Eskiyörük'ten öğretmenliğe, TÖB-DER'den TSİP davasına, Adana Cezaevi'nden şiire ve hafızaya uzanan bir hayat…

Bazı insanların hayatı yalnızca kendilerine ait değildir.

Onların ömründe doğdukları toprağın sesi, öğrencilerinin yüzleri, öğretmenlik yaptıkları yılların tanıklığı, ülkenin geçirdiği siyasal ve toplumsal çalkantılar, dostluklar, acılar, şiirler ve hatıralar birbirine karışır.

Mehmet Babacan'ın hayatı da böyle bir hayat.

10 Aralık 1936'da Mersin'in Gülnar ilçesine bağlı Eskiyörük köyünde doğdu. 1956'da Düziçi İlköğretmen Okulu'nu bitirdi; daha sonra Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun oldu. Çeşitli il ve ilçelerde yaklaşık otuz yıl öğretmenlik ve yöneticilik yaptı.

Fakat Mehmet Babacan'ı yalnızca öğretmen sözcüğüyle anlatmak eksik kalır.

O aynı zamanda şairdir, yazardır, eğitim mücadelesinin tanığıdır, örgütlü öğretmen hareketinin içinde yer almış bir eğitimcidir ve yaşadığı dönemin hatıralarını yazıya aktaran bir hafıza taşıyıcısıdır.

Eskiyörük'ten Gelen Şiir

Mehmet Babacan'ın hayat hikâyesinin başlangıcında yalnızca bir köy değil, güçlü bir halk şiiri geleneği de vardır.

Babası Âşık Ahmet Ali Babacan, 1912'de Eskiyörük'te doğmuş bir halk ozanıydı. Aşk, doğa ve toplumsal meselelerin yanı sıra sitem ve taşlamalarıyla da tanınan Ahmet Ali Babacan'ın şiirleri, oğlunun edebiyat dünyasında önemli bir miras oluşturdu.

Bu miras yalnızca aile içinde kalmadı.

Mehmet Babacan, babasının şiirlerini Selam Olsun adlı kitapta; öykü ve taşlamalarını ise Dikenlere Rağmen adlı eserinde yeniden okurla buluşturdu.

Böylece bir babadan oğula yalnızca hatıralar değil, bir kültür mirası da aktarıldı.

Eskiyörük'ten başlayan bir söz, Mehmet Babacan'ın kaleminde yeni bir biçim kazandı.

Öğretmenlik: Bir Meslekten Daha Fazlası

Mehmet Babacan'ın öğretmenliği, Türkiye'de öğretmenliğin yalnızca ders verme işi olarak görülmediği, eğitimin toplumsal meselelerle birlikte tartışıldığı bir döneme rastladı.

TÖS ve ardından TÖB-DER çevresinde gelişen öğretmen hareketi, eğitim hakkı, öğretmenlerin mesleki ve özlük sorunları ve eğitimin toplumsal niteliği üzerine yoğun tartışmalar yürütüyordu. TÜSTAV'ın Öğretmen Hareketi Kitaplığı, bu döneme ilişkin geniş bir belge koleksiyonunu bugün araştırmacılara sunuyor.

Mehmet Babacan'ın bu hareket içindeki varlığını somutlaştıran önemli belgelerden biri 1978 Demokratik Eğitim Kurultayı kaydıdır.

TÜSTAV arşivinde, “İlköğretim Sorunları ve Çözüm Yolları – İlköğretimde Beslenme ve Sağlık” başlıklı bildirinin yazarı olarak Mehmet Babacan'ın adı yer almaktadır.

Bu belge önemlidir.

Bir öğretmenin eğitim anlayışını yalnızca biyografik bilgilerden değil, dönemin eğitim tartışmalarına sunduğu somut katkıdan da okuyabilmemizi sağlar.

Çocukların beslenmesi ve sağlığı gibi meselelerin ilköğretim sorununun bir parçası olarak ele alınması, eğitim ile yaşam koşulları arasındaki ilişkinin Babacan'ın çalışma alanlarından biri olduğunu gösterir.

TÖB-DER ve Öğretmen Hareketi

Babacan'ın yaşamında TÖB-DER dönemi ayrıca önemlidir.

Burada tarihsel bir ayrımı özellikle korumak gerekir:

TÖB-DER'deki öğretmen hareketi ile Mehmet Babacan'ın daha sonraki TSİP davası aynı olay değildir.

