Dünyada zorla yerinden edilen 117,8 milyon kişi var. Türkiye ve Avrupa’da göç, barınma, koruma ve geri dönüş tartışmaları sürüyor.

İlhan KARAÇAY yazdı:

Değerli Okurlarım,
Bir insan düşününüz. Ülkesini bırakmış, başka bir ülkenin kapısına gelmiş ve korunma talep etmiş. Elindeki vize bir başka Avrupa ülkesine ait olduğu için, başvurduğu ülke kendisini oraya göndermek istiyor. Derken mahkeme devreye giriyor. Gazete manşetleri sertleşiyor, siyasetçiler tepki gösteriyor, Avrupa’nın yeni göç düzeni tartışmaya açılıyor.
Hollanda’da bir Rus sığınmacının başvurusu üzerinden yaşanan son gelişme, ilk bakışta tek kişilik bir hukuk meselesi gibi görünebilir. Oysa bu olayın arkasında, kıtalara yayılan bir insanlık meselesi var. Bir tarafta savaş, baskı ve güvensizlikten kaçan insanlar; diğer tarafta konut, bütçe, kamu hizmetleri ve toplumsal kabul konusunda zorlanan ülkeler bulunuyor.
Bu nedenle meseleyi yalnızca Hollanda’daki mahkeme salonundan okumak eksik kalır. Afrika’daki yerinden edilmeye, Ortadoğu’daki yıkıma, Asya’daki kamplara, Türkiye’nin yıllardır üstlendiği sorumluluğa ve Avrupa’nın çıkardığı yeni kurallara birlikte bakmak gerekiyor.
Ancak bunu yaparken iki kolaycılıktan uzak durmalıyız: Her sığınmacıyı tehdit gibi göstermekten de, ev sahibi toplumların karşılaştığı sorunları küçümsemekten de. İnsanların korunma ihtiyacı gerçektir. Ülkelerin bu korumayı düzenli, adil ve sürdürülebilir biçimde sağlama ihtiyacı da gerçektir.
117,8 MİLYON İNSAN: BİR SAYININ ARKASINDAKİ HAYATLAR

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin, kısaca UNHCR’nin Haziran 2026’da açıkladığı verilere göre, 2025 sonunda dünya genelinde zorla yerinden edilmiş insanların sayısı 117,8 milyondu. Bu sayı, 2024 sonundaki yaklaşık 123,3 milyonun altında. Dolayısıyla bugünün tablosunu anlatırken “Sayı her yıl kesintisiz artıyor” demek doğru olmaz.
Fakat düşüş, felaketin bittiği anlamına gelmiyor. Dünya genelinde yaklaşık her 70 kişiden biri, çatışma, zulüm, şiddet veya ağır güvensizlik nedeniyle evinden ayrılmış durumda. Uluslararası korumaya ihtiyaç duyan diğer gruplar da dahil edildiğinde, geniş kapsamlı mülteci toplamı 41,6 milyon; sığınma başvurusunun sonucunu bekleyenler yaklaşık 9 milyon. Çatışma veya şiddet yüzünden kendi ülkesinin içinde yer değiştirmiş olanların sayısı ise 68,7 milyon.
Bu kalemler doğrudan toplanmamalı. Bazı gruplar, özellikle Gazze’de hem mülteci hem ülke içinde yerinden edilmiş sayılan Filistinliler, birden fazla başlıkta yer alabiliyor. UNHCR genel toplamı hesaplarken bu çakışmaları ayıklıyor.
İşte Avrupa’daki tartışmanın çoğu zaman gözden kaçırdığı gerçek budur: Dünyadaki yerinden edilmiş insanların çok büyük bir bölümü, başka bir ülkeye bile ulaşmış değil. Kendi ülkesinde, evinden uzakta yaşamaya çalışıyor.
SUDAN’DAN GAZZE’YE, AFGANİSTAN’DAN BANGLADEŞ’E

UNHCR’nin 2025 değerlendirmesinde Sudan, 9,1 milyon ülke içinde yerinden edilmiş insanla dünyanın en büyük iç yerinden edilme krizini yaşamayı sürdürdü. Sudan’dan başka ülkelere sığınan mültecilerin sayısı da yıl sonunda 2,8 milyona çıktı. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda ise aynı yıl milyonlarca insan yeniden yerinden edildi.
