Asıl mesele şu: Bugün her birimiz, akşam başımızı yastığa koyduğumuzda kendi iç terazimize bakabiliyor muyuz?

​Siyasetin Terazisinde Maat’ın Tüyü: Siyasi Liderlerin Kalbi Kaç Kilo?

​Hadi tam 4000 yıl öncesine (MÖ 2000’ler) tarihte bir yolculuk yapalım. Mısır’da Giza Piramitleri’nin taşları henüz yontuluyorken, Nil Nehri kıyısında yaşayan bir insan ölümden sonra ruhunun başına ne geleceğini düşünüyor, ölümden sonraki yaşamda hesap vermekten korkuyordu ve vicdanını bir terazide tartıyordu.

Onlar için vicdan muhasebesi soyut bir felsefi tartışma değil, her an yüzleşecekleri somut, ürpertici bir gerçekti.

​Antik Mısır inancına göre insan öldüğünde ruhu "İki Hakikat Salonu"na girerdi. Burada ünlü "Negatif İtiraf"ını (Masumiyet beyanı olarak da bilinir.) yapardı. Bu beyan ölen kişinin ruhunun yargılanırken dürüstçe asla işlemediğini söyleyebileceği 42 günahın listesidir. Ruh, bu günahları tanrıların huzurunda okur ve tanrılar da kişinin kaderine karar verirken bunların doğruluğunu değerlendirirdi.

“Kimseyi aç bırakmadım, kimseye suyu çok görmedim, kimseyi ağlatmadım...”

Ardından Anubis, insanın kalbini gerçeğin beyaz tüyü ile dengelenmek üzere büyük altın terazinin bir kefesine koyar, diğer kefeye ise doğruluk, adalet, denge ve hakikat tanrıçası Maat’ın tek bir devekuşu tüyü konurdu. Kalp eğer daha hafif bulunursa, kişi cennete giderdi; daha ağır bulunursa yere düşer ve canavar Ammit tarafından yenirdi, böylece ruh yok olurdu.

​Aradan binlerce yıl geçti. Piramitler kumların arasından bugüne uzandı, imparatorluklar yıkıldı, çağlar değişti. Peki insanlığın vicdan terazisi değişti mi?

21. yüzyılda modern dünyaya ve özellikle siyaset arenasındakilere baktığımızda, 4000 yıllık terazinin yerini bambaşka bir mekanizmanın aldığını görüyoruz. Şimdilerin “Hakikat Salonu” meclis kürsüleri, parti binaları, televizyon stüdyoları. Siyasetçiler, liderler, ekranlardan halkın karşısına geçip adeta modern bir "Negatif İtiraf"ta bulunuyorlar. “Halkı mağdur etmedim, kasayı boşaltmadım, adaletten şaşmadım...” diyerek bir arınma kusursuzluk nutku atıyorlar. Fakat aradaki fark şu! Antik Mısırlı sözlerini söylerken tanrıların gazabından titrerdi, firavunlar bile tanrı sayılmalarına rağmen “Hakikat Salonundan” kaçamazdı. Maat’ta herkes eşit tartılırdı. Oysa bugünün siyasetçileri çıkardıkları yasalar, kazandıkları dokunulmazlıklar, arkasındaki propaganda makinelerinin, sadık kitlelerin ve medyanın gücüne güvenerek en ağır yükleri bile sırtlayıp "hafifmiş" gibi davranabiliyor.

​Çünkü bugünün siyaset terazisinde tüyün yeri çoktan değiştirildi. Kefenin bir tarafında artık adalet ve doğruluk değil; ihale tutarları, koltuk sevdası, makam hırsı, yandaş kayırma ve verilen ama unutulan sözler konuluyor. Kalpler hırsla, menfaatle, kibrin demir ağırlığıyla öyle bir katranlaşıyor ki, altındaki kefeyi yerinden oynatıyor. Unuttukları şey: Zamanın ve vicdanın dokunulmazlığı yoktur.

​Peki, ya günah ve sevap algımız?

​Bugün din olgusu ve ahlak, ne yazık ki şekilsel bir ticarete, biçimsel ritüellere indirgenmiş durumda. Cuma namazları, hac fotoğrafları, dindarlık söylemleri... İnsanlar ibadetleri bir tür "sevap amortismanı" veya günah aklama aracı olarak görebiliyor. Oysa Maat’ın felsefesi çok nettir: Tanrılar (ve vicdan) şekle değil, kalbin tartısına bakar. Kalp çıkarların ağırlığıyla paslanmışsa, taşlaşmışsa üzerindeki dini kisveler terazinin kefesini hafifletmeye yetmez.

Siyasetteki ve toplumsal hayattaki bu çürüme, anlık olarak cezasız kalıyor gibi görünebilir. Siyasetçiler halkın hafızasından silindiklerini sanabilirler. Ama tarihin ve vicdanın gözünde Ammit hep oradadır. Belki bugün ağırlaşmış, taşlaşmış kalpleri anında yutmaz ama tarihin akışı, zamanı geldiğinde ağırlaşmış vicdanları da hırsları da hak ettiği çöp sepetine atar. Ammit’in korkunç dişleri bugün sandıktır, tarihin silinmez kalemidir, bazen de yoksulluktan bıkmış milyonların sessiz ama öfkeli bakışlarıdır.

​Asıl mesele şu: Bugün her birimiz, akşam başımızı yastığa koyduğumuzda kendi iç terazimize bakabiliyor muyuz? Kalbimiz, çıkarlarımızın ağırlığıyla mı dolu, yoksa Maat’ın tüyü kadar hafif kalmayı başarabildi mi?