TÖB-DER, Türkiye'deki öğretmen hareketinin örgütlerinden biriydi ve 1970'lerin eğitim ve sendikal tartışmalarının önemli kurumlarından biri olarak faaliyet gösterdi. TÜSTAV arşivindeki çok sayıdaki TÖB-DER yayını ve raporu bu hareketin kapsamını belgelemektedir.

Mehmet Babacan'ın 1978 Demokratik Eğitim Kurultayı'ndaki bildirisi de onun bu tarihsel zemindeki yerini somut biçimde ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla Babacan'ın öğretmenlik hayatını anlatırken TÖB-DER deneyiminden söz etmeksek olmaz.

12 Eylül ve Hayatın Kırıldığı Yıllar

12 Eylül 1980 sonrasında Türkiye'de öğretmenler, sendikacılar, aydınlar ve çeşitli siyasal hareketlerle ilişkili çok sayıda insan soruşturma, tutuklama ve yargılamalarla karşı karşıya kaldı.

Mehmet Babacan'ın hayatında da bu dönem derin bir kırılma yarattı.

Babacan'ın kendi anlatımına göre, 1982–83 yıllarında Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) davasından yargılandı ve iki yıl Adana Cezaevi'nde kaldı.

1983'te şartlı tahliye edildi.

Tahliyesinden sonra da yaklaşık bir yıl boyunca Mersin ile Erdemli arasında gidip gelerek jandarma karakoluna düzenli olarak imza verdi.

Bu bilgiler, Babacan'ın bugün doğrudan aktardığı kişisel tanıklığa dayanmaktadır.

Babacan Ailesinde 12 Eylül

Babacan'ın kendi anlatımına göre, bu süreç ailesini de doğrudan etkiledi.

Kızı, öğretmen Sema Candan, kendisinden önce tutuklanmış ve yaklaşık bir yıl cezaevinde kalmıştı.

Böylece 12 Eylül, Babacan ailesi için yalnızca ülkenin siyasal tarihinde yer alan bir dönem olmaktan çıktı; doğrudan yaşanan, aile bireylerinin hayatını değiştiren bir deneyime dönüştü.

Cezaevinden Sonra Kaleme Dönüş

Babacan'ın yıllar sonra yazdığı metinlerde 12 Eylül dönemine ilişkin kişisel hafızasının izlerini görmek mümkündür.

“Devrimci Apartman” başlıklı yazısında 12 Eylül sonrasındaki baskı atmosferini, insanların tutuklanmasını ve kendi çevresinde yaşananları hatırlayarak anlatır.

Bu tür metinler, onun biyografisi bakımından ayrıca önemlidir.

Burada tarih yalnızca dışarıdan anlatılan bir olay değildir.

Yaşanmış, bellekte taşınmış ve yıllar sonra yazıya geçirilmiştir.

Şiirden Düzyazıya

Mehmet Babacan'ın edebiyat serüveni tek bir türle sınırlı değildir.

TEİS, onun şiir ve düzyazılarının Kıbrıs Halkın Sesi ile birlikte Maki, Yeni Ortam, Kıyı, Yelken, Bahçe, Ecem, İleti, Çalı, Göçmen, Yeni Adana, Aykırı Sanat, Lül, Ardıç Kuşu ve Çağdaş Türk Dili gibi yayınlarda yer aldığını kaydediyor. Ayrıca Maki dergisini çıkardığı ve Mersin Şairler ve Yazarlar Derneği başkanlığı yaptığı belirtiliyor.

Şiir kitabı Anıları Yaktım, 1999'da yayımlandı. Mersin'deki edebiyat çevrelerinde Babacan'ın şiirinin farklı biçimlere açılan yönü de vurgulanmıştır.

Bunun yanında Çakıl Taşları adlı kitabı, onun yergi ve düzyazı tarafını; Dikenlere Rağmen ise öykü ve babasından aktardığı taşlama mirasını gösteren eserler arasında yer alır.

Deniz Gezmiş ve 68 kuşağı

Babacan'ın edebiyatındaki tarih ilgisinin belirgin örneklerinden biri de Deniz Gezmiş: Fırtınalı Yıllar adlı kitabıdır.

Kitap 2010'da Kalipso Yayınları tarafından yayımlandı ve 286 sayfalık bir çalışma olarak kayda geçti. Kitabın tanıtımında 1968 kuşağı, Deniz Gezmiş ve onunla birlikte hareket eden gençlerin ortaya çıktığı tarihsel dönem ele alınıyor.

