Reşat Kaya, Abdurrahman Ünal ve Kâmil Saygı görülüyor.

Bir bakıma Amsterdam’daki Türk toplumunun hafızası yeniden açılıyordu.
Çünkü bu kitapta sadece tarih yok.
İnsan var.
Emek var.
Gurbet var.
Kavga var.
Özlem var.
Yalnızlık var.
Dayanışma var.
Ve en önemlisi, unutulmaya yüz tutmuş hatıralar var.

“Mavi Minibüs”, sadece bir göç hikâyesi değil.
Amsterdam’da tutunmaya çalışan bir toplumun, ayakta kalma mücadelesinin hikâyesi.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri de, o dönemi yaşamış insanlarla yapılan söyleşiler.
Bu söyleşiler arasında benimle yapılan uzun değerlendirmeler de yer alıyor.
Bunun yanında İbrahim Görmez, Ali Sarı, İsmail Polat ve Halil Bönce gibi isimlerin anlatımları da, Amsterdam’daki Türk toplumunun farklı dönemlerine ışık tutuyor.

İLK KUŞAĞIN ZORLU YAŞAM MÜCADELESİ

Benim kitaptaki anlatımlarımda özellikle şu gerçek ön plana çıkıyor:
Bugünkü düzenli ve oturmuş Türk toplumuna bakıp da, geçmişte yaşanan zorlukları anlamak kolay değildir. Çünkü o yıllarda Amsterdam’daki Türklerin hayatı bugünkü gibi değildi.

İnsanlar dar odalarda kalıyordu.
Ağır işlerde çalışıyordu.
Çoğu zaman dili bilmiyordu.
Ailelerinden uzakta yaşam savaşı veriyordu.

Birçok işçi, gündüz tersanede veya fabrikada çalışıyor, akşam ise hemşerileriyle bir araya gelip memleket özlemini gidermeye uğraşıyordu.

TERSANELERDEN MAHALLELERE UZANAN HAYAT

NDSM tersaneleri, otomotiv fabrikaları ve işçi mahalleleri, sadece çalışma alanları değildi.
Oralar aynı zamanda dostluğun, dayanışmanın ve gurbet psikolojisinin şekillendiği yerlerdi.

Aynı vardiyada çalışan insanlar, akşam aynı sofranın etrafında buluşuyordu.
Birinin memleketten getirdiği peynir, diğerinin demlediği çay ile paylaşılıyordu.
Yalnızlık, bazen aynı dili konuşan birkaç insanın bir araya gelmesiyle hafifliyordu.

Veyis Güngör, kitapta söyleşi yaptığı kişiler arasında şahsım da vardı.
Bakınız yazar Güngör bu konuda neler yazmış?

Bu yıllara şahitlik eden bir isim de gazeteci yazar İlhan Karacay.
Karacay, sadece Amsterdam Türklerinin tari hine değil, Holland’daki Türk toplumunun kollektif hafızasına da şahitlik eden ve rol oynayan bir isim. Hollanda’ya geliş hikâyesi, Ford Fabrikası, NDSM Tersanesi ve Atatürk Kampı/Yurdu ayrı ayrı yazılması gereken konular elbette. Biz, kısa kısa bu konularla ilgili Karacay’ın görüşlerini aşağıda takdim etmekteyiz.

Karaçay, Amsterdam’daki Atatürk Yurdu ile Atatürk Sokağı hakkında şunları söylüyor: “Amsterdam’ın kuzeyinde, NDSM Tersanesi’nin ve Ford Fabrikasının çevresinde ter döken ilk kuşak Türk işçileri, sadece çelikle ve demirle değil, bir yurt özlemiyle de yoğrulmuş insanlardı. O yıllar da, ne doğru dürüst bir cami vardı, ne de Türkçe konuşula bilecek bir mekân. Vardiya sonrası yorgun düşen işçiler, bir çay içip hasret giderecek sıcak bir köşe arardı. İşte o özlem, ‘Amsterdam Atatürk Yurdu’nun filizlenmesine yol açtı. Atatürk Yurdu, bir yuvadan öte, bir kimlikti. Soğuk Amsterdam akşamlarında içeri girildiğinde, sanki Türkiye’nin bir köşesine adım atılırdı. 1970’li yılların başında kurulan bu yurt, Amsterdam’daki Türk toplumunun ilk örgütlü nefesiydi.