Suriye ve Afganistan’da başka bir güçlük var: Geri dönüş, her zaman güvenli ve kalıcı bir hayata kavuşmak anlamına gelmiyor. UNHCR, 2025’teki dönüşlerin bir bölümünün olumsuz koşullar altında gerçekleştiğini, Afganistan’a dönüşlerin çoğunun ev sahibi ülkelerin politikaları nedeniyle gönüllü nitelik taşımadığını belirtiyor. Bir insanın sınırdan geçmiş olması, kendisini bekleyen evin, okulun, işin ve güvenliğin bulunduğunu kanıtlamıyor.
Gazze’de ise sorun, çoğu zaman sınırı aşmak değil, dar bir coğrafyanın içinde tekrar tekrar yer değiştirmek. BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi OCHA’nın 14 Ağustos 2026 raporu, nüfusun çoğunun hâlâ yerinden edilmiş durumda olduğunu, ağır yaşam koşulları ve süren saldırılarla karşı karşıya bulunduğunu bildiriyor. Eğitim, temiz su ve sağlık hizmetlerinin aksaması, yerinden edilmenin yalnızca bir adres değişikliği olmadığını gösteriyor.
2026’da Ortadoğu’daki çatışmaların genişlemesi, zaten korumaya muhtaç insanları yeniden tehlikeye soktu. UNHCR, mart başında Lübnan’ın güneyinden, Bekaa’dan ve Beyrut’un güney banliyölerinden yeni kaçışlar bildirdi; İran ve çevresindeki gelişmelerin Afgan mülteciler için de ek risk oluşturduğuna dikkat çekti. Daha önce sığınılan bir ülkenin de güvensizleşmesi, insanı ikinci kez yollara düşürebiliyor.
Bangladeş’teki Rohingyalar da dünyanın kolay unuttuğu topluluklardan biri. UNHCR’nin 2 Haziran 2026 açıklamasına göre, ülkede yaklaşık 1,2 milyon mülteci bulunuyor; çoğu Cox’s Bazar çevresindeki kamplarda. Myanmar’a güvenli dönüş umutlarının zayıflaması, kısıtlı çalışma olanakları ve azalan yardımlar, insanları tehlikeli deniz yolculuklarına itiyor. Kuruma göre 2025’te Andaman Denizi ve Bengal Körfezi’ndeki yolculuklarda yaklaşık 900 Rohingya öldü veya kayboldu.
AMERİKA KITASINDA DA BİTMEYEN ARAYIŞ
Sığınma ve göç meselesi, Avrupa ile Ortadoğu arasına sıkışmış değil. Venezuela’dan ayrılan milyonlarca insan, özellikle Latin Amerika ülkelerindeki koruma ve uyum tartışmasının önemli bir bölümünü oluşturuyor. UNHCR, bu topluluğu mülteciler ve göçmenler olarak birlikte ele alıyor. Bu nedenle tamamını tek bir hukuki mülteci kategorisine yerleştirmek doğru olmaz.
Kolombiya gibi komşu ülkelerin rolü de, dünya gündeminin yalnızca ABD sınırına bakılarak okunamayacağını hatırlatıyor. İnsanın önce yakındaki ülkeye sığınması, daha sonra geçim, güvenlik ve gelecek arayışıyla yeniden hareket etmesi, başka coğrafyalarda olduğu gibi Amerika kıtasında da kalıcı çözüm ihtiyacını öne çıkarıyor.
DENİZDE KAYBOLANLAR, DOSYASI BİLE AÇILMAYANLAR

Avrupa’daki tartışma çoğu zaman başvuru merkezine ulaşan insanlarla başlıyor. Oysa bazıları hiçbir merkeze ulaşamıyor. Uluslararası Göç Örgütü’nün Nisan 2026’da açıklanan ve AFP ile Euronews tarafından aktarılan verileri, 2025’te dünya göç yollarında 7 bin 904 ölüm veya kayıp kaydedildiğini gösteriyor. Avrupa’ya uzanan deniz yollarındaki bilanço yaklaşık 3 bin 400.
Bunlar yalnızca kayda geçirilebilen olaylar. Kimliği belirlenemeyenler, hiç haber alınamayan tekneler ve yakınlarının nerede olduğunu öğrenemeyen aileler, meselenin görünmeyen tarafını oluşturuyor. Ayrıca bu istatistikteki herkesin hukuken mülteci olduğunun belirlenmiş olmadığı da unutulmamalı; göç yollarında farklı nedenlerle hareket eden insanlar birlikte bulunuyor.
