“..Kendimizi Türkiye’deymiş gibi hissediyoruz” gerekçenize de karşıyım. Ben insanların huzurunu savunuyorum; insanların kimliğinin bir rahatsızlık sebebi haline getirilmesini değil.

İlhan KARAÇAY yazdı:
Değerli Okurlarım,
Dünyanın ve Hollanda’nın önünde çözüm bekleyen bunca sorun varken, siyasetin gündemine bakınca insanın aklına bazen şu cümle geliyor: Dünya sorunları bir yana, ezan sorunu bir yana!
Ev arayanlar ev bekliyor. Geçim hesabı yapanlar ay sonunu düşünüyor. Hükümet, bütçesine destek arıyor. Göç, güvenlik, tarım ve çevre politikaları üzerine tartışmalar sürüyor. Ama bütün bu dosyaların arasında, camilerden hoparlörle okunan ezan da siyasi çoğunluk hesabının dikkat çekici başlıklarından biri haline geliyor.
Üstelik mesele, yalnızca “Ses ne kadar yüksek olsun?” sorusundan ibaret değil. Hükümetin sağ muhalefetle ilişkisi, koalisyon ortaklarının birbirine yaklaşımı ve Müslümanların kamusal alandaki yeri de bu tartışmanın içine giriyor.
İşte bu nedenle, ezan tartışmasının sonunda nasıl bir siyasi manzara ortaya çıkacağını merak ediyorum. İleride, “Hükümeti ezan kurtardı” diye mi yazacağız? Yoksa bütün bu hesaplardan sonra “Hükümeti ezan bile kurtaramadı” mı diyeceğiz?

AZINLIK HÜKÜMETİNİN ÇOĞUNLUK ARAYIŞI
Rob Jetten başkanlığındaki hükümet, D66, VVD ve CDA’dan oluşuyor. Bu üç partinin toplam 66 milletvekili var. Dolayısıyla 150 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nde kendi başlarına çoğunluk oluşturamıyorlar. Hükümetin önemli kararlar için muhalefetten destek bulması gerekiyor.
Bu durum, muhalefet partilerine de pazarlık gücü veriyor. Bir konuda hükümete destek verebilecek bir parti, başka bir konuda karşısına dikilebiliyor. Bugün bütçede yan yana gelenler, yarın göç politikasında ayrılabiliyor.
Jetten, 4 Eylül’deki basın toplantısında bütçe üzerinde sert içerikli görüşmelerden sonra uzlaşıldığını söylemiş, parlamentoda mümkün olduğunca geniş destek arayacaklarını açıklamıştı. Konut yapımı, ekonominin güçlendirilmesi ve güvenlik, O’nun öne çıkardığı başlıklardı.
Böyle bir ortamda, sağ muhalefetin gündeme getirdiği ezan teklifi de siyasi anlam kazanıyor. Çünkü burada bulunabilecek ortaklık, başka dosyalarda kurulabilecek ilişkinin kapısını aralayabilir. Tersine, koalisyonun içindeki ayrılıkları daha görünür hale de getirebilir.
EZAN ÜZERİNDEN AÇILAN SİYASİ CEPHE

JA21 milletvekili Joost Eerdmans ile SGP milletvekili André Flach, hoparlörle yapılan ibadet çağrılarına sınırlama getirmek istiyor. İlk yasa teklifleri 14 Nisan 2025’te sunuldu. Teklif, ibadet çağrılarının yalnız ses yükseltici cihaz kullanılmadan yapılmasına izin verilmesini öngörüyordu.
De Telegraaf gazetesinde, iki milletvekili, değiştirdikleri teklifi ilerletmek istediklerini anlatıyor.

De Telegraaf gazetesindeki haberde, siyasetçilerin ezan sesini duyunca kendilerini Türkiye’deymiş gibi hissettiklerini söylemeleri, tartışmanın ses seviyesinden kimlik ve aidiyet meselesine uzandığını gösteriyor.
Eerdmans, önceki Schoof hükümetinin bu konuda planları bulunduğunu, Jetten hükümetinin koalisyon anlaşmasında ise konuya yer verilmediğini söyleyerek VVD’yi D66’ya boyun eğmekle suçluyor.
Bu sözün siyasi adresi belli.
Eerdmans, VVD’ye kendi tabanını ve sağdaki ortaklık ihtimalini hatırlatıyor. Flach da benzer biçimde, koalisyonun sağ muhalefetle birlikte hareket etmesini istiyor.
Dolayısıyla ortada bir ses düzenlemesi teklifinin yanında, “Hangi tarafta duracaksınız?” çağrısı da var.