Bu eser, Babacan'ın yalnızca şiir yazmadığını; yakın tarihe ilişkin olayları ve kişileri de kendi bakış açısından ele aldığını gösterir.

Burada yine önemli olan, onun metninin bir tarih kitabındaki tarafsız kronolojiyle aynı şey olmadığını bilmektir.

Bu, bir yazarın yakın tarihe kendi tanıklığı ve düşünsel çerçevesi içinden bakmasıdır.

Mersin Edebiyat Çevresi

Mehmet Babacan'ın hayatının ilerleyen dönemlerinde Mersin'in edebiyat ortamında da önemli bir yeri oldu.

MEŞYAD'ın tarihine ilişkin bir Mersin Tabip Odası yayınında, derneğin başkanlık sıralamasında Ahmet Ayberkin ve Şükrüye Turan'dan sonra Mehmet Babacan'ın da başkanlık yaptığı belirtilmektedir. Aynı kaynak, Maki dergisinin de derneğin kuruluşundan sonraki yayın faaliyetleri içinde doğduğunu anlatır.

Böylece öğretmenlik yıllarında eğitim mücadelesinin içinde bulunan Babacan, sonraki yıllarda Mersin'in kültür ve edebiyat hayatında da aktif bir isim olarak görünür.

Abdülkadir Bulut ve Bir Kuşağın Dostluğu

Mehmet Babacan'ın hayatındaki önemli dostluklardan biri de şair ve öğretmen Abdülkadir Bulut'la olan dostluğudur.

Babacan'ın kendi kaleminden çıkan “Unutamadığım Dost” başlıklı yazısı, bu ilişkinin yalnızca kişisel bir dostluk olmadığını; aynı zamanda 1960'ların sonlarından itibaren öğretmenlik, şiir, toplumsal meseleler ve dönemin düşünsel atmosferi içinde gelişen bir arkadaşlığı yansıttığını gösterir.

Bu tür metinlerin değeri, Babacan'ın başkalarının anlattığı bir kişi olmaktan çıkıp kendi hafızasını kendisinin kayda geçirmesidir.

Mehmet Babacan ve Mehmet Ahi AK

Benim için Mehmet Babacan'ın hayatının bir başka anlamı daha var.

Babacan, rahmetli babam Mehmet Ahi AK'ın yakın dostuydu. Bu nedenle onu yalnızca kitaplardan, yazılardan ve arşiv belgelerinden tanımıyorum. Aile hafızamızda da yeri olan bir insan.

İnsanların hayatını yalnızca yaptıkları işlerle değil, kurdukları dostluklarla da anlamak mümkündür.

Mehmet Babacan ile Mehmet Ahi AK arasındaki dostluk da benim belleğimde böyle bir yerde duruyor.

Bu yüzden bu yazı yalnızca bir biyografi çalışması değil.

Aynı zamanda bir vefa yazısıdır.

Fakat vefa, gerçeğin yerine geçmemeli.

Tam tersine, sevilen ve saygı duyulan bir insanın hayatını anlatırken gerçeğe daha dikkatli yaklaşmayı gerektirmeli.

Bu nedenle Babacan'ın hayatını anlatırken belge ile tanıklığı, arşiv ile hatırayı birbirinden ayırmak gerekiyor.

Bir Hayatın Bütünlüğü

Mehmet Babacan'ın hayatına bütün olarak bakıldığında karşımıza birbirinden kopuk üç ayrı insan çıkmaz.

Öğretmen Babacan, örgütlü eğitim mücadelesinin içindeki Babacan ve şair-yazar Babacan aynı kişidir.

Eskiyörük'te başlayan hayatı, Düziçi'nde öğretmenlik eğitimiyle biçimlenmiş; Anadolu'nun çeşitli yerlerinde öğretmenlik ve yöneticilikle devam etmiş; TÖB-DER döneminin eğitim tartışmalarına uzanmış; 12 Eylül sonrasında ağır bir siyasal dönemden geçmiş; daha sonra şiir, düzyazı, dergicilik ve kültür-sanat faaliyetleriyle sürmüştür.

Babasından aldığı halk şiiri mirası da bu yolculuğun başka bir damarını oluşturmuştur.

Bu nedenle Mehmet Babacan'ı yalnızca “emekli öğretmen” diye tanımlamak eksik kalır.

O;

öğretmen,

eğitim emekçisi,

şair,

yazar,

dergici,

kültür insanı

ve yaşadığı dönemin tanığıdır.