Bu yüzden sınır geçişlerinin azalması ile yolculukların güvenli hale gelmesi aynı şey değildir. Bir politika daha az insanın ulaşmasına yol açarken, yola çıkanların daha tehlikeli güzergâhlara yönelmesi ihtimali ayrıca incelenmelidir.
SIĞINMACI, MÜLTECİ VE GÖÇMEN AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Haberlerde birbirinin yerine kullanılan kelimeler, tartışmayı daha baştan yanlış yere götürebiliyor. Sığınmacı, uluslararası koruma arayan ve başvurusu henüz sonuçlanmamış kişidir. Mültecilik ise belirli koruma koşullarıyla ilgili hukuki bir kavramdır. Her sığınma başvurusu kabul edilmez; fakat başvurunun adil biçimde değerlendirilmesi gerekir.
Çalışmak, okumak veya aile hayatı kurmak için göç eden herkes sığınmacı değildir. Düzensiz giriş de kişinin korunma talebini kendiliğinden geçersiz kılmaz. Bir kişinin neden geldiği, hangi tehlikeyle karşılaşacağı ve hangi hukuki koşulları taşıdığı değerlendirilmeden, yalnızca giriş biçiminden sonuç çıkarılamaz.
Sistemin temelinde, insanın hayatının veya özgürlüğünün tehlikeye gireceği yere geri gönderilmemesi ilkesi bulunur. Bu ilke, başvurusu henüz karara bağlanmamış ve mülteci olabilecek kişilerin korunmasını da gerektirir. Devletin sınırlarını yönetmesi ile tehlike altındaki insanı koruması, birbirinden tamamen koparılamaz.
AVRUPA’DA BAŞVURULAR AZALIYOR, SIKINTI NEDEN BİTMİYOR?
Avrupa Birliği istatistik kurumu Eurostat’a göre, 2025’te AB ülkelerine ilk kez sığınma başvurusunda bulunanların sayısı 669 bin 365 oldu. Bir önceki yıl sayı 912 bin 425’ti. Düşüş yaklaşık yüzde 27.
En çok ilk başvuruyu İspanya, İtalya, Fransa ve Almanya aldı. Bu tablo, Avrupa içindeki dağılımın da eşit olmadığını gösteriyor. Aynı yıl sonu itibarıyla AB’de uluslararası koruma konusunda değerlendirmesi süren yaklaşık 1,22 milyon başvuru bulunuyordu. Yeni gelenlerin azalması, geçmişten biriken dosyaları kendiliğinden eritmedi.
2026’nın ilk üç ayına ilişkin veriler de düşüş yönünde: 144 bin 680 ilk başvuru, önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 21,3 azalma anlamına geliyor. Mart 2026’da karar bekleyen başvuruların sayısı yine yaklaşık 1,19 milyondu.
Burada bir musluğu kapatınca boşalan bir depodan söz etmiyoruz. Başvuruların incelenmesi zaman alıyor; koruma alanların konut bulması, reddedilenlerin durumunun sonuçlandırılması ve aile dosyalarının ele alınması gerekiyor. Yeni başvuru, bekleyen dosya, ülkede yaşayan koruma sahibi ve barınma merkezinde kalan kişi, birbirinden farklı ölçülerdir.
Bu nedenle “Başvuru azaldı, kriz bitti” demek de, “Kriz sürüyor, demek ki gelenlerin sayısı mutlaka arttı” demek de eksik bir değerlendirmedir.
AVRUPA BİRLİĞİ’NİN YENİ GÖÇ DÜZENİ NEYİ DEĞİŞTİRİYOR?

2024’te kabul edilen ve 12 Haziran 2026’da uygulanmaya başlayan Avrupa Birliği Göç ve Sığınma Paktı, tek bir karar değil, on mevzuat dosyasından oluşan bir paket. Amaç, sınır işlemlerini, başvuruların değerlendirilmesini, sorumlu ülkenin belirlenmesini ve ülkeler arasındaki dayanışmayı ortak bir çerçeveye yerleştirmek.
Yeni düzen, kimlik, güvenlik, sağlık ve kırılganlık kontrollerini ortaklaştırıyor. Belirli başvurular için sınırda daha hızlı işlem yapılmasını, kayıtların daha etkin tutulmasını ve korumaya ihtiyaç duyanlarla koruma koşullarını taşımayanların daha hızlı ayırt edilmesini hedefliyor. Temel hakların gözetimi ve özel ihtiyaçların belirlenmesi de sistemin parçası.