Atatürk Yurdu, kısa zamanda bir buluşma noktası oldu. Sadece çay içilip sohbet edilmedi; Okuma yazma kursları düzenlendi, Türkçe dersleri verildi, millî bayramlar kutlandı. Heman aynı sokakta bir Atatürk Anıtı yapıldı. Anıtın duvarında Atatürk’ün bir portresi asılıydı, altında da şu söz yer alıyordu: ‘Yurtta sulh, cihanda sulh.’ Bu söz, hem bir ideal hem de o yılların göçmenleri için bir yaşam rehberiydi. Ams terdam Belediyesi, Türk toplumunun bu örnek dayanışmasını fark etti. Yurdun bulunduğu sokağa ‘Atatürkstraat’ yani ‘Atatürk Sokağı’ adının verilmesi kararı, hem Türk toplu munda büyük bir sevinç yarattı, hem de Hollanda’daki ka bulün sembolü oldu”.

Son olarak 1976-1986 yılları arasında Amsterdam’da Türk sivil toplum kuruluşlarının nereden nereye geldikleri hakkında kısa bir değerlendirmeyi şu şekilde yapıyor Karacay:

“1976 yılına gelindiğinde Amsterdam’daki Türk nüfusu, artık sadece ‘misafir işçi’ değil, aileleriyle birlikte yaşayan kalıcı bir topluluk hâline gelmişti. Bu yeni durum, Türklerin kendi örgütlerini kurma ihtiyacını doğurdu. 1976’da dernekler daha çok ‘yardımlaşma kulübü’ görünümündeyken, 1986’ya gelindiğinde Amsterdam’daki Türk sivil toplumu artık kurumsal yapılarını tamamlamış, belediyelerle resmi temas kuran, sosyal haklar konusunda bilinçli, gençlik ve kadın kolları kurmuş, kendi basın organlarına sahip bir topluluk hâline gelmiştir. Bu on yıl, Türk toplumunun ‘misafir işçi’ konumundan ‘yerleşik azınlık toplumu’ kimliğine geçiş yaptığı en belirleyici dönem olmuştur”.

ATATÜRK KAMPI” GURBETİN NEFES ALDIĞI YERDİ



Kitapta anlatılan “Atatürk Kampı” gibi sosyal buluşma alanları da, işte o yalnızlığın biraz olsun hafiflediği yerlerdi.
Yaz aylarında bir araya gelen işçiler, burada hem hasret gideriyor hem de birbirlerine moral veriyordu.

Bugünkü neslin belki de hiç bilmediği bir gerçek var: O yıllarda telefon bile lükstü.
Türkiye’ye ulaşmak kolay değildi.
İnsanlar bazen aylarca ailelerinin sesini duyamıyordu.
İşte böyle bir dönemde, aynı dili konuşan insanların bir araya gelmesi bile büyük bir teselli oluyordu.

BUGÜNKÜ KURUMSAL YAPILAR KOLAY OLUŞMADI

Bugün Amsterdam’da güçlü derneklerden, oturmuş kurumlardan, başarılı iş insanlarından ve siyasette yer alan Türklerden söz ediyoruz.
Ama bunların hiçbiri kolay oluşmadı.Birinci kuşak Türk işçileri, çoğu zaman yalnızlık içinde, büyük fedakârlıklarla bu toplumsal zemini oluşturdu.

O YILLARIN GAZETECİLİĞİ BAMBAŞKAYDI

Benim kitaptaki anlatımlarımda ayrıca gazetecilik yıllarıma ve o dönem Türk toplumunun sosyal yapısına dair dikkat çekici ayrıntılar da bulunuyor.
Çünkü bizler, o yıllarda sadece haber yapmıyorduk.

BİZ SADECE HABER YAPMIYORDUK

Toplumun içindeydik.
Düğününde vardık.
Cenazesinde vardık.
Dernek kuruluşlarında vardık.
İşçi yurtlarında vardık.
Kavgaların içinde de vardık, barışların içinde de.

Bazen bir işçinin hakkını arayan haber yapıyorduk.
Bazen bir aile dramını yazıyorduk.
Bazen de Hollanda’daki Türklerin sesini Türkiye’ye duyurmaya çalışıyorduk.

O yılların gazeteciliği bugünkü gibi değildi.
Ne internet vardı…
Ne cep telefonu…
Ne sosyal medya…

Haber bazen kilometrelerce yol gidilerek hazırlanıyordu.
Ama bütün zorluklara rağmen, toplum içinde güçlü bir dayanışma ruhu vardı.
İşte Veyis Güngör’ün kitabı, tam da bu ruhu yeniden hatırlatıyor.

TOPLUMUN İÇİNDEN GELEN TANIKLIKLAR

Kitapta yer alan diğer isimler de, kendi pencerelerinden Amsterdam’daki Türk toplumunun gelişimini anlatıyorlar.

