"..İkinci neslin bu vurdumduymazlığı, kapalı ilişkilerin müdavimi olması ve zenginleştikçe kendini tehlikede hissedip içe kapanması, kentin o ağır "sahipsizlik" duygusunu tetikleyen çok önemli bir parametre..."

Yaklaşan MTSO seçimlerinin gündemi ısıttığı şu günlerde, Mersin iş dünyasının fotoğrafını doğru çekmek ve samimi bir tahlil yapmak gerektiğine inanıyorum.

​Mersin, çok odaklı bir ekonomik yapıya sahip. Ana arter her zaman tarım ve lojistikti; son dönemlerde ise sanayi tarafında hissedilir bir gelişme kaydedilmiş durumda. Ancak kentin ekonomik büyümesine tezat oluşturan asıl mesele, iş insanı profilinde yaşanan derin dönüşüm.

​Bugün Mersin’de iş dünyası; yaşam şekli, değer yargıları ve elde ettiği kazanımlarla adeta kendi yarattığı bir fanusun içine hapsolmuş durumda.

​Özellikle ikinci nesil iş insanları, kendilerini şehirden iyice soyutladı. Oysa birinci nesil daha kentliydi, cemiyet hayatında etkiliydi ve kentin sokaklarında bizzat vardı. Çünkü firmaları şehrin merkezindeydi; herkes birbirine bir adım mesafedeydi. Dayanışma, güven ve ticaret senetlerde değil, verilen sözlerde yaşardı.

​Birinci nesil işleri büyüttü, büyüttükçe de şehre sığmaz oldu. Tarım alanları sanayi bölgelerine dönüşmeye başladı ve beraberinde “kampüsleşme” fikri kapıya dayandı. İşte bu fikir ve zorunluluk, kent için kırılma noktası oldu.

​Ne yazık ki kentlilik olgusu da bu kırılmayla birlikte şehri terk etti.

​İkinci nesil iş insanları, kentin dışındaki bu kampüslere kendilerini kapattı. Şehirle olan bağları gün geçtikçe zayıfladı. Cemiyet hayatından çekilip kapalı devre, kendi kurdukları elit alanlarda yaşamaya başladılar. Hem üreticiyle hem de tüketiciyle ilişkilerini sınırladılar. Kentin dinamik yapılarıyla ancak seçimden seçime ya da doğrudan bir kazanç ilişkisi gündeme geldiğinde temas kurdular.

​Birkaç müstesna isim dışında; kentin idari ve mülki amirlerinin telkini veya referansı olmadan tek bir sosyal sorumluluk projesine dahi imza atmadılar. Medya, onlar için ürkütücü bir gerçek haline geldi. Ne kadar gözden uzak olurlarsa o kadar güvende, ne kadar dışa dönük olurlarsa o kadar tehlikede hissettiler kendilerini.

​Birçoğu hayır hasenat işlerinde makbul görünürdü. "Bir elin verdiğini diğer el bilmesin" dediler. Belki de asıl çaba, "bir elin kazandığını diğer el bilmesin" diye verilen bir gayretti... Belki de haksız kazançların faturasını öte dünyada ödeme korkusuydu bu hayır işleri.

​Neyse... Kimsenin malında gözümüz yok; nasıl istiyorlarsa öyle harcarlar.

​Ancak ben, bu kampüsleşme anlayışının kentin sosyal ve kültürel hayatında derin bir yara açtığı kanaatindeyim. İhracat rakamlarına baktığımızda muazzam bir zenginliği yaşayan bir kentin, sosyo-kültürel açıdan yokluk ve kuraklık çekmesine tahammülüm yok.

​İkinci neslin bu vurdumduymazlığı, kapalı ilişkilerin müdavimi olması ve zenginleştikçe kendini tehlikede hissedip içe kapanması, kentin o ağır "sahipsizlik" duygusunu tetikleyen çok önemli bir parametre.

​Yaklaşan MTSO seçimleri öncesinde, bu önemli sivil toplum kuruluşunun başına geçecek isim veya isimleri tercih ederken en çok dikkat edilmesi gereken unsur tam da budur.

​Bu zamana kadar seçtiği üç-beş kişinin dışında kimseyle diplomasisi olmayan, yaşadığı kenti bile navigasyonla gezen, kentin sosyo-kültürel gelişimine burun kıvıran, kendi markası dışındaki hiçbir unsura dikkatle bakmayan, destek vermeyen ve hayır işlerini kenti için değil sadece kendi vicdanını rahatlatmak için yapan insanlardan bir zahmet uzak durun.