Ancak ortak bir kuralın kabul edilmesi, bütün ülkelerde aynı gün yeterli personel, uygun barınma yeri ve kusursuz bir işlem düzeni oluştuğu anlamına gelmiyor. Avrupa Komisyonu da uygulamanın hukuki ve idari bakımdan kapsamlı hazırlık gerektirdiğini, düzenlemelerin uygulamada geliştirilmeye devam edeceğini belirtiyor.
“İLK GİRDİĞİ ÜLKE SORUMLUDUR” DEMEK TEK BAŞINA YETMİYOR
Kamuoyunda hâlâ Dublin sistemi olarak anılan sorumluluk düzeni, yeni Sığınma ve Göç Yönetimi Tüzüğü, yani AMMR ile yenilendi. Dolayısıyla yaşananları yalnızca eski Dublin kurallarının yeniden başlatılması şeklinde anlatmak teknik olarak eksik kalır.
İlk giriş veya yasal kalış ülkesi önemli olmakla birlikte, aile bağları ve başka sorumluluk ölçütleri de değerlendiriliyor. Vize ilişkisi de Hollanda’daki Rus başvurucunun dosyasında olduğu gibi önem taşıyabiliyor. Sığınmacının istediği ülkeyi hiçbir sınırlama olmaksızın seçebileceği bir düzen yok; fakat her olayın tek bir “ilk ayak bastığı yer” kuralıyla çözüldüğü bir sistem de yok.
Yeni çerçevenin hedeflerinden biri, başvurucuların sorumlu sayılan ülkeden izinsiz biçimde başka bir üye ülkeye geçmesini azaltmak. Buna karşılık, dış sınırlardaki ülkelerin tek başına bırakılmaması için dayanışma mekanizması öngörülüyor. Avrupa’nın güçlüğü de burada başlıyor: Sorumluluğun kime ait olduğunu belirlemek başka, o sorumluluğun yerine getirilebilmesini sağlamak başka.
DAYANIŞMA: İNSAN KABULÜ, MALİ KATKI VE OPERASYONEL DESTEK
Yeni sistemde dayanışma zorunlu, katkının biçimi ise esnek. Ülkeler, başvurucuların başka üye ülkelerden naklini kabul etme, mali katkı veya başka destek biçimleriyle sisteme katılabiliyor. Tam yıllık genel çerçevede en az 30 bin kişilik yer değiştirme ve 600 milyon avroluk mali katkı referansları bulunuyor.
Bunları her ülkenin hem insan kabul edip hem aynı tutarda para ödemek zorunda olduğu şeklinde okumamak gerekir. Söz konusu rakamlar, farklı katkı biçimleri içeren ortak sistemin referanslarıdır.
2026’nın ilk uygulama dönemi için açıklanan dayanışma havuzunda ise 21 bin kişilik yer değiştirme veya diğer dayanışma çabaları yahut 420 milyon avroluk mali katkı referansı yer aldı. Bu farklılık, uygulamanın yılın ortasında başlamasıyla bağlantılı.
Asıl soru, kâğıt üzerindeki paylaşımın ihtiyaç duyulan yerde gerçek barınma, personel ve işlem kapasitesine dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Bir ülkenin katkı vermesi kadar, baskı altındaki ülkenin bu katkıyla neyi çözebildiği de önemlidir.
“GÜVENLİ ÜLKE” TARTIŞMASINDA İKİ FARKLI KAVRAM
AB’nin Şubat 2026’da kabul ettiği düzenlemelerde, güvenli menşe ülke ile güvenli üçüncü ülke kavramları da öne çıkıyor. Birincisi, kişinin vatandaşı olduğu ülkeye ilişkin değerlendirmedir. İkincisi ise kişinin vatandaşı olmadığı, fakat korunabileceği düşünülen başka bir ülkeyle ilgilidir.
Güvenli üçüncü ülke düzenlemesi, belirli koşullarda başvurunun esasına girilmeden kabul edilemez sayılabilmesini kolaylaştırıyor. Başvurucunun o ülkeyle bağlantısı, oradan geçmiş olması veya ilgili ülkeyle yapılmış anlaşma gibi yollar öngörülüyor. Ancak bu, herhangi bir ülkenin yalnızca siyasi bir açıklamayla herkes için güvenli hale geldiği anlamına gelmez.