İbrahim Görmez’in anlatımlarında, özellikle dini ve sosyal yapılanmaların gelişim süreci dikkat çekiyor. Göçmenlerin yalnızlıktan kurtulmak için nasıl bir araya geldikleri ve ilk cemiyetlerin nasıl kurulduğu daha net görülüyor.

Veyis Güngör İbrahim Görmez hakkında şunları yazmış kitabında:
“İbrahim, Görmez ailesinin 7 çocuğundan biridir. 1964 yılında genç ve yakışıklı İbrahim Hollanda’ya gelir. Kanı kaynamaktadır. Bırak iki yıl sonra geri dönmeyi, bir Hollandalı kız ile tanışır, kız Müslüman olur, sonra evlenir ve çoluk çocuğa kavuşur. Eşi Reyhan ismini alır. İz mir’deki Görmez ailesi toplanır ve kardeşlerden birini Hollanda’ya gönderirler. Ailenin kararı, İbrahim Görmez, eşi ve çocuklarının İzmir’e geri dönmesidir. Karar uygulanır. 1968 yılında geri dönerler. Ancak eşinin uyum zorluğu ve çocuklarından birinin sağlık sorunu yüzünden kısa zamanda Amsterdam’a geri dönerler.

İbrahim Görmez artık kendi geleceklerinin Amsterdam’da olduğuna inanır. Bu yönde adımlar atmaya başlar. Ve İzmir’den Amsterdam’a ikinci defa geldiğinde yıllar sürecek dernekçiliğe başlar. 1969 yılında ne bir Türk derneğine bir Türk camisi ne de bir kültür merkezi vardır. Çünkü Türkler sabahın köründe fabrikada iş başındadırlar. Bilek gücüyle çalışırlar, akşam eve gelince yorgundurlar. Ancak İbrahim Görmez ve yanına aldığı arkadaşları bir şeyler yapmanın hayalini kurmaya başlarlar.”

Ali Sarı’nın değerlendirmelerinde ise mahalle kültürü ve dayanışma ön plana çıkıyor.
İnsanların birbirine nasıl sahip çıktığı, bazen aynı ekmeği bölüştüğü anlatılıyor.

İsmail Polat’ın bölümlerinde gençlik faaliyetleri ve kültürel arayışlar dikkat çekiyor.
Yeni kuşağın hem Türk kalmaya çalışması hem de Hollanda toplumuyla bağ kurma çabası önemli bir ayrıntı olarak öne çıkıyor.

Halil Bönce’nin anlatımları ise daha çok örgütlenme süreci, dernek faaliyetleri ve dönemin toplumsal hareketliliği üzerine yoğunlaşıyor.

Veyis Güngör bütün bu anlatımları sadece kronolojik bir sırayla vermemiş.
Amsterdam’ın tarihini de işin içine katarak, Türk göçünün bu şehirle nasıl bütünleştiğini göstermeye çalışmış.

AMSTERDAM’A SONRADAN EKLENEN YABANCILAR DEĞİLDİK

Kitapta Amsterdam’ın küçük bir balıkçı kasabasından dünya ticaretinin merkezi haline geliş süreci anlatılırken, savaş sonrası dönemde ortaya çıkan iş gücü ihtiyacıyla birlikte Türk işçilerinin bu şehrin sosyal yapısına nasıl dahil olduğu da gözler önüne seriliyor.

Aslında burada verilmek istenen mesaj çok açık: Türkler, Amsterdam’a sonradan eklenmiş yabancılar değil; şehrin değişen sosyal yapısının bir parçası olmuş insanlardır.

TEK RENKLİ DEĞİL, ÇOK SESLİ BİR TOPLUM

Kitapta ülkücü hareketten söz edilen bölümler de bulunuyor.
Kanaalstraat, Ruyschstraat ve De Clercqstraat çevresindeki faaliyetler anlatılırken, dönemin sosyal ve siyasi atmosferi de ortaya konuluyor.

Ancak burada önemli olan nokta şu:
O dönem Amsterdam’daki Türk toplumu tek renkli bir yapı değildi.
Farklı siyasi görüşler vardı.
Farklı kültürel anlayışlar vardı.
Farklı örgütlenmeler vardı.

KÜLTÜRÜNÜ KORUMAYA ÇALIŞAN BİR TOPLUM

Kitapta anlatılanlar da, bu büyük mozaiğin bir bölümünü oluşturuyor.
Kitapta kültürel faaliyetler, folklor çalışmaları, tiyatro etkinlikleri ve gençlik organizasyonları da önemli yer tutuyor.

