Bugün Türkiye’de siyaset denildiğinde insanların aklına çoğu zaman polemik geliyor. Sert açıklamalar, bitmeyen tartışmalar, günü kurtarmaya yönelik hamleler… Oysa vatandaşın aslında görmek istediği başka bir profil var: Sorun çözen, kentini koruyan ve görevini makamdan değil sorumluluktan ibaret gören yöneticiler.

Vahap Seçer son yıllarda tam da bu yönüyle dikkat çekiyor. Özellikle Tisan Koyu üzerinden yürüyen hukuk mücadelesi, onun yalnızca siyaset yapan bir isim değil, aynı zamanda bir hizmet adamı olduğunu gösteren önemli örneklerden biri haline geldi.

Çünkü kolay olan sessiz kalmaktı.

Bir yatırım projesi geçer, birkaç açıklama yapılır, süreç kendi haline bırakılırdı. Kimse siyasi risk almak istemezdi. Ancak Seçer farklı bir yol tercih etti. Tisan’da planlanan otel ve konut projesine karşı açık bir tavır aldı. Kıyıların betonlaşmasına, doğal dokunun bozulmasına ve kamu yararının ikinci plana itilmesine itiraz etti. Üstelik bunu yalnızca siyasi söylem düzeyinde bırakmayıp hukuki mücadeleye dönüştürdü.

Bugün Danıştay 6. Dairesi’nin verdiği bozma kararı da gösteriyor ki ortaya konulan itirazlar boşuna değilmiş. Yerel mahkemenin eksik inceleme yaptığı yönündeki yüksek yargı değerlendirmesi, aslında başından beri dile getirilen kaygıların ciddiyetini ortaya koyuyor.

Burada önemli olan nokta şu: Bir belediye başkanının görevi yalnızca asfalt dökmek ya da bina yapmak değildir. Şehrin geleceğini korumak da belediyeciliğin asli parçasıdır. Hizmet anlayışı bazen yeni projeler üretmekten değil, yanlış projelerin önünde durabilmekten geçer.

İşte Seçer’in siyasette farklılaştığı nokta da burada ortaya çıkıyor. Çünkü o, kent yönetimini yalnızca fiziki yatırımlarla sınırlamayan bir anlayış sergiliyor. Sosyal belediyecilikten çevre hassasiyetine, altyapıdan kültürel mirasa kadar geniş bir perspektifle hareket ediyor. Tisan meselesi de bunun sembollerinden biri oldu.

Türkiye’de yıllardır “rant mı, kamu yararı mı?” tartışması yaşanıyor. Ne yazık ki çoğu zaman doğa kaybediyor. Kıyılar kapanıyor, yeşil alanlar daralıyor, şehirler kimliksizleşiyor. Böyle bir dönemde bir belediye başkanının çıkıp “Bu kıyılar halkındır” diyebilmesi, sıradan bir bürokratik tavır değil; siyasi irade meselesidir.

Elbette herkes aynı fikirde olmayabilir. Projeyi destekleyenler de olacaktır. Ancak demokratik toplumlarda önemli olan, kamu adına itiraz mekanizmalarının işletilmesidir. Seçer’in yaptığı da tam olarak budur: Kent adına sorumluluk almak.

Bugün insanlar artık sadece konuşan siyasetçi görmek istemiyor. Üreten, koruyan, mücadele eden ve gerektiğinde risk alan yöneticiler görmek istiyor. Tisan süreci de gösterdi ki Vahap Seçer, siyaseti yalnızca seçim kazanmaktan ibaret görmeyen; görevini gelecek nesillere karşı sorumluluk olarak okuyan bir yönetim anlayışını temsil ediyor.

Belki de bu yüzden mesele artık sadece bir koy meselesi değil. Bu mesele, nasıl bir şehirde yaşamak istediğimizin meselesidir.