Onun hayatında kalem hiçbir zaman yalnızca şiir yazmak için kullanılmadı.

Bazen öğretmenin sözü oldu.

Bazen eğitim hakkının savunusu.

Bazen bir dostun hatırası.

Bazen geçmişte yaşananların kayda geçirilmesi.

Bazen de bir kuşağın unutulmaması için tutulmuş bir hafıza defteri.

Belki de Mehmet Babacan'ın hayatını anlamanın en doğru yolu burada yatıyor:

Öğretmenlik onun mesleğiydi; fakat öğretmenlikten çok daha geniş bir hayat anlayışı vardı.

Bazı insanlar emekli olduklarında bile öğretmenliklerini bırakmazlar.

Onların öğretmenliği sınıfta değil, hayatın içinde devam eder.

Mehmet Babacan'ın Eskiyörük'ten başlayan uzun yolculuğu da bugün şiirlerde, kitaplarda, yazılarda, dostluklarda ve onu tanıyan insanların hafızasında yaşamayı sürdürüyor.

Bir insanın geride bırakabileceği en değerli şeylerden biri de budur:

Yaşadığı hayatın başkalarının hafızasında iyiliğe, emeğe, şiire ve aydınlığa dönüşmesi.

***

Türkiye’nin aydınlık geleceğine adanmış bir yaşam: Mehmet Babacan için kaleme aldığım bu metni, onun anısına yazdığım bir şiirle sürdürüyorum.

TEBEŞİRLE YAZILAN DEVRİM

Mehmet Babacan'a

Eskiyörük'te başladı yolun

dağların sessizliğinde

bir halk ozanının oğlu

bir şiirin çocuğu olarak

Bir kitap aldın eline

bir tebeşir

bir avuç umut

düştün Anadolu yollarına

Köy köy

okul okul

çocukların gözlerine baktın

insanı sevmeyi öğrettin

Harfleri öğrettin

sayıları öğrettin

hayatı anlattın

tahta başında bir ömür büyüttün

Kalemin öğretmenin sesi oldu

şiirin yüreğinin derinliği

dostların hayatının belleği

sözün karanlığa karşı ışığı

Karanlık yıllar geldi

kapılar kapandı

kitaplar toplandı

sesler susturulmak istendi

Adana'nın duvarları

iki yıl sakladı seni

duvarlar daraldı

gökyüzü uzaklaştı

İçindeki ışık

hiç eksilmedi

bir gün çıktın dışarı

hayat yeniden çağırdı seni

Mersin yolları

Erdemli yolları

bir imza bir karakol

uzayan günler

Kalemine döndün

şiire döndün

dostlarına döndün

hayata yeniden tutundun

Babanın eski dizelerini

yeniden gün ışığına çıkardın

bir halk ozanının sesini

geleceğe taşıdın

Abdülkadir'in sesini

dostluğun sıcaklığında sakladın

Mehmet Ahi'nin dostluğu

başka bir ömürde yaşadı

Yıllar geçti

saçlarına ak düştü

ellerine zaman

kalemin yorulmadı

Çocuklar büyüdü

okullar değişti

ülke değişti

senin öğretmenliğin sınıflardan taştı

Bir şiirde kaldı

bir kitapta kaldı

bir dostun hatırasında kaldı

bir insanın yüreğinde çoğaldı

Mehmet Babacan

bazı derslerin kitabı yoktur

bazı sınavların kâğıdı yoktur

bazı öğrencilerin adı yoklama defterinde yazmaz

Öğretmen yine oradadır

bir çocuğun düşünde

bir gencin umudunda

aydınlık bir sözün içinde

Senin ömrün

uzun bir ders gibi

tahtada kalan

silinmeyen bir cümle

İnsan

karanlığın içinden

aydınlığa yürüyebilir

bunu sen öğrettin

Öğretmenler emekli olmaz

okullar kapanır

sınıflar boşalır

yıllar geçer

Öğretilen iyilik

bir başka insanda sürer

bir şiir başka bir yürekte doğar

bir dostluk yıllara direnerek yaşar

Bir insanın ömrü

başkalarının belleğinde

ışığa dönüşür

sessizce çoğalır

Eskiyörük'ten gelen sesin

şiirlerde kalsın

tebeşirin izi çocukların düşlerinde

kalemin unutulmayanların yanında

Adın

bir öğretmenin ardından

söylenecek en güzel sözde kalsın

aydınlığı öğreten bir ömür olarak