Bu anlatımlar sayesinde, Türk toplumunun sadece çalışan işçilerden oluşmadığı; aynı zamanda kültürünü yaşatmaya çalışan bir toplum olduğu da görülüyor.
Özellikle Demokratik Türk Gençlik Derneği (DTJV) üzerinden anlatılan faaliyetler, genç kuşağın hem kendi kimliğini koruma hem de Hollanda toplumuyla bağ kurma çabasını ortaya koyuyor.

UNUTULMAYA BAŞLAYAN HAFIZAYI YENİDEN CANLANDIRIYOR

Bence kitabın en önemli tarafı şu: Bugün ikinci, üçüncü hatta dördüncü kuşak Türk gençleri, dedelerinin ve babalarının hangi şartlarda bu toplumu kurduğunu artık yeterince bilmiyor.
Bugün rahat görünen birçok şeyin arkasında, büyük fedakârlıklar yatıyor.

“Mavi Minibüs”, işte bu unutulmaya başlayan hafızayı yeniden canlandırıyor.
Bir zamanlar Kanaalstraat’ta, Ruyschstraat’ta, De Clercqstraat çevresinde yaşanan mücadeleler, bugün birçok kişiye sıradan bir ayrıntı gibi gelebilir.
Ama o mücadeleler verilmeseydi, bugün Amsterdam’daki Türk toplumunun kurumsal yapısı da bu kadar güçlü olmayabilirdi.

Veyis Güngör yıllardır araştırıyor, yazıyor, arşiv oluşturuyor.
Bugüne kadar iki bine yakın kültürel faaliyete ve yaklaşık iki yüz kitaba katkı sunmuş olması bile, başlı başına büyük bir emektir.
Şimdi ise “Mavi Minibüs” ile, Amsterdam’daki Türklerin hafızasına önemli bir eser daha kazandırmış oluyor.

BAZI KİTAPLAR SADECE OKUNMAZ, YAŞAR

Bana göre bu kitap, sadece okunacak bir çalışma değil.
Aynı zamanda saklanacak bir belge niteliği taşıyor.
Çünkü bazı kitaplar vardır, okunur ve unutulur.

Bazı kitaplar da vardır, yıllar geçse bile yaşamaya devam eder.
Bir toplumun hafızasına dönüşür.
“Mavi Minibüs”, işte o ikinci gruba giriyor.

VEYİS GÜNGÖR, KİTABIN İÇERİĞİNİ ADETA “KİTAP İÇİNDE KİTAP” GİBİ ANLATMIŞ

Değerli Okurlarım,
Veyis Güngör, “Mavi Minibüs” kitabında sadece olayları sıralamakla yetinmemiş.
Adeta “kitap içinde kitap” diyebileceğimiz bir yöntemle, Amsterdam’daki Türk toplumunun oluşum sürecini bölüm bölüm ele almış.

Ben de sizlere, kitabın içeriğini ana başlıklar halinde özetlemek istiyorum.

AMSTERDAM’IN TARİHİ VE GÖÇÜN BAŞLANGICI

Kitabın ilk bölümlerinde Amsterdam’ın tarihsel gelişimi anlatılıyor.
13’üncü yüzyıldaki küçük yerleşim döneminden başlayarak, 17’nci yüzyılda dünya ticaretinin merkezlerinden biri haline geliş süreci ele alınıyor.
Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan iş gücü açığı ile birlikte, Türkiye’den gelen işçilerin Amsterdam’ın sosyal yapısına nasıl dahil olduğu anlatılıyor.

İLK TÜRK İŞÇİLERİNİN YAŞAM MÜCADELESİ

Bu bölümde, ilk kuşak Türk işçilerinin ağır şartlar altındaki yaşamı işleniyor.
NDSM tersaneleri, otomotiv fabrikaları ve sanayi bölgelerinde çalışan Türk işçilerinin hem çalışma hem de barınma sıkıntıları ayrıntılı şekilde anlatılıyor.
Gurbetin yalnızlığı, dayanışma kültürü ve birlikte ayakta kalma çabası kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri olarak öne çıkıyor.

“ATATÜRK KAMPI” VE SOSYAL DAYANIŞMA

Kitapta önemli yer verilen bölümlerden biri de “Atatürk Kampı” olarak bilinen buluşma alanları.
Yaz aylarında bir araya gelen işçilerin burada hem memleket hasreti giderdiği hem de sosyal bağlarını güçlendirdiği anlatılıyor.
Bu alanların, diasporadaki Türk kimliğinin korunmasında önemli rol oynadığı vurgulanıyor.