Hollanda-İtalya olayıyla bu başlığı da birbirine karıştırmamak gerekir. İtalya, AB dışındaki bir üçüncü ülke değil, bir AB üyesidir. Buradaki dosya, üye ülkeler arasında sorumluluk ve nakil meselesidir. Ortak nokta ise şudur: Bir insanın gönderileceği yerde fiilen hangi şartlarla karşılaşacağı önem taşır.
TÜRKİYE: GEÇİCİ DENİLEN HAYATLARIN YILLARA YAYILMASI

Türkiye’deki tabloyu değerlendirirken eski rakamları bugünün sayısı gibi tekrarlamamak gerekiyor. Göç İdaresi Başkanlığı’nın 27 Ağustos 2026 tarihli resmî tablosuna göre, geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin sayısı 2 milyon 221 bin 316. Aynı seride 2021 için 3 milyon 737 bin 369, 2025 için 2 milyon 347 bin 756 kişi gösteriliyor.
Bu rakam, Türkiye’deki bütün yabancıların veya bütün Suriye kökenli insanların toplamı değildir. Geçici koruma kaydını ifade eder. Başka hukuki statülerle yaşayanlar veya Türkiye vatandaşlığına geçmiş olanlar aynı kaleme konulamaz. Kayıt sayısındaki düşüş de tek başına bütün değişimin gönüllü geri dönüşten kaynaklandığını göstermez.
Türkiye, 1951 Mülteci Sözleşmesi’ne ilişkin coğrafi sınırlamasını koruyor. Bu yüzden günlük dilde mülteci denilen Suriyelilerin Türkiye’deki başlıca hukuki statüsü geçici koruma. Başka ülkelerden gelenlerin uluslararası koruma başvuruları ise farklı hukuki başlıklar altında ele alınıyor. Statü adlarının farklılığı, korunma ve temel hizmet ihtiyacını ortadan kaldırmıyor.
Türkiye’nin yaşadığı güçlük, sadece sınır kapısında karşılanan insan sayısıyla açıklanamaz. Yıllara yayılan bir koruma düzeni, okul sırasından sağlık hizmetine, kira piyasasından çalışma hayatına kadar uzanır. Geçici bir ihtiyaç için kurulan sistem, zaman içinde uzun süreli bir toplumsal meseleye dönüşür.
Burada hem sığınanların hem ev sahibi toplumun geleceği vardır. Bir çocuğun eğitim dışında kalması yalnızca o aileyi ilgilendirmez. Kayıt dışı çalışmanın yayılması yalnızca çalışanı değil, iş piyasasını da etkiler. Yerel hizmetlerin yetersiz kalması, aynı mahallede yaşayan herkesi zorlar. Bu nedenle koruma politikası ile eğitim, istihdam ve belediye politikası birlikte düşünülmelidir.
TÜRKİYE İLE AVRUPA NASIL KIYASLANMALI?
Türkiye’nin yıllardır milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapması, çok büyük bir sorumluluktur. Fakat bu gerçeği anlatmak için Türkiye’de bugün kayıtlı bulunan toplam nüfusu, AB’ye yalnızca bir yılda yapılan yeni başvurularla karşı karşıya koymak yanıltıcı olur. Biri belirli tarihte ülkede bulunan insanları, diğeri belirli dönemde açılan yeni başvuruları gösterir.

Avrupa’daki Ukraynalılar da hesaba katılmalıdır. AB Konseyi’nin açıkladığı verilere göre, 31 Mayıs 2026 itibarıyla Ukrayna’dan kaçan 4,38 milyon kişi AB’de geçici koruma altındaydı. Bu kişiler, yıllık ilk sığınma başvurusu sayısıyla aynı kategori değildir. AB, Temmuz 2026’da korumanın 4 Mart 2028’e kadar uzatılması yönünde anlaşmaya vardı; yeni başvurular için askerlik yükümlülüğüne ilişkin ek koşullar da kararlaştırıldı.
Bu yüzden doğru karşılaştırmada yalnızca toplam kişi sayısı değil; nüfusa oran, ekonomik imkânlar, korumanın süresi, insanların ülke içindeki dağılımı ve sağlanan hizmetler de dikkate alınmalı. Türkiye tek bir ülkedir; Avrupa Birliği ise 27 üyeden oluşan bir bütündür. AB ortalaması da bir sınır ülkesinin veya küçük bir belediyenin yaşadığı baskıyı tek başına anlatmaz.
