Sınıfın Kapısı Kırıldığında

Bir okul baskını haberini okuduğumuzda ilk tepkimiz öfke olur. İkincisi korku. Üçüncüsü ise, en tehlikelisi, alışma.

Dün koridorda koşan çocuklar, bugün o koridorun hangi kapısının kilitlendiğini ezbere biliyor. Dün öğretmenin ödevi hatırlatması gereken zil sesi, bugün “sessiz olun, kapıyı tutun” komutuna dönüşüyor. Sınıfın kapısı sadece fiziki olarak kırılmıyor; o kapıyla birlikte toplumun en kutsal sözleşmesi de kırılıyor: Çocuk güvende olacak. Okul güvende olacak.

Biz bu olayı hep fail üzerinden konuşmayı seviyoruz. Kim yaptı, neden yaptı, ne giymişti, hangi oyunu oynuyordu... Oysa asıl soru failde değil, zeminde.
Biz Çocuklara Nasıl Bir Dünya Bıraktık?
Okul baskını, bir binaya yapılan bir saldırı değildir. Birikmiş bir toplumsal ihmalin en acı semptomudur.

Çocuklar artık öfkelerini ifade etmeyi değil, biriktirmeyi öğreniyor. Çünkü dinleyen yok. Ailede kalabalık ama yalnızlar. Sınıfta 40 kişi ama görünmezler. Sosyal medyada binlerce takipçi ama değersiz hissediyorlar. Öfke, görülmemenin en gürültülü diline dönüşüyor.

Biz yetişkinler de bu dili besliyoruz. Her tartışmayı bir kavgaya, her kavgayı bir düşmanlığa çeviren bir dile sahibiz. Televizyonda, trafikte, siyasette, apartman toplantısında... Çocuk şiddeti bizden öğrenmiyor mu sanıyoruz? O sadece öğrendiğini daha ham, daha filtresiz uyguluyor.
Güvenlik Kamerası Çare Değil
Her baskından sonra aynı ezber cümleler kuruluyor: Okullara daha çok güvenlik görevlisi, daha yüksek duvarlar, daha fazla kamera.

Elbette güvenlik önlemi alınsın. Ama bir okulu cezaevine çevirerek çocukları koruyamayız. Kamera caydırır, ama iyileştirmez. Dedektör silahı bulur, ama o silahı arama nedenini ortadan kaldırmaz.

Asıl güvenlik, çocuğun sabah okula giderken “Bugün beni biri görecek mi?” sorusuna evet yanıtı bulmasıdır. Rehber öğretmenin sadece üniversite tercih formunu dolduran biri olmaktan çıkıp, gerçekten rehber olabildiği bir sistemdir. Ailenin “notun kaç?” yerine “bugün canını sıkan bir şey oldu mu?” diye sorabildiği bir evdir.
Hepimize Düşen Bir Nöbet Var
Bu meseleyi Milli Eğitim’e, polise, psikologlara havale edip arkamıza yaslanamayız.
1. Dilimize nöbet tutmalıyız. Evde şiddet dilini normalleştiren her cümle, yarın bir koridorda yankılanır. 2. Yalnızlığa nöbet tutmalıyız. Sınıftaki sessiz çocuğu, sürekli alay edilen genci, içine kapanan arkadaşımızı fark etmek zorundayız. Zorbalık, sadece fiziksel değil; dışlamak da bir baskındır. 3. Ekrana nöbet tutmalıyız. Çocukların izlediği, oynadığı, maruz kaldığı içerikler konusunda “ben anlamam” lüksümüz kalmadı.
Okul baskını bir “okul meselesi” değildir. Toplumsal bağışıklık sistemimizin çöktüğünün alarmıdır.

O kapı tamir edilir. Kırılan cam takılır, duvar boyanır. Peki ya o sınıftaki çocukların zihnindeki kırık? Onu hangi usta tamir edecek?

O yüzden bu köşe yazısını bir öfke yazısı olarak değil, bir sorumluluk hatırlatması olarak okuyun. En güvenli okul, en yüksek duvarlı okul değil; içinde hiçbir çocuğun kendini o duvarların dışındaymış gibi hissetmediği okuldur.