İLK DERNEKLER VE KURUMSALLAŞMA

Kitabın devam eden bölümlerinde Amsterdam’daki ilk Türk kuruluşları ele alınıyor.
İslam cemiyetleri, kültür merkezleri, işçi dernekleri ve mahalle girişimleri sayesinde Türk toplumunun örgütlenmeye başladığı anlatılıyor.
Bu kuruluşların, Türk toplumunun Hollanda’daki görünürlüğünü artırdığı ifade ediliyor.

İNSAN HİKÂYELERİ VE TOPLUMSAL PORTRELER

Veyis Güngör, sadece olayları değil, insanları da anlatıyor.
Kitapta yer alan söyleşiler ve hatıralar sayesinde, bir dönemin sosyal yapısı bireyler üzerinden okuyucuya aktarılıyor.
Bu bölümlerde bana yöneltilen sorular ve benim değerlendirmelerimin yanı sıra, İbrahim Görmez, Ali Sarı, İsmail Polat ve Halil Bönce’nin anlatımları da dikkat çekiyor.

ÜLKÜCÜLER BÖLÜMÜ VE DÖNEMİN SİYASİ ATMOSFERİ

Kitapta Amsterdam’daki ülkücü hareketlere de yer veriliyor.
Kanaalstraat, Ruyschstraat ve De Clercqstraat çevresindeki yapılanmalar anlatılırken, dönemin siyasi ve sosyal hareketliliği de gözler önüne seriliyor.
Ancak kitapta da görüldüğü gibi, Amsterdam’daki Türk toplumu sadece tek bir görüşten oluşmuyor.
Farklı düşünceler ve farklı toplumsal yapılar da aynı dönemde varlık gösteriyor.

KÜLTÜREL FAALİYETLER VE GENÇLİK HAREKETLERİ

Folklor çalışmaları, tiyatro faaliyetleri, kültürel organizasyonlar ve gençlik hareketleri de kitapta geniş yer buluyor.
Özellikle Demokratik Türk Gençlik Derneği (DTJV) üzerinden anlatılan çalışmalar, genç kuşağın hem Türk kimliğini koruma hem de Hollanda toplumuyla bütünleşme çabasını ortaya koyuyor.

… VE SON SÖYLENECEK SÖZ:

“Mavi Minibüs” kitabı, sadece bir göç hikâyesi değildir.
Bir dönemin sosyal, kültürel ve insani hafızasını kayıt altına alan önemli bir çalışmadır.
Amsterdam’daki Türk toplumunun nasıl oluştuğunu anlamak isteyenler için, önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşımaktadır.

VEYİS GÜNGÖR’ÜN KİTAP İÇİN TEŞEKKÜR ETTİĞİ İSİMLER:

Çalışma esnasında sorularımı memnuniyetle cevaplayarak destek veren ve Amsterdam Türklerinin, 1970’li yıllarına bizzat şahit olan İlhan Karaçay, İbrahim Görmez, Ali Sarı, İsmail Polat, ve Halil Bönce’ye de teşekkür ederim.

İsmail Şimşek, Aşır Sarı ve İbrahim Çitil’e gönderdikleri bilgi ve belgeler için ayrıca müteşekkirim. Çalışma sürecinde kendileriyle istişare ettiğim Ali Satan, Ali Yağcı, Osman Kalın, Ömer Erdem, Metin Yazarel, Mus tafa Ustalar, Hüseyin Aydın, Ömer Korkmaz, Baki Bilgiçli, Kamil Saygı ve Hızır Karacaer’e de teşekkür ederim.
Bu vesileyle, aramızdan ayrılıp ebedi âleme göç eden Edip Ceyhan, Davut Gülgün, Emrullah Yıldırım, Hikmet Yıldızeli, Hüseyin Çalışkan, Hüseyin Dereli, Ahmet Uysal, Selahattin Zor, Abdurrahman Özsoy, İbrahim Uysal, Cemal Karacaer, Yalçın Şahin, Hüseyin Duman, Hüseyin Bektaş, Ali Bekar, Samet Aldatmaz ve Kemal Sancar’a Allah’tan rahmet ve mağfiret dilerim.

Elbette kızım Naile Fahriye, oğlum Satuk Buğra ve sev gili eşim Sema’ya sabırları, özverileri, anlayışları ve manevi destekleri için ayrıca çok teşekkür ederim.

KİTAP NASILBULUNUR?
230 sayfalık eser, başta kitapdunyasi.com.tr olmak üzere Kitapyurdu, D&R, Trendyol, Hepsiburada ve Pandora Kitabevi gibi platformlardan temin edilebilmektedir.
Ayrıca, [email protected] emali adresinden de bilgi alınabilir.