En önemlisi, dünya yükünün bütünü Avrupa’da değildir. UNHCR’ye göre mültecilerin ve uluslararası korumaya ihtiyaç duyan diğer insanların yüzde 68’i düşük ve orta gelirli ülkelerde, yüzde 65’i kendi ülkelerine komşu ülkelerde yaşıyor. Bu göstergeler UNRWA kapsamındaki Filistinli mültecileri dışarıda tutuyor. Türkiye’nin yanı sıra çatışma bölgelerine komşu birçok ülkenin rolü, Avrupa merkezli tartışmalardan daha büyüktür.
2016 TÜRKİYE-AB MUTABAKATI: SINIRIN İKİ YAKASINDAKİ HESAP

18 Mart 2016 Türkiye-AB Mutabakatı, göç tartışmasının önemli dönüm noktalarından biri oldu. Amaç, Türkiye’den Yunan adalarına düzensiz geçişleri azaltmak, insan kaçakçılığıyla mücadele etmek ve düzenli koruma yolları oluşturmaktı.
Metin, belirli koşullarda Türkiye’ye geri gönderme yapılmasını ve Yunan adalarından Türkiye’ye gönderilen her Suriyeli karşılığında, Türkiye’den başka bir Suriyelinin AB’ye yeniden yerleştirilmesini öngörüyordu. Bunun yanında başvuruların bireysel değerlendirilmesi, toplu sınır dışı yapılmaması ve geri göndermeme ilkesine uyulması da açıkça belirtilmişti.
Bu çerçeve, Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkide göçün neden yalnızca insani değil, diplomatik ve mali bir başlığa dönüştüğünü açıklıyor. Fakat mutabakatın varlığı, bütün öngörülen işlemlerin her zaman aynı biçimde uygulandığını göstermez; metindeki hedef ile fiilî uygulama ayrı değerlendirilmelidir.
“AVRUPA HİÇ YARDIM ETMEDİ” DEMEK DE DOĞRU DEĞİL
Avrupa Komisyonu’nun Temmuz 2026 raporuna göre, Türkiye’deki mülteciler ve ev sahibi toplumlar için 2011’den itibaren tahsis edilen AB finansmanı yaklaşık 12,4 milyar avroya ulaşıyor. Bu toplam, farklı dönemlere yayılan programları ve 2027 sonuna kadar öngörülen desteği içeriyor. Dolayısıyla tamamının aynı anda Türkiye’ye ödenmiş nakit olduğu söylenemez.
2016-2019 döneminin 6 milyar avroluk özel destek mekanizmasında ise 5,9 milyar avronun üzerinde ödeme yapıldığı açıklanıyor. Eğitim, sağlık, temel ihtiyaçlar, geçim olanakları ve ev sahibi toplulukların altyapısı, destek alanları arasında.
Buradan iki ayrı sonuç çıkar: Avrupa desteğini yok saymak yanlış olur. Bu desteği, Türkiye’nin yıllara yayılan bütün mali ve toplumsal sorumluluğunu karşılamış gibi sunmak da yanlış olur. Bir programın bütçesi, bir ülkenin toplam yükünün hesabı değildir. Sağlıklı bir mali kıyaslama için aynı dönem, aynı harcama kapsamı ve gerçekleşmiş ödeme ölçütü gerekir.
HOLLANDA: DAHA AZ BAŞVURU, DAHA UZUN BEKLEYİŞ

Hollanda’nın kendi rakamları, sorunun neden yalnızca yeni gelenlerin sayısından ibaret olmadığını ortaya koyuyor. Göç ve Vatandaşlık Dairesi IND’ye göre, ilk sığınma başvuruları 2024’te 32 bin 180 iken, 2025’te 24 bin 70’e düştü. Buna karşılık 1 Ocak 2026’da karar bekleyenlerin sayısı 51 bini aştı. Genel sığınma prosedüründe ortalama bekleme süresi 67 haftaya çıktı.
IND, süresinde karar verilememesi nedeniyle 2025’te toplam 79 milyon avro tutarında gecikmeye bağlı zorlayıcı para ödemesi yaptığını da açıkladı. Bu rakam kurumun ilgili ödemelerinin toplamıdır; sığınmacı başına bir ödeme veya bütün sığınma sisteminin maliyeti değildir.
Öte yandan CBS’ye göre, 2025’te sığınma temelli aile birleşimi kapsamında Hollanda’ya gelen aile üyelerinin sayısı 16 bin 500 oldu. Yeni ilk başvurular azalırken aile üyelerinin gelişinin artabilmesi, farklı süreçlerin farklı zamanlarda sonuçlanmasından kaynaklanabilir. Bu iki grubu tek bir başlık altında sunmak, hangi hareketin arttığını veya azaldığını belirsizleştirir.