İşin siyasi cilvesi şu: Bu girişim, teklif sahiplerine her iki durumda da kullanabilecekleri bir söylem sağlayabilir. VVD ve CDA destek verirse, sağ muhalefet “Bizim istediğimiz oldu” diyebilir. Destek vermezlerse, bu kez “D66’ya teslim oldunuz” eleştirisini yükseltebilir. Böylece ezan tartışması, hükümete destek arayışının yanında, koalisyon ortaklarını birbirine karşı zorlayan bir siyasi baskı aracına da dönüşebilir.
KOALİSYON AYNI KONUDA AYRI YERLERDE
Bu ayrılığın somut bir örneği, mart ayında Meclis kayıtlarına girdi.
DENK milletvekili Doğukan Ergin, hoparlörle yapılan ibadet çağrıları için ek düzenleme getirilmesinden vazgeçilmesini isteyen bir önerge sundu. Önerge 53 destek oyuyla reddedildi. D66 önergeyi desteklerken, koalisyon ortakları VVD ve CDA karşı çıktı. JA21 ve SGP de karşı oy verenler arasındaydı.
Bu oylama, yeni ezan teklifinin kabul edileceği anlamına gelmiyor. Ancak koalisyon içindeki farklı yaklaşımı açık biçimde gösteriyor.
D66’nın desteklediği bir önergeye, VVD ve CDA sağ muhalefetle birlikte karşı çıkabiliyor. İşte haberin siyasi bakımdan ilginç tarafı burada: Hükümetin üç ortağı aynı masada oturuyor, ama ezan konusunda aynı düğmeye basmıyor.
Yeni teklif gündeme geldiğinde bu ayrılık nasıl yönetilecek?
VVD ve CDA sağ muhalefete yaklaşırsa D66 ne yapacak?
Ortak bir sınırlama formülü mü bulunacak, yoksa tartışma koalisyonun içindeki gerilimi mi artıracak?
DANIŞTAY’IN İTİRAZI: TOPTAN YASAK ÖLÇÜSÜZ
Hollanda Danıştayı’nın danışma bölümü, ilk teklif hakkında 29 Ekim 2025’te olumsuz görüş verdi. Kurum, hoparlörle yapılan bütün ibadet çağrılarının; süre, sıklık, ses seviyesi ve yer ayrımı yapılmadan engellenmesini ölçüsüz buldu.
Danıştay’a göre böyle bir düzenleme, din özgürlüğünü gereğinden fazla sınırlıyor. Uygulamanın esas olarak İslam’ı etkilemesi de ayrımcı bir sonuç doğuruyor. Kurum bu nedenle teklifin görüşülmemesini tavsiye etti.
Bununla birlikte Danıştay, gerekli olduğu durumlarda ibadet çağrılarının süresine, sıklığına, ses seviyesine ve saatlerine yerel sınırlamalar konulabileceğini belirtti.
Gazete haberine göre teklif sahipleri, yeni metinde düzenli biçimde, belirli yerlerde ve belirli sıklıkla yapılan çağrılara odaklanıyor; istisnalara da imkân bırakıyor.
Ancak metni değiştirmek, hukuki tartışmanın sona erdiği anlamına gelmiyor. Asıl mesele, yeni düzenlemenin önceki itirazları ne ölçüde karşılayacağı.
KIRK CAMİ, GÜNDE BEŞ EZAN VE SAYILARIN ANLATTIĞI

Tartışmada kullanılan sayıları da dikkatle okumak gerekiyor.
JA21’in Nisan 2025 tarihli açıklamasında Eerdmans, kırk caminin cuma günü ezanını hoparlörle duyurduğunu söylüyor. Yani söz konusu kırk sayısı, Hollanda’daki bütün camilerin toplamını anlatmıyor. Aynı açıklamada ülkede yaklaşık beş yüz cami bulunduğu ileri sürülüyor. Bunlar teklif sahiplerinin verdiği sayılar.
Gazete kupüründeki “günde üç ila beş kez” ifadesi de bütün bu camilerde aynı uygulamanın bulunduğunu kanıtlayan bir araştırma sonucu olarak sunulmuyor; Flach’ın siyasi açıklamasında yer alıyor.
Hükümetin Meclis’e gönderdiği araştırma bilgisinde ise 145 belediyenin çalışmaya katıldığı, 104 yanıtın geçerli sayıldığı ve bu belediyelerin onunda camilerden düzenli hoparlörlü ibadet çağrısı bulunduğu belirtiliyor.