Barınma merkezlerindeki doluluğun bir başka nedeni de oturum hakkı kazanmış insanların konut bulamaması. Hollanda hükümetinin kendi açıklaması, bu kişilerin belediyelerde konut bekledikleri için dolu sığınma merkezlerinde kalmayı sürdürdüğünü belirtiyor. Yani bir yatakta kalan herkes, başvurusunun sonucunu bekleyen yeni bir sığınmacı değil.
Konut üretimi, geçici barınma, belediyeler arasındaki paylaşım ve dosyaların işlenme hızı birbirinden kopuk ele alınırsa, başvurular azalsa bile sıkışıklık sürebilir. Bu durum, hem koruma isteyenlerin hayatını belirsizlikte bırakır hem de ev sahibi toplumda kamu yönetimine duyulan güveni zedeler.
BİR RUS SIĞINMACI, BİR İTALYAN VİZESİ VE MAHKEMENİN DUR DEDİĞİ NOKTA

İşte bu ortamda, Lahey Mahkemesi’nin Den Bosch’ta görev yapan birimi, 1 Eylül 2026’da Rus bir başvurucu hakkında karar verdi. Mahkemenin resmî açıklamasına göre, kişi 18 Haziran’da sığınma başvurusu yapmıştı. İtalya tarafından verilmiş bir vizesi bulunduğu için Bakanlık, yeni sorumluluk düzeni uyarınca başvuruyu incelemeyip kendisini İtalya’ya göndermek istedi.
İltica ve Göç Bakanı Bart van den Brink, İtalyan makamlarıyla yapılan anlaşmalara ve oluşturulacak kabul olanaklarına dayanıyordu. Mahkeme ise mevcut bilgilerle İtalya’daki kabul sorunlarının giderildiğinin yeterince ortaya konulamadığını belirledi. Bakanlar arasındaki anlaşmayı tek başına yeterli bulmadı ve başvuru hakkında yeni karar verilmesini istedi.
Bu karar, Rus başvurucuya otomatik olarak mülteci statüsü veya kalıcı oturum vermiyor. İtalya’ya naklin sonsuza kadar imkânsız olduğunu da söylemiyor. Şartların düzeldiğini gösteren yeterli güncel bilgi ortaya çıkarsa, ileride farklı bir değerlendirme yapılabileceği belirtiliyor. Avrupa paktının iptali söz konusu değil; mevcut nakil kararının dayanağı yetersiz bulunuyor.
GAZETENİN MANŞETİ, SİYASETİN TEPKİSİ VE KARARIN GERÇEK SINIRI

De Telegraaf’ın 12 Haziran 2026 tarihli, “ASIELINSTROOM” başlıklı haberinin yer aldığı gazete kupürü.
De Telegraaf’ın 3 Eylül tarihli haberleri, kararı göç paktına ağır bir darbe olarak sundu. Gazetenin aktardığı görüşlerde, araştırmacı Steije Hofhuis yargının insan hakları sözleşmesini yorumlama biçimini eleştirirken, Jan van de Beek bu yaklaşımın Hollanda’da daha fazla sığınmacının kalmasına yol açacağını savundu.
A21 milletvekili Diederik Boomsma ve VVD milletvekili Ulysse Ellian da karara sert tepki gösterdi. Gazete, Adalet ve Güvenlik Bakanlığı’nın kararı inceleyeceğini aktardı. Aynı haberde yer verilen hâkim Koen de Meulder’in değerlendirmesi ise, İtalya’daki iyileşmeler hakkında daha fazla açıklığın ileride ortaya çıkabileceğini, fakat mevcut aşamada bunun sonucuna varmak için erken olduğunu vurguluyordu.
Burada haber ile yorum ayrılmalı. Kararın başka dosyalar bakımından da tartışma yaratabilecek olması önemli bir ihtimaldir. Fakat “Bu karar yüzünden şu kadar yeni sığınmacı Hollanda’ya gelecek” sonucu henüz ölçülmüş bir gerçek değildir. İtalya’ya gönderilemeyen mevcut başvurucuların Hollanda’da daha uzun süre kalması ile dışarıdan yeni gelişlerin artması da aynı şey değildir.
SORUMLULUĞU DEVRETMEK, İNSANI KORUMAKLA AYNI ŞEY Mİ?
Hollanda’daki olayın daha geniş anlamı, tam da bu soruda yatıyor. Devletler arasında kimin sorumlu olduğunu belirleyen bir anlaşma yapılabilir. Fakat gönderilecek insanın nerede kalacağı, temel ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağı ve başvurusuna gerçekten erişip erişemeyeceği belirsizse, hukuki tartışma bitmez.
Siyaset, sistemin çalışmasını ister. Yargı, önüne gelen işlemin hukuka uygunluğunu denetler. Bu iki rolün gerilim yaşaması şaşırtıcı değildir. Ancak bütün sorunu hâkime veya bütün çözümü yeni bir kanuna bağlamak, uygulamanın eksiklerini görünmez kılabilir.
Avrupa içinde İtalya ile Hollanda arasında sorulan sorular, daha geniş ölçekte Türkiye-Avrupa ilişkisinde ve dünyanın başka bölgelerinde de karşımıza çıkıyor: Bir ülke sorumluluğu üstlenirken başka ülkeler ne kadar katkı veriyor? Verilen katkı, fiilî korumayı güçlendiriyor mu? İnsanlar sadece başka bir yere taşınmış mı oluyor, yoksa gerçekten güvenli bir hayata mı kavuşuyor?
ÇÖZÜM, YALNIZCA SINIRI KAPATMAK VEYA YENİ KURAL ÇIKARMAK DEĞİL
Bu dosyadaki verilerin işaret ettiği ihtiyaç, tek bir mucize karar değil, birbiriyle uyumlu politikalar bütünü. Başvuruların makul sürede ve adil biçimde incelenmesi, belirsizliği azaltır. Konut ve yerel hizmet kapasitesinin güçlendirilmesi, hem yeni gelenleri hem mevcut sakinleri korur. İnsan kaçakçılığıyla mücadele, güvenli ve düzenli yolların değerlendirilmesiyle birlikte yürütüldüğünde daha anlamlı hale gelir.
Uluslararası koruma koşullarını taşımadığı belirlenen kişilerin durumu da hukuki güvenceler içinde sonuçlandırılmalıdır. Korumaya ihtiyaç duyan insanların hayatlarını süresiz bekleme salonuna çevirmek ne kadar yanlışsa, çalışmayan bir sistemin bütün maliyetini ev sahibi toplumların sırtında bırakmak da o kadar sürdürülemezdir.
Geri dönüşün gerçek bir çözüm olabilmesi için güvenlik, gönüllülük ve insan onuru kadar, dönüş sonrasındaki yaşamın kurulabilir olması da önemlidir. Evine dönen kişi barınacak yer, geçim imkânı ve temel hizmet bulamıyorsa, bir süre sonra yeniden yerinden edilme riski ortaya çıkar. Türkiye’de UNHCR’nin açıkladığı çalışmalar arasında da güvenli ve bilgilenmiş gönüllü dönüşün desteklenmesi ile eğitim ve geçim olanaklarının güçlendirilmesi birlikte yer alıyor.
SON SÖZ: BİR DOSYANIN İÇİNDE, BİR İNSANIN HAYATI VAR

Değerli Okurlarım,
Hollanda’da tartışmayı başlatan dosyanın içinde bir Rus sığınmacı var. Türkiye’deki tablonun içinde milyonlarca Suriyelinin ve onlarla aynı hayatı paylaşan insanların geleceği var. Avrupa’daki rakamların içinde koruma arayanlar kadar, bu korumayı finanse eden ve yaşadıkları yerde düzenli biçimde yürütülmesini bekleyen toplumlar da var.
Bu meseleyi yalnızca “Gelsinler” veya “Gitsinler” diye iki kelimeye sıkıştırmak, gerçek hayatı açıklamaya yetmiyor. Kimin neden kaçtığını, kimin hangi sorumluluğu taşıdığını ve alınan kararın sahada neye dönüştüğünü sormamız gerekiyor.
Bir mahkeme kararı bütün göç sorununu çözemez. Bir göç anlaşması da tek başına güvenli bir hayat kuramaz. Ama bu iki belge arasındaki fark, bize önemli bir şeyi hatırlatır: Devletlerin üzerinde uzlaştığı düzenin değeri, sonunda insanın karşılaştığı şartlarda belli olur.
Sığınma meselesi, yalnızca insanların hangi ülkeye gireceği meselesi değildir. Dünyanın, tehlike altındaki insanı korurken sorumluluğu ne kadar adil paylaşabildiği meselesidir.