Bu tablo, yerel şikâyetlerin hiç bulunmadığını söylemez. Ancak uygulamanın nerede, ne sıklıkla ve hangi şartlarda gerçekleştiğini araştırmadan, bütün ülkeyi aynı manzaranın içine koymanın doğru olmayacağını gösterir.
“TÜRKİYE’DEYMİŞ GİBİ” SÖZÜNÜN ARKASINDA NE VAR?
Eerdmans, gazete haberinde bazı camilerden yükselen sesi duyunca insanın kendisini Türkiye’de sandığını söylüyor. Flach ise uygulamanın Hollanda kültürüne uymadığını savunuyor.
Bu ifadeleri okuyunca şu soruyu sormak gerekiyor: Tartışılan şey yüksek ses mi, yoksa o sesin taşıdığı dinî ve kültürel anlam mı?
Ses yüksekse, bunun süresi, saati ve seviyesi konuşulabilir. Fakat tartışma “Türkiye’deymiş gibi” veya “Hollanda kültürüne uymuyor” cümlelerine taşındığında, konu Müslümanların bu ülkedeki görünürlüğüne kadar uzanıyor.
Hollanda’da yaşayan Türkler ve diğer Müslümanlar, bu toplumun sakinleri, çalışanları, vergi mükellefleri ve vatandaşlarıdır. Komşuluk huzuruna ilişkin bir meseleyi çözmek başka, insanların inancını ülkeye yabancı bir unsur gibi göstermek başka sonuçlar doğurur.
EZAN HÜKÜMETİ KURTARABİLİR Mİ?
Siyasi bakımdan birkaç ihtimal var.
Birincisi, VVD ve CDA’nın sağ muhalefetle bu konuda ortak hareket etmesi, yeni bir işbirliği ortamı oluşturabilir. Bu yakınlaşma başka dosyalara da yansırsa, azınlık hükümetinin destek bulmasını kolaylaştırabilir.
İkincisi, aynı yakınlaşma D66 ile ortakları arasındaki gerilimi artırabilir. Hükümete dışarıdan destek ararken, içeride yeni bir anlaşmazlık doğabilir.
Üçüncüsü, partiler ülke çapında geniş bir yasak yerine, yerel şartlara göre uygulanacak sınırlamalarda uzlaşabilir. Böylece tartışma siyasi bir zafer ilanından çok, uygulama kurallarına bağlanabilir.
Dördüncüsü, konu uzun süre gündemde kalabilir, ancak hükümetin kaderini belirleyen bütçe ve diğer büyük dosyalarda hiçbir kalıcı ortaklık yaratmayabilir.
Bunlar siyasi ihtimallerdir. Bir ezan oylamasında aynı safta bulunmak, bütçede destek vermek veya hükümete güven duymakla kendiliğinden aynı şey değildir. Üstelik bir teklifin Temsilciler Meclisi’nden geçmesi de tek başına yasalaşması demek değildir; Senato aşaması da vardır. Yine de siyasette bazen küçük görünen bir dosya, daha büyük bir ilişkinin başlangıcı olur.
SON CÜMLEYİ BEKLEYELİM
Şimdilik ortaya çıkan manzara ilginç: Büyük sorunları çözmek için çoğunluk arayan hükümetin çevresinde, ezanın sesi üzerinden yeni bir siyasi hesap yapılıyor.
Bu hesap hükümete nefes aldırabilir. Koalisyonun içinde yeni bir çatlak açabilir. Ya da bütün gürültüsüne rağmen, ülkenin asıl sorunları karşısında etkisiz kalabilir.
Dolayısıyla ne olacağı sorusunu bugün kapatmayalım.
Belki sonunda, “Hükümeti ezan kurtardı” diye yazacağız.
Belki de, “Hükümeti ezan bile kurtaramadı” diyeceğiz.
O zamana kadar şu başlık yerini koruyor: Dünya sorunları bir yana, ezan sorunu bir yana!
İLHAN KARAÇAY’IN GÖRÜŞÜ: HOPARLÖRE KARŞIYIM, AMA SİZİN GEREKÇENİZE DE KARŞIYIM
İşin bir de ilginç ve cilveli tarafı var. Ben, yalnız Hollanda’da değil, Türkiye’de de ezanın hoparlörle okunmasına karşıyım. Benim gibi düşünenlerin de az olmadığını biliyorum. Türkiye’de bile kaldırılmasını istediğim bir uygulamanın, Hollanda’da nasıl destekçisi olayım?
Ama burada durunuz!
Aynı uygulamaya karşı çıkmak, aynı düşünceyi paylaşmak anlamına gelmiyor. Benim itirazım, insanların inançlarına bakılmaksızın, yüksek sese maruz bırakılmasına. Evinde dinlenen, hasta olan, gece çalışıp gündüz uyuyan veya sessizlik isteyen insanın huzurunu düşünüyorum. Bu nedenle, benim için sesin Türkiye’de ya da Hollanda’da yükselmesi arasında fark yok.
“Kendimizi Türkiye’de sanıyoruz” diyen siyasetçilerle ayrıldığım yer ise tam burası. Ben, kendimi Türkiye’de hissedeceğim için hoparlöre karşı değilim. Türkiye’de de aynı hoparlöre karşıyım! Demek ki benim meselem ülke, millet veya din değil; insanların ortak yaşam alanında birbirlerinin huzurunu gözetmesi.
Peki, bu siyasetçilerin sorunları ne?
Eğer mesele yalnızca yüksek ses olsaydı, tartışmayı sesin seviyesi, süresi ve saati üzerinden yürütmek yeterli olurdu.
Ama gerekçelerinin içine Türkiye’yi ve Hollanda kültürünü yerleştirdiklerinde, tartışmayı gürültüden çıkarıp kimliğe taşıyorlar.
“Kendimizi Türkiye’de sanıyoruz” sözünde benim gördüğüm, Türkiye’yi ve Türkleri bir rahatsızlık unsuru gibi gösteren ırkçı bir tutumdur.
Hollanda’da bir camiden ezan duyulması, o sokağı Türkiye yapmaz. Nasıl bir Türkçe konuşma, bir Türk lokantası veya bir Türk komşu, Hollanda’yı başka bir ülkeye dönüştürmüyorsa, ezan da dönüştürmez. Bu ülkede yaşayan Müslümanların varlığı, Hollanda’nın bugünkü toplum yapısının bir parçasıdır.
İşte ezan tartışmasının yaratabileceği asıl etki burada ortaya çıkıyor. Hoparlörden rahatsız olan bir Müslüman bile, kendisine yöneltilen dışlayıcı sözler yüzünden, karşı olduğu uygulamayı savunmak zorunda hissedebilir. Çünkü artık O’na yalnızca “Sesi azalt” denmiyor; O’nun inancının ve kimliğinin bu ülkeye ait olmadığı ima ediliyor. Böylece çözülebilecek bir komşuluk meselesi, bir aidiyet kavgasına dönüşüyor.
İşte beni asıl düşündüren bu: Hoparlörün kapatılmasını isteyen biri olarak, hoparlörün kapatılmasını isteyen siyasetçilere itiraz ediyorum! Çelişki gibi görünüyor, ama değil. Bir uygulamayı eleştirmek ile o uygulamayı insanların kimliğini dışlamak için kullanmak arasında büyük bir fark var. Böyle bir dil, hoparlöre karşı çıkan insanları bile kendi tarafına kazanacağı yerde karşısına alabilir.
Bu dil, hoparlöre karşı olanlarla onu savunanları birbirinden uzaklaştırırken, farklı gerekçelerle karşı çıkanları da aynı siyasi safta gösteriyor. Oysa benim gibi birinin itirazı, JA21 ve SGP’nin bütün gerekçelerine verilmiş bir destek sayılamaz. Hoparlörün kapatılmasını istemem, Türklerin ve Müslümanların kamusal hayattaki varlığının sorgulanmasına razı olduğum anlamına gelmez.
Siyasi sonuç da burada: Ezan üzerinden sağ partiler birbirine yaklaşabilir, ama aynı tartışma toplumun insanlarını birbirinden uzaklaştırabilir. Hükümet Meclis’te birkaç destek oyu kazanırken, Müslüman vatandaşların güvenini kaybedebilir. Ya da siyasetçiler kimlik üzerinden konuşmayı bırakır, herkesin huzurunu gözeten kurallarda anlaşırsa, hem ses meselesi çözülür hem gereksiz bir toplumsal gerilim önlenir.
Onun için benim sözüm açık: Evet, ben de ezanın hoparlörle okunmasına karşıyım. Ama sizin “Kendimizi Türkiye’deymiş gibi hissediyoruz” gerekçenize de karşıyım. Ben insanların huzurunu savunuyorum; insanların kimliğinin bir rahatsızlık sebebi haline getirilmesini değil.
Sonunda “Hükümeti ezan kurtardı” mı diyeceğiz, yoksa “Hükümeti ezan bile kurtaramadı” mı, bekleyip göreceğiz. Fakat hükümeti kurtarmak için toplumun bir bölümünü yabancılaştırmanın bedelini de hesaba katmak gerekiyor.